Kanaatlerden seçimlere: Aklın hezimeti ve Spinoza’nın alameti

Özellikle 24 Haziran seçimleri sonrası hatırlamamızda fayda var ki üzüntü, acı, çaresizlik gibi Spinoza’ya göre hepsi yaşam etkinliklerimizi düşüren keder menşeli duyguların neyin sonucu olarak ortaya çıktığını kavradığımız zaman edilgin tutkuların kölesi olmaktan çıkıp özgürleşmek için bir adım atmaya başlayabiliriz.

Eylül Deniz Yaşar*

Hakikatin örtülü halde barındığı kanaatlerin, modern çağda bilginin bir parçası olarak görülmemesi soru sorma edimlerinin, gündemler ve meseleler üzerine soruşturmaların bir işlevi olarak görünen kanaatler sorununun kilit bir noktasını oluşturuyor. Ne ki, toplum biliminde anket sonuçları, kimya için laboratuvar sonuçlarının gördüğü işlevi görmekten çok uzak. Marx’ın, her tarihsel çağın önüne sadece çözebileceği sorunları koyduğunu söylediğini hatırlarken, topluma seçimlere yönelik sorulan sorulardan önce, doğru sorular ve yanlış sorular üzerine yoğunlaşmaya çubuk bükmek gerekiyor. Kime, neden oy verildiği sorusu, zaten aktif olan politik özneleri pekinleştirdiği gibi cümlenin gizli pasif öznesi olan toplumun benliğini daha da arka plana iterken, bu benliğin açığa çıkarılması için sorunun cevabından önce kendisinin soru değerinin imtihan edilmesi seçim sonrasının politik ufkuna ışık tutuyor.

Peki, şu ya da bu siyasi söylemin bir muhafazakâr için yeterince tutucu ya da bir özgürlükçü için yeterince ilerici olduğuna kanaat getirmemizi sağlayan şey nedir? Kendilerini dile getiren özneler olmaksızın tek başına politik niyetin kendinde bir varlığı olmadığına göre, kanaatlerin dile getirilişlerinin politika üretme ve aktarma ile kan bağını, söylemi üreten siyasi özne ile ilişkisinde aramamız gerekiyor. Bu seçimlerde de ne söylendiğinden daha çok, kimin söylediğine bakan bir seçim toplumunun tam da orta yerinde, politik öznelerin insanların duygulanımlarını etkilemek dolayısıyla kanaatleri üzerinde ne derece etkili olduğunu görerek aslında o topluma ne derece uzak olunabileceğinin bir kez daha farkına vardık.

EŞİTSİZ SEÇİM YARIŞINDA SANDIK PSİKOZU

Kime neden oy verildiği sorusundan farklı olarak kimin sorusu bir takım bireysellikleri pıhtılaştırarak imal edilmiş Leviathan’ın ruhunu oluşturan hükümranlığın uyrukları olan bireylerin anlamını açığa çıkarmak açısından bizler için daha anlamlı bir dizi sorgulamanın kapısını aralıyor. Birilerinin özgür propagandası adına kimin özgür söz söyleme hakkı, kimin oy almak için çalışma yapmak hakkı ve en nihayetinden kimin oy verme hakkı hangi araçlarla ve nasıl ihlal edilmiştir? Bu soru bizi böylece başka bir soruya yönlendiriyor: Seçime sadece oy veren değil, bizatihi aktif aday olarak katılan özneler arasındaki eşitsiz güç ilişkisinin mekaniği nedir? Belirli bir siyasi öznede tercihini yoğunlaştırmış geniş halk kitleleri, umutlarını somutlaştırdıkları siyasi öznenin bu makineden aldığı payı en aza indirmek için tuttukları minör siyaset alanlarını aktifleştirebilme olanaklarına ne kadar ulaşabildi, bunları ne oranda yaratabildi ve yaratmasının koşulları önünde engeller nelerdi?

Seçimi dayatarak bir kez daha seçmen-özne ile kendisini pekinleştirmek isteyen iktidarın karşısında, kendini tanıyamadığı ölçüde daha çok kendine yaklaşan bir tarzda içine doğru büyüyen bir çokluğun ağırlığını, öteki her karşılaşmasında daha derinden duyumsayan heterojen bir yapının öz kütlesini oluşturan huzursuz, rahatsız, muhalif toplam açısından seçim-öznesine indirgenmeye direnmek kör iktidar arzusuna teslim olmamaktan geçiyordu. Sıcak seçim tartışmaları ışığında bir yanıyla politikayı tamamen seçimlere yedirerek ağır dozda siyaseti bir anda toplumun damarlarına enjekte eden siyasi özneler, politik elektro-şok aracılığı ile toplumdaki benlikleri yok ederek inşa ettikleri seçim-öznelerini çoğu kapalı kapılar ardından yapılan bir siyasetin kapı dinleyicisine indirgedi. Sanki politika, toplumun kendini her gün yeniden ürettiği yaşam alanlarında dolaşımda, kesintili ve yoğun binbir farklı karşılaşmada kendini açık etmiyormuş gibi başa geçme yarışındaki siyasal avangardın erken doğum sancısına kurban verildi. Bir ağız dalaşı ve polemik örtüsü altında gizini açığa çıkarmayı hedefleyen müphem politik hedefler, kitlelerin bastırılmış arzularından su yüzüne çıkma potansiyeli olan en ufak zerreciği bu seçim atmosferinin üzerinde yükselen söylem bulutuna hapsetti.

Tüm bu sorular ortada dururken sonunda adeta sandık fetişizmine varan bir oy çaldırmama saplantısına ve ıslak imzalı tutanakları dosdoğru saymaya indirgenmiş bir “seçim güvenliği” anlayışı ile de en büyük hayal kırıklığı yine YSK önünde sabahlamaya kendini şartlamış muhalif halk kitlelerini buldu. Böylece asıl cevaplanması gereken sorular, ki bunlara ek olarak gün boyu en vahim haberlerin geldiği Suruç sandıklarında neler yaşandığı sorusu, üstelik de herkes ortalıkta hiç de “beklendiği gibi” büyük hilelerin dönmediğini bu sefer mağrur bir çekingenlikle kabul ederken, yine bir kabin içinde onlarca farklı pusulaya tek bir kişinin elini iktidar partisine ve adayına defalarca kez oy basarken gösteren videoların ve bol gürültülü tartışmaların gölgesinde cevapsız kaldı. Herkes başından sonuna kadar adil olmadığını bildiği bir oyunun daha adil oynanabilmesi için mücadele etmektense, oyun sonunda skor sayılmasının adil yapılması için seferber oldu ve böyle olunca oyunun kazananının daha baştan belli olduğu savını ezbere ortaya atan yılgınlar ve kolaycı iktidar sarhoşları haklı çıkmış gibi gözüktüler.

Oysaki haftalarca süren bir zihin ve beden yoğunlaşmasının sonunda 24 Haziran gecesinin sabahını beşinci günün şafağını bekler gibi bekleyenlerin, hakikatten, ama gerçekten, cidden (!) sayılan sonuçlar ile Anadolu Ajansı sonuçları arasında “beklenen” uçurumun doğmadığının açıklanması ile yaşadıkları şokun etkisi altında gidip hemen uyuyamaması da bu yüzden; zira onlar o gece YSK önünde uykusuz kalmaya bedenlerini bir gece önceden ayarlamışlardı. Beden, televizyondaki açıklamaların çoktan manipüle ettiği akıl ne derse desin, kurulmuş bir makine gibi uzun saatler boyunca uykusuz kalarak aslında direndiğini ve direnmeye meyilli olduğunu belli etti. Yine aynı beden, muhalefetin karşısında konumlanan iktidar seçmeninin oy verme refleksini belirlerken değişim rüzgârına karşı kendi direnme kapasitesinin diğer tarafınkinden hiç de az olmadığını gösterdi ve ortaya koyduğu çoğunluk kütlesi ile kimin, ne kadar çaldığı sorusunu artık anlamsız olduğu o psikolojik umursamazlık çizgisine tüm seçim ahalisini çekmeyi başardı.

SPİNOZA’NIN DUYGULAR FELSEFESİNE BİR GİRİŞ

Politikanın duygularımız üzerine tüm araçları ile saldırdığı ve gün boyu hem artı hem eksi duygulanımlarla yüklü bir elektro-şoka maruz kaldığımız bu süreçte, her şey bu politik elektriklenmeden payını alıyor gibi. Elimizi dokunduğumuz her şeyde politika çarpıyor sanki. Politik duyguların en çıplak şekilde açığa çıktığı tartışmaları, özellikle sol siyaset açısından çok boyutlu bir ideolojik-politik tartışmanın konusu olagelmiştir. Ancak biz seçimleri daha farklı bir açıdan, ilgilisi için daha felsefi bir zeminden ele alacağız. Aynı zamanda bir beden ve duygu araştırmacısı olan Baruch Spinoza’nın böylesi yoğun bir politize olma sürecinde duygu sağlığımızı korumak ve doğru bir akıl ve duygu yönetimi ile kanaatlerimizi düzenlemek için bize salık verebileceği bir şeyler vardır belki de. “Felsefe ile seçimler, seçimler ile Spinoza’nın ne alakası var?” demeyin. “Duygulanışlar ne kadar büyükse, bir keder ya da sevinç dolayısıyla, bir kin ya da sevgiden doğan arzunun da o kadar büyük olduğunu”(1) göstererek arzularımızın temel bir belirleyeni olarak duygulanışların doğasına eğilen ve ezeli ve ebedi olarak bizzat varoluşun kendisini anlayan bu bilgeden alabildiğimiz her pay yanımıza kârdır. Aklın kılavuzluğu ışığında duyguların ve bedenin sıra dışı felsefecisi olma unvanını hak eden Spinoza, felsefenin hayatın pratik yüklerini omuzlamayı kolaylaştıracak bir araç olduğunu bize hatırlatmak için sonsuzluk içinde çoktan aldığı payla yardıma koşmaya müsait.

Spinoza’da duygulanımlar (affectiones) ve duygular (affectus) arasına çizdiği farklılık, kelimelerin terminolojik karşılıklarından hareketle açıklanırsa: Affect (duygu) Latince, affectus’a; affection (duygulanım ya da duygulanış) affectio’ya karşılık gelir.(2) Dolayısıyla Spinozacı anlamda duygu dediğimiz şey gündelik hayatta çok çeşitli şekillerde ve anlık olarak deneyimlediğimiz duygulanımlardan farklıdır ve bunları kapsayıcıdır. Varlığını sürdürme çabası temel bir duygu olarak “arzuyu” belirler; varlığını sürdürme çabasının desteklendiği durumlara sevinç, engellendiği durumlara ise keder denir. Özgür insan, kendisine eyleme geçiren, sevinç duygusunu ve eyleme gücünü artıran tutkuları ile hareket ederken özgür olmayan ve köleleşen insan keder duygusunu körükleyen ve eyleme gücünü azaltan tutkuların esiri olması ile tanımlanacaktır. Yani bizi etkin ya da pasif kılan tutkularımızın basıncı altında şu ya da bu eyleme geçen ya da geçmeyen bir bedenin düşünüş tarzı da eyleme tarzının etkin ya da pasif oluşundan etkilenir.

İnsan aklının bedeninin bilgisi ile özgürleşmesindeki “temel Spinozist mesele duyguları ve hisleri nedenleri bakımından kavramaktır.”(3) Yani duygularımızın tabii olduğu neden-sonuç zincirinde ilk halkaya ne kadar yaklaşabilirsek, bu bilgi aklımızı o kadar özgürleştirecektir. “Bedenin ve zihnin diğer her şeyle olan bağının ve evrenselliğinin bilinmesi pratik sonuçlara neden olur. Bu hakikat onlara kendi dışlarında gerçekleşen her şeyi o şeyi oluşturan nedenlere göre kavrama zorunluluğunu öğretir.”(4) Ten ve tini, diyesi şu ki bedeni ve zihni, iki ayrı mefhum olarak ele alan yaklaşımların ötesine geçen Spinoza, onların kopmaz birliğini savunurken duyguların eyleme gücümüze etkisini açığa çıkarıyor. Acı çektikçe içine itildiği keder duygularına daha çok gömülen, kedere gömüldükçe edilginleşen ve neredeyse bir katarsis halinde yaşayan ölülere dönüşmekten kurtulmak konusunda Spinoza’nın eyleme gücünün artışı ya da azalışının gerçekten de düşünme gücünün bir artışına ya da azalışına eşlik etmesi düşüncesi, hiç eskimeyen bir kapı aralıyor. İnsanın psikolojik ve bedensel sağlığına resmen zarar vererek insanlığın eyleme gücünü ciddi anlamda düşüren bugünkü toplumsal koşullar içerisinde, duyguların nedenlerini bilince çıkaramadığı ölçüde depresif bir hiçliğin boşluğuna savrulmamak neredeyse çoğu emekçi için gerçekten de kaçınılmaz olurken dönüp de Spinoza’nın hiçbir duygunun kendi kendisinden kaynaklanmadığını ve duygulara zemin hazırlayan fikirlerin, bizim dışımızda akıp giden hayatla, toplumla, ekonomiyle, siyasetle ve aslında tüm bunları kapsayan sonsuzluğu içindeki doğa ile kurduğu ilişkilerde açığa çıktığını özetleyen felsefesine bir göz atmak bizi içine çekildiğimiz hiççilik pasifizminden bir parça olsun kurtarabilir. (Ama elbette tek başına yeterli değil.)

KEDERİ SEVİNCE DÖNÜŞTÜREREK DİRENMEK

Şimdiye kadar hiç kimse bedenin neler yapabileceğini onlara gösterememiş, başka deyişle hiç kimse kendi deneyimleriyle bedenin zihinden hiçbir etki almadan, sadece cisimsel olarak düşünülen doğanın yasalarına bağlı olarak neler yapabileceğini henüz öğrenememiş.”(5) diyen Spinoza beden ve duyguların yaşamımıza, tercihlerimize, eylemlerimize olan etkisinin akla kıyasla hiç de azımsanamayacak derecede olduğunu bize gösterir. Akıl ve bedenin bir aradalığına çubuk bükerken bedene gereken özeni göstererek psikanaliz kuramcılarından çok daha önce bedenin çeşitli hareketlerinin motiflerini oluşturan tutkulara bilinç-altı alana ışık tutar. Aklı merkeze alırken bedenin hiç de azımsanmayacak güçlerini hesaba katarak rasyonalizme farklı bir tavır kazandırır. Böylece duygulardan bedene, bedenden akla ve akıldan yine duygulara dönerek aklın duyguların nedenlerini anlayabilecek yetkinliğe sahip olacağı düşüncesine bizi ulaştırır. Özellikle 24 Haziran seçimleri sonrası hatırlamamızda fayda var ki üzüntü, acı, çaresizlik gibi Spinoza’ya göre hepsi yaşam etkinliklerimizi düşüren keder menşeli duyguların neyin sonucu olarak ortaya çıktığını kavradığımız zaman edilgin tutkuların kölesi olmaktan çıkıp özgürleşmek için bir adım atmaya başlayabiliriz. Spinoza’nın bedenin ve aklın etkinliği arasında kurduğu karşılıklı etkileşim doğrultusunda eylemimizi, eyleme gücümüzü artıran ve bedeni daha muktedir kılan sonsuz aklın gün ışığından bedenin de payını öylesine aldığını söyleyebiliriz ki nedenlerinin en yakın ve tutarlı bilgisine bilinçli sorgulamamız aracılığı ile vakıf olabildiğimiz duygularımızın kudretince bedenimizin eyleme cüreti de çoklu orantı ile artacaktır.

Seçim sonuçlarının açığa çıkardığı olumsuz duyguların nedenlerinin sorgulaması, bizi tüm manipülasyonlar ve politik ezberler dışında içine girilen eşitsiz ve adaletsiz seçim sürecinin sonuçlarını büyük bir karamsarlık tablosuna dönüştürmeden kendi iç mantığı içinde ortaya koyduğu gayet tutarlı sonuçları ile yeniden ele alarak ders çıkarmaya doğru motive ederken, aynı motivasyonun bizi keder duygularından uzaklaştırarak yeni direnme olanaklarını açığa çıkaracak sevinç menşeli olumlu duygulara doğru yönlendirmesi eyleme gücümüzün artması konusunda panzehir etkisi yaratacaktır. Çünkü Spinoza’nın dediği gibi “insan faydalı olanı aramaya, yani kendi varlığını korumaya ne kadar çalışırsa, o kadar fazla güç sahibi olur ve o kadar çok erdem kazanır”(6) Bizlerin, halkın ve emekçilerin varoluşunun çıkarına olan neyse, yılmadan onu arama ve onu gerçekleştirme çabasında kazanacağımız gücün sevinci, sağlam görüntüsünün altında bizimkinden çok daha büyük bir kederi, kendi iktidarına hapsolmuş bir tek adamın kederini saklayan bir iktidarın daha bugünden talibi sevinçli bir iktidar inşasının temelini kendisini daha bugünden aşağıdan yukarıya doğru örerek oluşturmaktadır.

(1) Spinoza, B. Ethica. 3- Önerme XXXVII.

(2) Deleuze, G. (2000), Spinoza Üzerine Onbir Ders (Çev. Ulus Baker), Ankara: Öteki Yayıncılık, s.10

(3)  Baker, U. “Spinoza’nın Etika’sının Sunuluşu”. Web. http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,144,0,0,1,0

(4) Türkmen, S. Aşkın Ontolojisi: Spinoza’yla Bir Yürüyüş. İstanbul: İthaki S.66

(5) Spinoza, Ethika. 3-Önerme II Scolie

(6) Spinoza, Ethica. 4-Önerme XX.

*Video aktivisti


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.