Bin yılların sahnesi: Milas

Puslu bir havada uğruyorum Milas'a. Güneş kararsız şekilde varlığını belli ederken her an yağmur bastırabilir. Belki de Milas ile muhabbetim yağmurlu bir havada olacaktır düşüncesiyle adımlamaya başlıyorum ilçeyi. İki bin yıllık tarihiyle ayakta durmaya devam eden Baltalıkapı’dan geçerek eski sokaklarına dalıyorum.

Fatih Sınar

“Bir yer hiçbir zaman yalnız orası değildir. Orası biraz da biziz” der Pisa doğumlu Antonio Tabucchi. Ve devam eder: “Oraya vardığımız anda kim olduğumuza da bağlıdır bu.” Sanırım bu yüzden bazı şehirleri, kasabaları bazılarından daha çok severiz. Sebebi sorulduğunda da renkli evlerinden, kedilerinden, fevkalade manzarasından yahut tarihi mabetlerinden bahsederiz çoğu zaman. Oysa bu saydıklarım birçok şehirde göreceğimiz somut şeyler. O zaman orayı farklı kılan hislerimiz aslında. O somut görsellikten ibaret evlere, mabetlere yüklediğimiz anlamlar onları kıymetli kılan. Milas’ı bana, Ege’nin popüler butik kasabalarından öte gösteren de böyle bir anlam olmalıydı.

Dersim’le sonlandırdığım Doğu yolculuğundan sonra bu kez yolumu Batı’ya, Milas’a çeviriyorum. Sarp çorak kayalardan, kilometrelerce uzanan bozkırdan uzaklaşıp zeytin bahçeleri arasından geçerek binlerce yıl öncesine uzatıyorum serüvenimi. Önce Pers Kralı’nın ayak seslerini duyuyorum Karya sınırlarına dayanmış, sonrasındaysa şehri almaya gelen İskender’i görüyorum. Hıristiyanlığın ilk zamanlarında Latmos’un gizli manastırlarında ayinlere katılıyorum, Türk beylerinin konaklarında soluklanıyorum. Bunların hepsini bünyesinde saklayan, her sokakta başka bir tarihini açan matruşka bir şehirle karşılaşıyorum özetle burada, Milas’ta. Tatilcilerin gözünde genellikle Bodrum’a açılan kapı gibi görünse de, o kapının bu tarafında kalınca Milas, asırların yazılı  külliyatını açıyor hemen meraklısına.

Anadolu’nun antik bölgeleriyle Türk beyliklerinin coğrafyalarının kesişmesi dikkatimi çekmiştir çoğu zaman. Karesi Beyliği ve Misya, Aydınoğulları ile İyonya yahut Menteşe Beyliği ile Karya coğrafyası bunlardan bazısı. Milas da hem eski Karya’ya hem de Menteşe’ye başkentlik yapmış, halen yaşamakta olan geçmişi kuvvetli Anadolu şehirlerinden biri. Fakat, Anadolu coğrafyasının birçok şehri gibi on yıllarca kıymeti pek bilinmemiş, mütevazı şekilde var olmaya devam ediyor bugün; tek bir sokakta hem Karya zamanından hem de beylikler zamanından eserleriyle birlikte.

Baltalıkapı

Puslu bir havada uğruyorum Milas’a. Güneş kararsız şekilde varlığını belli ederken her an yağmur bastırabilir. Belki de Milas ile muhabbetim yağmurlu bir havada olacaktır düşüncesiyle adımlamaya başlıyorum ilçeyi. İki bin yıllık tarihiyle ayakta durmaya devam eden Baltalıkapı’dan geçerek eski sokaklarına dalıyorum. Üzerinde Karya tanrısı Zeus Karios’a ait çift taraflı balta figüründen dolayı bu isimle anılıyor kapı. Çift taraflı baltaya Karya mitolojisinde kutsiyet atfedilirdi. Öyle ki, vaktiyle bölgenin kutsal merkezi olarak inşa edilen yakınlarındaki Labranda yerleşimi de ismini bu baltadan (labrys) alıyor.

Kutsal sembolü taşıyan kemerin altından geçerek devam ediyorum sokaklarda. Ulu Cami’ye varıyorum. Menteşe Beyliği döneminde yapılan ve o günden bu yana neredeyse yedi asırlık yaşıyla Milas’ın en büyük ve eski camisi burası. Caminin yapımında antik dönemlere ait çok sayıda taş ve malzemenin de kullanıldığı fark ediliyor hemen.

Milas’ın Türk Beylikleri’nden Menteşe’ye başkentlik yaptığından bahsetmiştim. O dönemde Batı Anadolu’nun önemli yerleşimlerinden olan bu şehir, başkentlik döneminde Türk-İslam mimarisinden güzel örneklere ev sahipliği yapmaya başlamış. Ulu Cami’nin yanı sıra Firuz Bey Cami, Çöllüoğlu Han ve şehrin sokaklarını süsleyen sayısız konaklar bunu bize gösteriyor.

.

Milas’ın yukarı mahallelerine doğru adımlamaya koyuluyorum sonrasında. Antik zamanların yedi harikasından biri sayılan Halikarnas (Bodrum) Mozolesi’nin küçük bir benzerine, Gümüşkesen Anıtı’na ulaşıyorum. Mimari açıdan önemli bir yere kondurulan bu anıt-mezar M.S. 2’nci yüzyıla, Roma zamanına tarihleniyor. O vakitler şehrin önde gelenlerinden birine ait olduğu düşünülüyor bu anıt-mezarın.

Milas, yaklaşık 2 bin yıldır ilçe merkezinde yolcuyu selamlayan bu eser gibi eski çağlardan çok sayıda yapıyla dolu. Geçtiğimiz yıllarda keşfedilen Hekatomnos mezarı bu zenginliğin güzel örneklerinden biri sayılır. Adına yaptırılan anıt-mezardan dolayı ‘mozole’ kelimesine ismine veren Karya Kralı Mavzolos’un babasına ait olduğu düşünülen yapı, üzerindeki figürlerle dönemin Karya sanatına dair önemli ipuçları veriyor. Mezarın ortaya çıkarıldığı muhit olan Uzunyuva ise asırlardır tek başına dikilen sütunuyla biliniyor. Bazı kaynaklar Karya’nın tanrısı Zeus adına dikilen kutsal bir tapınaktan geriye kalan tek sütun olduğunu anlatırken, bazıları da tapınakla ilgisi olmayıp aslının da tek sütundan ibaret olduğunu yazar. Tepesine leyleklerin yuva yapmasından dolayı Uzunyuva diyoruz bugün. Matruşka şehir gibi demiştim Milas için, binlerce yıllık geçmişi olan Uzunyuva’nın etrafı asırlık Türk ve Rum mimarisinin güzel örneklerini oluşturan ahşap ve taş konaklarla çevreli.

Hâsılı, kimi taştan kimi ahşaptan evleri bir bir geçerek bitiriyorum Milas sokaklarını, Karya zamanından bugüne sahnelenen bu güzel seyri. Belediyeye yakın, üzeri muşamba kaplı bir kahvehane avlusunda oraletimi içiyor, sonra pencere yanı koltukta tekrar yola düşüyorum. Geriye Muğla türkülerinden Feraye kalıyor kulaklarımda, Müzeyyen Senar’ın sesiyle.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.