Boğazda viski içip Çağlayan'da duruşmaya girmek!

Biliyoruz ki Türkiye’nin bir Bourdieu’su yok. Yargının ve yargıçların hangi kültürel hallerden geldiğini, kararlarını, yasanın aralıklarını, hukuk içindeki gelenek ve rutini bilimsel düzlemde bize aktaracak bir bilgi alanımız da yok haliyle. Ne garip ki Fransız taşrası pek iyi bilinirken Türkiye taşrası konusunda pek az çalışma var ve bunun özellikle de yargıdaki sonuçlarını neredeyse hiç bilmiyoruz.

Orhan Gazi Ertekin*

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı akademisyen sanık vekiline bir anını bulup “Ama Beşiktaş’ta, boğazda oturup viski içmekle olmuyor” diyerek çıkışmış. Taşranın entelektüel çevreye muayyen klişesi ile “muktedir askerin entel azarlaması”nı birleştiren bu sözün en sonunda mahkeme başkanının dilinden orta yere düşmesi artık mahkemelerin çay ve kekli kahve sohbetleri ile bezenmiş bir “paket tur” rahatlığı ile ilerlediğini mi gösteriyor? Yoksa geçmişten bu yana çok iyi bildiğimiz yargıcın güç şehvetini mi? Ya da bir “Taşra sıkıntısını mı?’ Hepsi de olabilir. Bir estetik sorun mudur bu peki? Belki. Kuşkusuz Karagöz’ün Hacivat paylaması daha yerli ve milli bir tercih olabilirdi. Ama aceleyle yargılama yaparken rutine bağlamak kaçınılmaz oluyor demek ki?

Peki bizi şimdilik asıl ne ilgilendirmeli burada? Her şey! Çünkü daha çok sayıda mesele var yargıcın konuşmalarında. Ama tabii ki yargıcın zihnindeki “hınç” ve “nefret”in bu seviyede hem de bir duruşma salonunun içinde orta yere saçılması ve Türkiye yargısının ahvalinin her haliyle ifşa olması ile başlamalıyız öncelikle…

Adil bir yargılama beklentisi içindeki sanığa yönelik sarf edilen bu söz aslında hiç lafı uzatmadan şöyle tercüme edilebilir: Ben seni iyi tanıyorum. Ne menem bir ‘şey’ olduğunu biliyorum. “Viski” ve “boğaz” vaazlarında seni derdest ettim. Ben zaten seni yargıladım. Hüküm verdim. Şimdilik senin haberin yok…

Bir yargıç bunu söyleyebilir mi? Ve bunu yapabilir mi? Ve dahi bir yargı bunu normal karşılayabilir mi? Bu ülkede bir yargı ve yargılama olduğu sürece böyle bir yargıç sözüne, tavrına, yargıç edasına seyirci kalmak asla mümkün olamaz. Haa ne yargısı ne yargılaması kardeşim diyorsanız biz gene de sizi ve herkesi yargıçlığı ile sorumlu tutacağız ve tutmaya devam edeceğiz…

Aslında sorunun sadece sayın başkan ile alakalı olmadığı açıktır ve gerçek sosyolojik kökleri ve zihinsel temellerine inmek Türkiye’de doğru ve adil bir yargılama tartışmalarımızı da besleyecektir. Şimdi işte bunu yapacağız…

TÜRKİYE’DE YARGI VE YARGIÇ 

Biliyoruz ki Türkiye’nin bir Bourdieu’su yok. Yargının ve yargıçların hangi kültürel hallerden geldiğini, kararlarını, yasanın aralıklarını, hukuk içindeki gelenek ve rutini bilimsel düzlemde bize aktaracak bir bilgi alanımız da yok haliyle. Ne garip ki Fransız taşrası pek iyi bilinirken Türkiye taşrası konusunda pek az çalışma var ve bunun özellikle de yargıdaki sonuçlarını neredeyse hiç bilmiyoruz. Buna karşılık ne iyi ki Demokrat Yargı Başkan yardımcısı Faruk Özsu’nun herhalde bu yargı durdukça veciz bir bilgi notu olarak kalacak yargı tanımlamasını yeniden ve yeniden hatırlamak yargı içindeki her gelişme konusunda aydınlanma ihtimalimizi yükseltecektir kesin olarak. Daha 2011 yılında Radikal gazetesinde yayınlanan “Müsterih Olun Yargı değişmedi” başlıklı yazıda Özsu şöyle tanımlıyordu Türkiye yargısını: “Türk yargısı, taşranın kültürel kodlarına hapsolmuş güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ahlakçı, asosyal bir cemaattir. Türk yargısının asıl problemi ilkel bir yargı kültürüne sahip olmasıdır…

Tarihte yargıçlara yöneltilen her keskin eleştirinin ruhunu taşıyan bir tespittir bu. Bentham’ın hukukçu tarifi ile yarışır. Nafi’nin kadı tarifi (kanlı nigar) ile de yarışır kesinlikle. Ama asıl olarak Türkiye yargısının taşralı doğası ile Türkiye yargı kültürünün nasıl özel bir yargı ve yargıç yapısı oluşturduğunu göstermesine dikkat göstermek gerekir. Bu tespit esas olarak şunu diyor bizlere; Yargılar gelir geçer. Bir bakarsınız “Kemalist yargı” gelir sizi türbanınız nedeniyle yargılar ve aşağılar, bir bakarsınız “Cemaat yargısı” gelir sizi sadece alevi olduğunuz için Balyoz davası sanıkları arasına yerleştirir, sonra bir bakarsınız “hükümet ve bağlaşıkları yargısı” gelir onu yapar bunu yapar. Ama hepsini var eden bir “taşra sosyolojisi”, bir dip dalga varlığını sürdürdükçe hangi yargıdan kurtulursanız kurtulun yine “aynı yargı”ya muhkam kalırsınız. Çünkü taşranın bütün kültürel kodlarının sindiği bir yargı alanı ile karşı karşıya bulunmaktasınız gerçekte.

YARGILAMA YETİSİNİN YOKLUĞU 

Peki bu daha özelde ne anlama geliyor? Taşraya dair sınıfsal özellikler bize yargı bakımından iki temel sonucu da beraberinde getiriyor. Birincisi taşralı yargı ve yargılama kamu alanından uzaklaşmak anlamına geliyor; taraflar iradesi, sesi ve sözü olmayan birer “nesne” haline geliyor. Böylece sanık bir “taraf” değil her an “haddi bildirilecek”, aşağılanacak bir “kum torbası”na dönüşüyor. Tabii ki kamunun ve kamuoyunun olmadığı yerde bir yargılama mümkün olmaktan çıkıyor. Bu taşra yargısının kıyıcı özelliklerinden birisidir. Türkiye’nin taşralı yargı kültürüyle alakalı ikinci önemli sonuç ise yasa, kural, etik ve ahlaki ilkelerin tarafları bağlayan bir zemin değil de sadece yargıç tarafından sonuçlandırılan bir “hiyerarşik yetki alanı” haline gelmesidir. Böylece tüm kararların belirlenemez bir serbestlik içinde şekillenmesi kaçınılmaz oluyor. Böyle bir yapıda yasa ve kural belirlenebilir olmaktan çıkar ve sadece ve sadece güç ilişkileri devreye girer. Bu durum tarafların aşağılanmasını, azarlanmasını da normalleştirir haliyle. Çünkü yargı sadece güç ile çalışmaya başlar ve yargının yasa, kural ve etik üzerine kurulu meşruiyet temelleri oldukça geniş bir aralıkta her şeyin serbest ve yapılabilir olduğu bir geniş alan açılıverir.

Taşralı yargılama kültürüne dair her iki özellik de aslında yargılama yetisinin yokluğuna ortaya koymaktadır.

Peki bütün yargılamaların akademisyenlerin boğazda viski içmeleri ile ne alakası var? Hiçbir alakası yok işte… Zaten sorun da bu… Yargı ve yargıçlar yargıladıkları sanıkları viski ve boğaz ile yargıladıklarında akademisyenlerin akşam boğazda viski içtiği için sabah Çağlayan’da yargılandığını düşünmekten başka çare kalmayacaktır…

Bu da Türkiye yargısının taşralı doğasının aslında yargılayamadığının göstergesi olsa gerektir…

*Yargıç, Demokrat Yargı Eşbaşkanı


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.