Türkiye 24 Haziran’a hangi birikimle geldi?

Türkiye 24 Haziran’a hangi birikimle geldi? Bu korku-panik ve nefret ortamı mı bizi yeni rejime taşıdı? Gelinen noktada cumhuriyetin kurucularının hiç mi hatası olmadı? Bunları düşünüyor ve cevap arıyorum.

Google Haberlere Abone ol

Orbay Soydan

Tarih 12 Ekim 1920

TBMM açıldıktan sonra yayınlanan bildiride şöyle deniyordu: “TBMM, halkın öteden beri karşı karşıya kaldığı sefalet nedenlerini yeni araç ve teşkilat ile kaldırarak yerine refah ve saadet getirmeyi başlıca hedef kabul eder.”

Peki bu doğrultuda ne yapıldı? Kabul etmek gerekirse hiçbir şey.

1923-30’larda İstanbul’da kendilerine “milli tüccar” diyen, dış ticaretle uğraşan, büyük toprak sahiplerinin dışında kalanlar büyük bir yoksulluk içerisindeydi.

YOKSULLAR GERİ ÇEVİRİLİYORDU

CHP’li bir aileden gelen Prof. Dr. Çetin Yetkin’in çocukluk anılarında aktardığına göre, o yıllarda başkenti görmek için yürüyerek bulvara çıkmak isteyenleri polis durdurur, yoksul görünümlü olanları geri çevirirdi.

Tarih 21 Ekim 1928

Milliyet’te İstanbul liman işçilerinin feryatları yer alıyordu. Haberde şöyle deniyordu: “Hangi işi yaparsak yapalım, şirket yeni alınmış işçilere ayda 25 TL ödüyor. Ancak ilk aydan sonra bu ücret 30 TL’ye yükseliyor. Zam için bundan sonra yıllarca beklemek lazım. Aramızda şirkette 10-15 yıl çalışan arkadaşlar var. Bunlar en fazla 40-50 lira alıyorlar. Onlar da topu topu dört beş kişidir.”

O dönemde 30 liranın 10 TL’si ile orta halli bir semtten koşulları iyi olmayan bir ev kiralanabilir, 5 TL’si kazanç vergisi olarak ödendikten sonra, emeklilik vb. sosyal kesintilere de ayda yaklaşık 3 TL ayrılır, maaşın geri kalan bölümü de gıda, giyim, sağlık ve ulaşıma harcamalarına yettirilmeye çalışılırdı.

Ekim 1929 tarihli “Resimli Ay” dergisinde “Bu Oyun Bitsin” başlıklı yazısında Sabiha Sertel bu durumu şöyle özetlemişti: “Günler, aylar, seneler geçer. Medreseden kaçan yersizler, yurtsuzlar siyasi cereyanların tufan gibi akışında bir katre gibi erirler. Kasırgalar kopar, hilafetler, istibdat devrilir, yıkılır. Zafer ve istikbal gelir, demokrasi ve inkılap eski selleri götürür. Fakat selin götüremediği, hâlâ köprü üstlerinde yırtık paçavralar içinde nöbet bekleyenler, 'amca on paracık' diye bağırırlar… Paçavralar içinde devir, nöbet bekleyen çocuk hâlâ oradadır. Hâlâ karnı açtır… Küfesi sırtında akşama kadar kaldırımlarda taban patlatan çocuk köprü altında yatar.”

Sertel yazdığı yazıdan dolayı mahkemeye sevk edilen ilk kadın gazeteci olur.

TEK BİR YAZI EN AĞIR CEZALARA ÇARPTIRILIYORDU

İnkılap rüzgarlarının en sert estiği 1920-45 arasında bile tek bir yazı en ağır cezalara çarptırılabiliyordu. Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Abdülkadir Kemali, Velid Ebuzziya, Sertel’ler, Arif Oruç, Cevad Şakir ve niceleri inkılabın hışmına uğramış gazeteci ve yazarlardı. Yazdıkları yasaklanmış, hapse atılmışlar, kalebentliğe mahkûm olmuşlardı.

Adı: Arif Oruç

O Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhalif gazeteci kimliği ile tanınan bir isim.

Gazeteciliğe 1913 yılında İstanbul'da, Tanin gazetesinde başladı.

Aynı yıl Sabah gazetesi için siyasi muhabir olarak Balkanlar'a gitti. Sofya’da askeri ataşesi olarak bulunan Mustafa Kemal ile dostluk kurdu.

Balkanlar’dan döndükten sonra Şinasi ve Namık Kemal’in çıkardığı Tasvir-i Efkar’da istihbarat heyet müdürü olarak görev aldı. Tasvir-i Efkâr “ulus”, “vatan” özgürlük” ve “devrim” sözcüklerini kullanarak kamuoyuna mal etmeye çalışan bir gazeteydi.

Gazete, Mustafa Kemal'in Çanakkale cephesindeki hizmetleri ve başarılarını Enver Paşa’nın sansür tehlikesine rağmen resmiyle yayımlamıştı.

Arif Oruç’ta o dönem işgal ordularının sansürüyle mücadele etmekteydi.

İzmir'in Yunan işgaline uğramasından sonra bölgeye giderek Aydın Zeybekler grubunun mücadelesini Tasvi-i Efkar'da haber yapmıştı. Yazılarıyla milli mücadeleyi destekliyordu.

Ancak Cumhuriyet’in ilanından iki yıl sonra 1925’de çalıştığı gazete Tasvi-i Efkar, İstiklal Mahkemesi'nce kapatıldı. Oruç da bundan sonra çeşitli yayın organlarında tarihi tefrikalar yayımlamaya başladı. 1929’da Yarın adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. Bu gazetede, 1931’de Matbuat Kanunu gereği kapatıldı. Yarın’ın kapanması üzerine Mücadele adlı başka gazete çıkarttırdı ise de bu gazetenin de 7 Eylül 1931 tarihli ilk sayısı toplatıldı ve devamı yasaklandı.

Bunun üzerine Arif Oruç, Komünist fikirlere sahip olmasına rağmen liberal bir parti olan Serbest Fırka’ya girdi; gazetesi ile fırkayı destekledi.

İnönü, Mustafa Kemal’in kurduğu bu partiye şiddetle karşıydı. Belediye seçimlerinde baskıya ve hile başvurmuş, partinin başarısız olması için elinden geleni yapmıştı.

Hasan Rıza Soyak’ında anılarında bahsettiği üzere; Belediye seçimlerinin sonuçları alınırken, Mustafa Kemal’in, Soyak’ın hangi partinin kazandığını sorması, üzerine CHP’yi kast ederek bizim parti demesi üzerine Mustafa Kemal’in “Hayır efendim, hiç de öyle değil!… Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim: Kazanan idare fırkasıdır çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler… Bunu bilesin” demesi bu yüzdendi.

Sonuç olarak Arif Oruç düşüncelerinden ötürü önce 1933 yılında Bulgaristan'a sürüldü, ardından 1934'te Türk makamlarının isteği ile Bulgaristan’dan sınır dışı edildi ve Yugoslavya’ya gönderildi.

Atatürk ile İnönü’nün arasının açılmasına neden olacak olaylar zinciri de bundan sonra başladı.

Yıl 1937

Yer Ankara

İnönü, kardeşi Hasan Temelli ve eniştesi Abdürrezzak Okatan yüzünden Mustafa Kemal ile tartışmıştı.

Lozan Barış Konferansı için kurulan Basın Bürosu Yöneticiliği de yapan eski bürokratlardan Ahmet İhsan Tokgöz İstanbul’daki Bomonti fabrikasının hisselerini satın almış, İnönü’nün eniştesi Kudüslü Abdürrezak’ı da fabrikasının idare meclisi azası olarak atamıştı.

Falih Rıfkı Atay’ın tanımıyla “Ahmet İhsan Tokgöz, tam bir menfaatçi idi. Her ikisi de Ankara’daki bira fabrikasının genişletilmesini önlemek ve Bomonti imtiyazını uzatmak için, Ankara fabrikasının gelir getirmeyeceğini fikrini İnönü’ye telkin ettiler.

Mustafa Kemal Umumi Katibi Hasan Rıza Soyak aracılıyla Danimarkalı uzmanlara meseleyi inceletti. Onlar, eğer fıçılarla taşınıp Haydarpaşa’da şişelenecek olursa, fabrikanın Bomonti’ye bile rakip olacağını söylediler.

Yetkin’in Nihat Erim’in günlüğünde aktardığına göre, Atatürk bundan sonra İnönü’ye "İstanbul'da Bomonti bira fabrikasının kapatılmasını, Ankara'da çiftlikteki fabrikanın kalmasını” tebliğ etti.

Bu söz üzerine İnönü hiddetle "Bu nasıl iş? Bu nasıl hükümet? Bizim gıyabımızda görüşülüyor, kararlar alınıyor. Sonra bize tebliğ ediliyor. Böyle bir şey olur mu? Böyle hükümet olur mu?” diyerek tepki gösterdi.

Mustafa Kemal, İnönü’nün bu asabiyetin manasını anlayamamıştı...

İnönü söylenmeye devam ediyordu: "Evet, hem de bunu kim yapıyor? Atatürk yapıyor. Bir takım gayri mesul insanlarla karar verip bize tebliğ ediyor.”

Bu olayı izleyen günlerde Mustafa Kemal, Kâzım Özalp'i çağırarak. “İsmet Paşa'yı başbakanlıkta bırakmayacağım, Celal Bayar'ı yerine geçireceğim. Yalnız İnönü bunu senden değil, benden duysun" dedi.

KARDEŞİ YOLSUZLUKLA SUÇLANDI

Atatürk ile İnönü’nün arası ‘Temelli’ soyadını alacak kardeşi yüzünden de açıktı.

Hasan Rıza Temelli İstanbul’da odun-kömür ticaretiyle uğraşıyordu.

Bu o yıllarda son kazançlı bir meslekti. Çünkü tren ve gemilerin kazanlarında odun-kömür yakılıyordu.

Temelli de zaten odun ve kömürü devlete satıyordu. Kömür sattığı kurumlardan bir tanesi de Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ydi.

İşletme zarar etmeye başlayınca, bu zararın nereden kaynaklandığı araştırıldı ve sorumlusu ortaya çıktı: Hasan Rıza Temelli.

Bu vurgunu ortaya çıkaran ve açıklayan yine dönemin muhalif gazetecisi Arif Oruç’tan başkası değildi.  Arif Oruç o günlerde sürgünden yeni gelmişti. Döner dönmez de tutuklandı. Oruç daha sonra idam istemiyle yargılanacak ancak beraat edecekti.

Yıl 1949

Türkiye ABD’den altı savaş gemisi almaya karar vermişti.

Bu gemilerin alımı için yüklüce bir komisyon ödenmişti. Ama asıl ilginç olan komisyonun ödendiği şirketin ortağı olan isimdi; Hasan Rıza Temelli. Temelli’ye komisyonun ödenebilmesi için özel bir kanun bile çıkartılmıştı.

Yine Cumhuriyet gazetesinin sahibi Yunus Nadi'nin vergi borcunun düşürülmesinde, İstanbul Valisi Lütfü Kırdar'la birlikte Temelli'nin rol aldığı öne sürülmüştü.

Burada bir parantez açmam gerekirse; 1950 seçimleri öncesi gerçekleşen bu hadise Demirören’in 24 Haziran öncesi Doğan Medya Grubu’nu satın almasından farklı yorumlanamaz!

Neyse biz anlatmaya devam edelim…

KARİKATÜR YAYIMLAMAK KAPATMA SEBEBİ

Tarih 18 Haziran 1941

Türkiye, Almanya ile 10 yıl sürecek dostluk anlaşması imzaladı. Anlaşma imzalanır imzalanmaz 22 Haziran’da Almanya, Sovyetler Birliği’ne saldırdı.

Alman Genelkurmay Başkanı Franz Halder’e göre Almanya SSCB’ye karşı açtığı cephede artık sağ kanadını güvence altına almış bulunuyordu.

Öte yandan Almanya ile yapılan bu anlaşmayı izleyen günlerde, Türk basınında Turancılık akımının da önü açılacak, buna karşılık Vatan gazetesi, Hitler’i alaya alan bir karikatür yayınlandığı için gazete 60 gün süreyle kapatılacaktı.

Türkiye-Almanya arasında imzalanan anlaşmadan birkaç ay sonra 21 Eylül 1941’de, bir mobilize katliam birliği, şimdi Litvanya’da kalan küçük bir kasaba olan Ejszyszki’ye girecek, katliam birliği üyeleri, kasabada ve çevre bölgelerde yaşayan Yahudileri sinagoglara zorla sokarak, iki gün aç ve susuz bırakacaktı. Daha sonra Yahudi kadın, erkek ve çocuklar mezarlıklara götürülerek açık çukurların önünde sıraya dizildi ve vurularak öldürüldü. Anlaşmadan sonra katliam birlikleri bir milyondan fazla Yahudi ile on binlerce diğer masum insanı öldürdü. Sadece Kiev yakınlarındaki Babi Yar’da yaklaşık 34 bin Yahudi iki gün içinde vurularak öldürüldü.

Yine Yetkin’in anılarından aktarmak gerekirse: Tüm bunlar yaşanırken Ankara’da bir evde 3-5 Alman yaşıyordu. Bunlar evin bahçesinde otururlar, bahçeyle uğraşırlar, serbestçe davranırlardı.

“Bunlar yakalanmış olan Alman casuslarıydı. Cezaevine filen konmamışlardı, bahçeli bir evde konuk edilmişlerdi. Başlarında polis falan da yoktu. Oysa, o günlerde “casus” sözü, korkunç anlamlar yüklü bir sözcüktü. Sonraki yıllarda birçok kişinin casus denilerek asılarak idamına tanık olunacaktı, kimileri de casusluk suçundan 20 yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezalarına çarptırılacaktı. Ne ki bu cezalara çarptırılanlar hep Türk’tü, hem de savaş değil barış zamanında. Bu Alman casusları, sanki casus değillerdi de Türkiye Cumhuriyeti’nin konuklarıydı. Üstelik, Osmanlı Mebusan Meclisi üyesi, Urfa’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurucusu, eski CHP milletvekilinin borcunu ödemekte zorlanıp durdurduğu evin bir eşinde ağırlanıyorlardı!”

Şimdi düşünelim, tartışalım…

Buraya kadar aktardıklarım; OHAL altında yapılan 24 Haziran seçimlerine, tartışmalı seçim sonuçlarına, Demirören’in Doğan Medya Grubu’nu almasına ve Türkiye’nin Suriye’de karıştığı iddia edilen olayları ne kadar andırıyor değil mi?

Evet, o zamanda bunları yazdıkları için gazeteciler tutuklandı, bugün de tutuklanıyor. O zaman da muhaliflere “casus” yaftası yapıştırılıyor, “bunlar” denilenler en ağır cezalara çaptırılıyordu. Tek bir şiir okumak bile tehlikeliydi.

Daha düne kadar insanlar dış görünüşleri ve kendilerini ifade ettikleri sembolleri yüzünden ötekileştirildi.

Artan ekonomik istikrarsızlığa rağmen Erdoğan ve AKP’sinin oyları neden düşmüyor sanıyorsunuz? Bu yüzden!

Yüzleşmek bir bisturi gibi acıtsa da, rahatımızı kaçırsa da artık bunlarla yüzleşmeliyiz!

Ayrıca herkesin şu soruları sorması gerekiyor;

Peki, Erdoğan, Avrupa Birliği kapılarını zorlarken ve içeri girebilmek için temel hak ve özgülükler konusunda önemli uyum yasaları çıkarırken, Kürt meselesi, Ermeni meselesi, Kıbrıs meselesi gibi sıcak konulara barışçıl politikalar ararken ne oldu da bu hale geldi?

Siyaset bilimciler AKP’nin demokrasiden uzaklaşmaya başlamasını 2009 yılından itibaren başlatıyor. O zaman sormak gerekiyor; 2008 yılında AKP’ye kapatma davası açılması, darbe girişimi iddiaları, Ergenekon kumpası derken 28 Şubat ile travmatize olan Erdoğan bu durumda nasıl etkilendi? Bu yüzden mi kendi iktidarında özgürleştirdiği kurumları yeniden tek merkezde topladı? Bu korku-panik ve nefret mi bizi mevcut yeni rejime taşıdı?

Kontrollü veya değil 15 Temmuz darbe girişiminde yaşadığı korku bu süreci hızlandırmış olabilir.

Bir keresinde söyleştiğim Psikiyatr Prof. Dr. Doğan Şahin: “Uzun süre ezilen gruplar güçlü olduktan sonra başkalarını ezme yoluyla kendilerini tedavi etme davranışına girerler. Çünkü bir insan travmatize olduğu zaman hissettiği en güçlü duygulardan biri zayıflık, acizlik ve edilgenliktir. Bunu onarmanın en yaygın yollarından biri de imkan olduğu zaman kendisini bu sefer güçlü hissedeceği durumlar yaratabilmektir” demişti.

Bence 24 Haziran’ın sonuçlarını bu birikimde aramak gerekiyor. Bunu geçmişte yaşanmışlıkların ve toplumsal travmaların sonucu olarak görmek gerekiyor!

Bu konu üzerinde detaylıca durulmalıdır. Unutmayın; soru sormadan yanıt, yani çözüm bulamayız!..

Sahi, yoksa kimse samimi değil mi (?)