Zhuang-Zi’nin rüyası: 10 Ekim Katliamı

Bir gün, toplumun tam da merkezinde herkesi uykusundan uyandıran bir bomba patlar. 100’den fazla insan bu bombayla katledilmiştir. Uyanınca, neyse ki gördüklerinin hepsinin rüya olduğunu anlayıp bir “ohhh” çeker, rahatlarlar. Bundan sonra, kimisi ölen o kadar insanın arkasından sevinç çığlıkları atarak “oh olmuş” diyecek, kimisi ölen insan sayısı arttıkça sevinecek, kimisi neden daha fazlası ölmedi diye hayıflanacaktır...

Mustafa Kemal Coşkun*

Zhuang-Zi bir sabah uyandığında ağzından şu sözler dökülür: “Dün gece rüyamda kelebek olduğumu gördüm. Şimdi artık, rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mıyım, yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek miyim bilmiyorum.” Anlaşılan o ki karşımızda, bir an için insan olduğunu düşleyen sakin, alımlı, güzel ve kusursuz bir kelebek değil, tersine, gündelik hayatında kendisini sakin, güzel ve kusursuz olduğunu düşleyen bir insan durmaktadır. Nitekim aynı Zhuang-Zi, “kusursuz insanın benliği yoktur” diyecektir. Bu durumda şöyle ya da böyle bir benliği olmayan insandan bahsedilemeyeceğine göre, kusursuz ve güzel bir kelebek olduğunu düşlemek, olsa olsa insanın fantezisi olacaktır.

Zizek, Yamuk Bakmak kitabında bir filmi değerlendirirken Zhuang-Zi’nin kullandığına benzer bir metaforu kullanır. Yalnız yaşayan bir profesör, sürekli gittiği bir kulüpte uyuyakalır ve rüyasında güzel bir kadınla birlikte olur, lakin bir kavga sırasında kadını öldürür. Yakalanacağını anlayınca zehir içer ve rüyasında uykuya dalar. Tam o sırada kulüpte çalışan bir garson profesörü uyandırır. Profesör gördüklerinin rüya olduğunu anlayınca rahatlar ve bir oh çeker. Ne var ki rüyası bilincinden başka bir şey değildir: Karşımızda duran kişi rüyasında bir an bir katil olduğunu gören sakin, kibar, nezih, burjuva bir profesör değildir; tam tersine, günlük hayatında, kendisini sadece nezih, kibar, sakin, burjuva bir profesör olduğunu düşleyen bir katildir.

Meseleyi Türkiye toplumu üzerinde düşününce işler tersine döner. Bir gece bu toplum, toptan uykuya yatar. Rüyasında bu toplum, kendisini bütün bireyleriyle bir “işbirliği” içerisinde görür. “İnsana” ve “insan onuruna” saygı bu toplumun en önemli özelliği olduğundan bireyler arası farklılıklar dışlanmaz, tersine benimsenir. Zira farklılıkların insanları birbiriyle tamamlayan, onları bütünleyen önemli bir özellik olduğu düşünülür. Toplum, kendisini tanıyan, tanımaya gayret eden, farkına vardığında kendisine acı veren eksiklikleriyle yüzleşme cesaretini gösterebilen insanlarla doludur. Bu nedenle bütün bireyler, bir diğerinin acısını kendi acısı olarak görür. Bu toplumda haklı olan güçlüdür, zira “hakkaniyet” duygusu tüm bireylere yayılmıştır. Tam da bu nedenle hukuk, en üstün değer olarak kabul edilmektedir. Bireyler “özgürlüklerine” düşkündür, herkesin “kardeş” olarak görülmesi toplumdaki en önemli duygu olduğundan, kimse bu toplumun “birlik ve beraberliğine” zarar veremez. Bu nedenle “yurt sevgisi”, ne olduğu belirsiz bir “araziyi”, bir “toprak parçasını” ifade eden adeta tapu kadastro birimine dönüştürülmüş bir bağlılığı değil, doğrudan doğruya içinde yaşayan insanları sevmeyi ifade eder. Bu toplumun her bireyi, elbette ki, “misafirperverdir”.

Derken bir gün, toplumun tam da merkezinde herkesi uykusundan uyandıran bir bomba patlar. 100’den fazla insan bu bombayla katledilmiştir. Uyanınca, neyse ki gördüklerinin hepsinin rüya olduğunu anlayıp bir “ohhh” çeker, rahatlarlar. Bundan sonra, kimisi ölen o kadar insanın arkasından sevinç çığlıkları atarak “oh olmuş” diyecek, kimisi ölen insan sayısı arttıkça sevinecek, kimisi neden daha fazlası ölmedi diye hayıflanacak, kimisi iktidarın emri gereği ilgili ilgisiz suçlular yaratacak, kimisi ölenlere saygı duymaya kalkanları “Allah-u Ekber” çığlıklarıyla karşılayacak, kimisi de işi, ölen insanlara saygı için bırakılan karanfilleri tekmelemeye kadar vardıracaktır. Ve bütün bunlar övünçle ve herkesin gözü önünde, açık açık yapılır. Demek ki karşımızda, rüyasında bir an kendisini saygılı, vicdanlı, özgür bir toplumun üyesi olarak gören insanlar değil, gündelik hayatında ve özel işinde sadece kendisini saygılı, vicdanlı, misafirperver, özgürlük düşkünü vs. olarak düşleyen bir katil sürüsü, olmadı, Necmi Erdoğan’ın deyişiyle bir takım katil sürülerinin suç ortakları vardır. Dolayısıyla bu toplum, bilinç dışında, kendi arzusunun gerçeğinde bir katil ya da onun suç ortağından başka bir şey değildir. Demek ki bu toplumun sıradan günlük gerçekliği, yani bildiğimiz o saygılı, vicdanlı, özgürlüğüne düşkün, misafirperver insan rollerimizi oynadığımız toplumsal ilişkilerimizin gerçekliği, arzumuzun gerçeğini gözden kaçırmaya yönelik bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu noktada artık şunu söyleyebiliriz ki, küreselleşmiş bir liberalizmin hüküm sürdüğü bir toplumun yegane mümkün ahlakiyeti, elbette ki en radikalinden bir ahlak-dışılıktır ki, böyle bir durum, insanlığın toplam mutluluk ve refahına indirilmiş bir darbedir. Bu türden bir toplumun gideceği yer, elbette ki barbarlıktan başka bir yer değildir.

*Doç. Dr., Ankara Üniversitesi, DTCF, Sosyoloji Bölümü Eski Öğretim Üyesi

 


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.