Bir mucize mi lazım?

Trajik şekilde Osmanlı’nın çöküşüne benzer bir yok oluşla karşı karşıyayız. Çiftçi iflas etmiş, hayvancılık bitmiş, esnaf kredilerini ödeyemiyor, şirketler hızla eriyor ve Endüstri 4.0 treni hızla kaçıyor.

Orbay Soydan

Hafız Ömer Faiz Efendi’nin adını duydunuz mu?
Kendisi Abdülaziz döneminin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olur.
Yıl 1867
Abdülaziz Osmanlı tarihinin ilk Avrupa ziyaretini Paris Evrensel Sergisi münasebetiyle Fransa’ya yapar.
Bu seyahatte kendisine Ömer Faiz Efendi eşlik eder.
Sonraki yıllarda Eyfel Kulesi bu serginin giriş yapısı olarak inşa edilmiştir.
O dönem sergiye gelen ülkeler Avrupa’nın ileriliği karşısında hayrete düşüyordu.
Hayrete düşenlerden biri de Osmanlı heyetiydi. Faiz Efendi Osmanlı heyetinin izlenimlerini şöyle aktarıyor:

“Bütün dünya milletleri, neleri var, neleri yok, buraya taşımışlar. Sanayi ilerlemesi karşısında hayretle kaldık. Aziz dostum Halimi Efendi’yle nemli gözlerimizi sildik. Hiç tereddütsüz mutabık kaldık ki, bu yapılanların daha alası bizde yapılabilir. İlk madde olarak her şeyimiz var: Halkımız zeki ve daha da vazife şuuruna sahip. Tahsil yok, ilim yok, irfan yok, teşkilat yok. Bunların hepsi de devletin vazifesi ve cemiyetin onu seferber etmesi lazım. İkisi birbirini tamamlıyor, ikisi de yok bizde. Mucize mi lazım?

Bu konuda çalışmalar yapan Dilek Zaptçıoğlu’nun “Yeterince Otantik Değilsiniz Padişahım” kitabında aktardığına göre; Ömer Faiz Efendi bunları yazarken Osmanlı sergiye el dokumalarıyla katılmıştı. Dört yıl önce Sultanahmet’te açılmış ilk Osmanlı fuarından kalma halılar, telkâri el işlemeleri, Bursa kadifeleri, Halep Sadakorları, çeşitli müzeyyen silahlar, Paris sergisinde Osmanlı pavyonunda sergileniyordu.
Sergiyi gezen Abdülaziz, buradan karamsar bakışlarla, sessizce ayrılmıştı.
Sultanın gördüklerinden hoşnut olmadığı anlaşılıyordu.

O yıllarda Endüstri Devrimi’ni yakalayamamayı bırakın Osmanlı her yıl ortama 75 bin ton un, 65 bin ton pirinç, 10 bin tona yakın buğday ithal eden bir ülke konumundaydı. Bunlar için yılda 2 milyon lira ödeniyordu.
Osmanlı maliyesi iflasın eşiğine gelmişti ancak Abdülaziz babası Abdülmecit gibi saraylar yaptırmaya devam etti.

Abdülmecit eski Beşiktaş Sarayı’nın yerine 1853 yılında 3 milyon sterline Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmış, Çırağan Sarayı’nı da yenilemek için yıktırmıştı. Yenisini oğlu Abdülaziz 1859 yılında 4 milyona yaptırdı. Beylerbeyi Sarayı da 1865 yılında yine Abdülaziz tarafından inşa edildi.
Endüstri Devrimi’nde geri kalan Osmanlı “güç sembolü” olarak büyük ve şaşalı yapılara sığınıyordu.

Bugün ülkeyi yönetenlerin yaptığı hatalar da benzerlik gösteriyor…

İlk Endüstri Devrimi’nin üzerinden 168 yıl geçti.
Bugünlerde Türkiye de Osmanlı gibi yeni Endüstri Devrimi’ni yakalayamayan ülkeler arasında.
Herkes “Bir mucize mi lazım?” diye birbirine soruyor.
Marmaris Okluk Koyu’nda 4 oda, 1 salondan oluşan 230 metrelik cumhurbaşkanlığı konutu yıkılarak yerine 30 milyona görkemli bir yazlık saray inşa ediliyor.
Proje maliyeti 4.5 milyar doları bulan “AK Saray”ın aylık gideri ise 21 milyon lira.
Merkez Bankası piyasaya dolaylı yoldan 2,2 milyar dolar süre dursun tek başına saraylar milyarlarca dolar gidere neden oluyor.

Sonuç olarak döviz kuru yükselirken endüstri 2.0 ile 3.0 arasında bir yerlerde kalan Türkiye’de en çok zararı görenlerden biri yine çiftçiler oluyor.
Son 10 yıldır ABD’den pamuk, Rusya’dan buğday, Fransa’dan arpa, Mısır’dan pirinç ithal eden Türkiye, şeker pancarı ve patateste kendine yetebiliyorken artık bunları da ithal eden bir ülke konumunda.
Döviz kurundaki artış tohumdan tarım ilaçlarına kadar dışa bağımlı olan Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir duruma getirdi. Yakıt fiyatlarındaki artış ve nakliye bedellerinin yükselmesi ise bunun cabası.

Öte yandan otomasyon teknolojilerinin gelişmesi sermayenin ana vatanına dönmesinin önünü açıyor. Fason üretim yapan ve ekonomisi inşattan sonra tekstil ve lojistiğe bağlı olan Türkiye bundan çok daha sert etkilenecek.
İlk Endüstri Devrimi ile makineleşmeyi yakalayamayan Osmanlı ekonomisi gibi Türkiye de, yeni Endüstri Devrimi’nin getirdiği otomasyonun yıkıcı etkileri ile karşı karşıya.

Bu yoksunlukla ise kurgular oluşturarak başa çıkmaya çalışıyoruz. “Benim dedem” dedikten sonra “Güçlü Türkiye” diye devam ediyoruz. Erdoğan’ın kendi deyimiyle “Türkiye uzaya yerleşmenin hesabını yapıyor.” Ama ortada kurulmuş bir uzay ajansımız bile yok.
Yurt dışında yaşayan uzman bilim insanlarına teklif götüre duralım, Türkiye’deki bilim insanlarını yurt dışına kaçırıyoruz.
Sanırım üniversitelerin içine düşürüldüğü durumu tekrarlamama gerek yok.

Türkiye’de bunlar olurken geçtiğimiz günlerde Beyaz Saray’da Ulusal Uzay Konseyi toplantısında konuşan Trump ise, ABD ordusuna uzay gücünün kurulması konusunda emir verdiğini duyurdu.
ABD eski Başkanı Obama da Kasım 2015’te Amerikan şirketlerinin uzayda maden arama ve çıkarmasına izin veren bir yasayı onaylamıştı.
ABD’ye yerleşen Eren Özmen ve Fatih Özmen’in CEO koltuğunda oturduğu, Sierra Nevada Corporation bunun için uzayda nakliye işlerini gerçekleştirecek araçlar geliştiriyor.
Deep Space Industries da benzer şekilde bir uzay aracı tasarlıyor. Bu aracın tasarım ekibinde de Bilkent mezunu Ayşe Ören yer alıyor.
SpaceX Drogon da her şey planlandığı gibi giderse asteroidlere uçarak numune toplayarak geri gelecek.
Anlayacağınız; karadan uzaya lazer silahları, uzay komutanlıkları, uzay madenciliği, uzay taşımacılığı derken önümüzdeki yıllarda uzay hukuku da çok tartışmalı bir konu olacak. Ancak şu an Türkiye’de hukuk devleti kavramı çok tartışılan bir konu.

Ama bence Türkiye’deki otoriterleşmenin nedenlerini de ilk Endüstri Devrimi’nde aramak gerekiyor.

Yıl 1850
Osmanlı devletinin ekonomik olarak gerilemeye başlaması ile birlikte bazı uluslar rahatsızlanmaya başladı.
Osmanoğulları saraydaki memurların maaşlarını bile ödeyemez noktaya gelmişti.
Sonuç olarak ıslahat bildirgeleri yayımlanmaya başladı.
Bu tedbirlerin başlıcaları: Bütçe yapılanması, bir bankanın kurulması, ekonomik kalkınma için Avrupa ülkelerinden uzmanların çağrılması, bağımsız mahkemelerin kurulmasıydı.
Sonraki yıllarda bizdeki 4046 sayılı kanuna benzer şekilde Yabancıların Osmanlı ülkesinde toprak sahibi olmalarının önü açıldı.
1858 arazı yasası da yine bizdeki “2B yasası”na benzer şekilde miri toprakların özel mülke dönüşmesini kolaylaştıracak hükümler getirmekteydi.
Özetle Endüstri Devrimi’ni yakalayamayan Osmanlı, yabancı şirketleri topraklarına çağırarak aydınlatma, ısınma, ulaşım, haberleşme gibi ihtiyaçları yeni icatlarla karşılamaya çalışıyordu.

Ancak Müslüman nüfusun bir bölümü bu sürecin sorumlusu olarak Hıristiyanları, özellikle de ticarette etkili oldukları için Ermenileri görmekteydi.
Tarihçi ve siyaset bilimci Ortadoğu Uzmanı Hamit Bozarslan’ın tespitine göre, bu durum Müslümanların radikalleşmesine ve İslami siyasal kimliğin yükselmesine yol açtı. Ve bunu 1895-1896 yıllarındaki örgütlü katliamlar izledi. Yüz binlerce kişi bu katliamlarda yaşamını yitirdi.
Silahlı kuvvetlerin sürekli kullanılması, karakolların inşa edilmesi ve iskân politikalarının teşvik edilmesi yine bu dönemde başladı.
Çözüm arayışı yerini büyük yıkıma bırakmıştı.

Bugün Endüstri 4.0 karşısında hayrete düşen Yeni Türkiye’nin verdiği tepki de aynı; olağanlaşan OHAL, yeni karakollar, zorla yerleştirmeden yerinden edilenler, özelleştirmeler, ek gümrük vergileri ve vergi zamları.
TÜBİTAK töreninde konuşan Erdoğan bizzat açıklamıştı: “Zehir evin içine girmiş vaziyette. Bu tehlikeden kurtulmamız lazım” diye. Bu görüşe göre “teknolojik değişim toplumsal istikrar üzerinde tehdit” olarak tanımlanıyor.
Bunu da “Türkiye’de çakılı çivileri yok” diyerek yapıyorlar. Türkiye yeniden radikalleşen ve İslamlaşan bir ülke.

“Ben kitap okumuyorum, özet okuyorum” diyenlerin bunları bilmesi gerekiyor; trajik şekilde Osmanlı’nın çöküşüne benzer bir yok oluşla karşı karşıyayız.
Çiftçi iflas etmiş, hayvancılık bitmiş, ithalata bağlı cari açık artıyor, esnaf kredilerini ödeyemiyor, şirketler hızla eriyor ve Endüstri 4.0 treni hızla kaçıyor. Daha önce Endüstri 4.0 devrimini kaçıran ülkelerin “alt tür” olması tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını yazmıştım.

2005 yılında Türkiye’ye ziyarette bulunan teknoloji devi Microsoft’un kurucu başkanı Bill Gates de Türkiye’nin genç bir nüfus olduğundan bahsederek, devletin akademiyi ve teşvikleri seferber etmesi durumunda Türkiye’nin teknoloji devrimini gerçekleştireceğini ifade etmişti. Ama zamanla çok şey değişti.

Şimdi soruyorum; İkisi birbirini tamamlıyor, ikisi de yok bizde. Mucize mi lazım?

 

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.