Hitler bir ressam, Newton bir çiftçi olsaydı

Tüm eylemlerimizin sorumluluğu bize aittir, seçimlerimiz kendimize ait belirlenimimizdir ve her eylem seçimimiz “tarihsel olan”da da yargıya açıktır. Bizim dışımızda gibi görünen eylemsellikler; örneğin bir tesadüf etme, bir geri çevrilme, bizim istencimiz dışında gelişen bir ölüm hâtırası, Freudyen bir dil sürçmesi bile, yine de bizim sonsuz eylemselliğimizin, bilakis oradalığımızın bir parçasıdır

Google Haberlere Abone ol

Hamza Celâleddin/[email protected]

Faber est suae quisque fortunae.

Söz gelimi; Adolf Hitler, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilseydi ya da Akademi tarafından reddedildikten sonra gerçekleştirdiği Bavyera ordusuna katılma talebi, fiziksel durumunun askerlik için elverişsiz olduğu gerekçesiyle geri çevrilseydi yâhût da her şeye rağmen küçükken kendisine verdiği sözü unutmayıp ressam olma konusunda diretmiş olsaydı – Friedrich Nietzsche, alkolik şâir ve “kısa zaman dostu” Ernst Ortlepp’i hiç tanımamış ve bu yüzden Richard Wagner’i hiç dinleyememiş ya da yol ayrımında olduğunu fark edemeyip bütünüyle filolojiye yönelmemiş olsaydı – Isaac Newton, annesinin talebini ciddiyetle ve içtenlikle yerine getirip, iyi bir çiftçi olarak yaşamını sürdürseydi ve gökyüzüne bakma cüretinde hiç bulunmamış olsaydı − Albert Camus, vereme yakalanıp üniversite kaleciliğini bırakmamış, Francine Faure ile hiç tanışmamış ya da o arabaya hiç binmemiş olsaydı – Albert Hamilton Fish, (tıpkı Nietzsche gibi) henüz beş yaşındayken babasını kaybetmemiş ve bu yüzden de çocuk yurduna verilmemiş olsaydı – Arthur Schopenhauer, Friedrich Majer ya da Wolfgang von Goethe ile hiç tanışmamış ya da Frankfurt’ta bir hiç kimse olarak Friedrich Stoltze’e hiç rastlamamış olsaydı – Mary Shelley, Percy Shelley’e âşık olup (henüz on yedisinde) onunla kaçmamış olsaydı − Franz Kafka, daha en başta babasının otoritesi altında ezilmeyi reddedip isyankârlaşsaydı ya da Max Brod “hakikî bir dostluk örneği” ile gerçekten de Franz Kafka’nın çalışmalarını imhâ etmiş olsaydı – Fyodor Dostoyevski, henüz yirmi sekizinde idam edilmekten son anda kurtulmamış olsaydı ve oracıkta ölüverseydi − Arthur Rimbaud, Paris’e kaçıp geldiğinde Paul Verlaine karısına sadakatini ispatlamak adına daha en baştan Arthur’u reddetmiş olsaydı − Søren Kierkegaard, babasının ölümüyle birlikte büyük bir servete konmamış olsaydı ve yaşamını devam ettirebilmek adına çalışmak zorunda kalsaydı – Albert Einstein’a o pusulayı (!) babası hiç vermemiş olsaydı – İlk filozof Thales, gökyüzüne bakarak yolda yürürken önündeki çukuru göremeyip düştüğünde oradan sağ-salim çıkamamış olsaydı − Friedrich Hölderlin, o bankerin evinde hiç çalışmamış, böylece Susette’le hiç tanışmamış ve ona âşık olduktan sonra onun ölümünü işitmemiş olsaydı − Simone de Beauvoir ile Jean-Paul Sartre, Virginia Woolf (ki artık Woolf değil Stephen olacaktı) ile Leonard Woolf ya da Sylvia Plath ile Ted Hughes hiç tanışmamış olsalardı – Gilles Deleuze, en ızdıraplı anda ve dayanılamayacak halde değil, çok daha önceleri ve en keyifli anında pencereden atlamış olsaydı − Tansu Çiller “halüsinasyon” diyebilseydi ya da en azından “sanrı” demeyi akıl edebilmiş olsaydı – Yeni Gine Reisi, “bayağı” heveslerinin peşinde “yitik” olmaktansa, en azından “vasat” bir futbolcu olarak kalmayı becermiş, yani hıncına yenik düşmemiş olsaydı – ve Devlet Bahçeli, yere kapaklandığı zaman; tıpkı bir Antik dönem filozofunun yaptığı gibi bunu bir mesaj olarak algılayıp, “Tamam, geliyorum” diyerek kendi ölümüne fırsat tanısaydı − (…) Bugün nasıl bir tarih okuyacak, nasıl bir tarih aktaracak ve nasıl bir hâfızanın izini sürecektik acaba?

Başlangıçta Eylem vardı. (Goethe)

Bütün bu “irili-ufaklı hâtıralar yekûnu”; bir tanışıklık, bir rastlantı, önemsiz gibi görülen bir seçim, bir reddediliş, bir ölüm hâtırası, bir talihsizlik, bir geç kalış, bir erken davranma, bir orada bulunma, hatta (Freudyen olduğu sürece) bir dil sürçmesi bile, tarihin devasa gövdesini oluşturuyor. Oysaki birkaç ufak değişiklikle bugün, Adolf Hitler’i “grinin tanrısı” bir ressam, Friedrich Nietzsche’yi mâhir bir seri katil, Isaac Newton’ı işine sadık bir çiftçi, Albert Camus’yü asla zaman geçirmeyecek bir futbolcu, Hamilton Fish’i tarihin akışını değiştirecek bir filozof, Arthur Schopenhauer’u kimsenin fark etmediği ve hiçbir zaman fark etmeyeceği bir “hiç kimse” –ya da annesinin gölgesinde kalmış bir sorunlu çocuk−, Thales’i yalnızca talihsiz bir kimse ya da Albert Einstein’ı sıradan bir memur olarak anabilirdik yâhût kimisini hiç anmayabilirdik bile pekâlâ. Yine de klâsik ve kaba bir yazgıcılık olarak algılanmamalıdır bu asla (nitekim Nietzsche’nin “Amor Fati – Yazgını Sev” nasihatindeki “yazgı” da kaba bir yazgıcılığa işaret etmez): En ufak eylemin ya da en değersiz görülen seçimin bile, bir şeyi bir şeye tercih etmenin ya da bir şeyden bir şey uğruna vazgeçmenin dahi tarihsel bir değer taşıyabileceğinin; söz konusu bu eylem ya da seçimle, tercih ya da vazgeçişle, tarihin gövdesinde bir yarık açıp / bir yarık kapayabileceğinin farkında olmalıdır insan soyu sadece… Jean-Paul Sartre’ın da dediği gibi; “İnsan kendi kendini seçer” ve “Kendini seçmesi bütün öbür insanları da seçmesi demektir aynı zamanda.” (Sartre, 2010, s. 41). Tüm eylemlerimizin sorumluluğu bize aittir, seçimlerimiz kendimize ait belirlenimimizdir ve her eylem seçimimiz “tarihsel olan”da da yargıya açıktır. Bizim dışımızda gibi görünen eylemsellikler; örneğin bir tesadüf etme, bir geri çevrilme, bizim istencimiz dışında gelişen bir ölüm hâtırası, Freudyen bir dil sürçmesi bile, yine de bizim sonsuz eylemselliğimizin, bilakis oradalığımızın bir parçasıdır. Demek ki insan en kısacası ve açıkçası; eylemdir, seçimdir, tercih ya da vazgeçiştir ve dahası insan, tümüyle “orada”dır ve orada olmasıyla da tarihin hâkim kurucusu konumundadır. Eylemlerinize bir de böyle bakınız öyleyse…

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr, Nietzsche yardımcınız olsun.

Kaynakça:

SARTRE, Jean-Paul, Varoluşçuluk, Say Yayınları, 2010.