Ezelden beridir hür yaşadık mı?

Toplumsal travma nedeniyle sadece geçtiğimiz 1 yılda 38 kişi intihar ederken; 60 bin öğretmen görevinden alındı,5 bin akademisyen düşüncelerinden ötürü üniversiteden yaka paça atıldı, 124 bin civarında kamu görevlisi ihraç edildi, bazıları işkence gördü, bazıları gözaltında hayatını kaybetti ya da kayboldu. Bu yaşanan işkence olayları televizyonlarda açıkça sergilenip işkence mağdurlarına hukuk yollarına başvurma imkânı bile verilmedi.

Orbay Soydan

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;” diye bize sürekli anlatırlar. Ama birey olarak farklı düşüncelerimizin olmasına tahammül edemezler. Önce işten atıyorlar. Üstüne KHK ile meslekten men ediyorlar. Yetmiyor dava açıyorlar.

“Hür yaşadım” demişken kimse cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 devlete ne olduğunu da sormuyor. Oysa bugün iktidar mücadelesinin odağı haline gelen cumhurbaşkanlığının, forsunda simgelenen devletlerin hepsinin sonu iktidar hırsı yüzünden olmuştur. Hatta bir keresinde Tardu’nun Göktürk hakanını tanımamasıyla Göktürkler birliğini tahsis edemediği için 50 yıl boyunca Çin esaretine girmiştir.
Bugünkü Türkiye devletinin içine sürüklendiği durum da tam olarak budur. İktidar ortakları birbirine düşmüş ikiye yarılmış bir toplum… Devletin istikbali üzerine yapılan tartışmalarla çatırdayan kurumlar… KHK’lar ile haksızlığa uğrayanlar… Haksız bir şekilde yükselenler… Birbirine güvenmeyen yöneticiler… OHAL… Tartışmalı bir seçim… Husumetli bir toplum… Bunların hepsi “Başkanlık sistemi benim arzumdur” diyen biri yüzünden oluyor.

Bugün gelinen noktada Türkiye’de erken seçim gerçekten bir beka meselesi haline gelmiştir. Bu yüzden seçimin adını doğru koymalıyız; bu yaşanan erken ya da baskın seçimden çok yeni bir devlet kurma telaşıdır.

Anayasamızın 5. maddesinde şöyle denilmektedir: “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaktır.”

Başka değişle Türkiye devletinin temelini oluşturan anlaşma bugün pek çok kez ihlal edilerek; devletin meşrutiyeti tartışmalı bir hale getirilmiştir.

Öte yandan Adalet ve Kalkınma Partisi adından da anlaşılabileceği üzere; adalet ve kalkınma söylemi ile iktidara gelmişti. Kürt vatandaşların yaşadığı illerde OHAL ve sıkıyönetimi bitirmek, zorla kaybetme, işkence gibi hak ihlallerinin önüne geçmek, muhafazakâr vatandaşların eğitim hayatından iş hayatına karşılaştıkları haksızlıklara çözüm olmak iddiasıyla umut olmuştu. Ancak bugünlerde bu sorunların ya da benzerlerinin kaynağı haline dönüştü. Şimdilerde partinin ismindeki adalet ve kalkınmadan eser yok.

Toplumsal travma nedeniyle sadece geçtiğimiz bir yılda 38 kişi intihar ederken 60 bin öğretmen görevinden alındı, 5 bin akademisyen düşüncelerinden ötürü üniversiteden yaka paça atıldı, 124 bin civarında kamu görevlisi ihraç edildi, bazıları işkence gördü, bazıları gözaltında hayatını kaybetti ya da kayboldu. Bu yaşanan işkence olayları televizyonlarda açıkça sergilenip, işkence mağdurlarına hukuk yollarına başvurma imkânı bile verilmedi.

Dehşet verici rakamlar bunlarla da sınırlı değil; bugün cezaevlerinde 2 bin 818 çocuk var… 700 bebek anneleriyle birlikte cezaevinde. Cezaevine giren bu annelerden biri de 2015 yılındaki çatışmalarda “Çocuklar ölmesin” diyen Ayşe öğretmendi. 2015 yılında silahlı çatışmaların sürdüğü illerde 41 çocuk hayatını kaybetmişti. 2018 yılında da sekiz çocuk zırhlı araç olaylarında hayatını kaybetti.

Ayrıca ekonomik istikrarın ve hukukun üstünlüğünün kalmadığı Türkiye’de bugün 2 milyon çocuk can güvencesiz işlerde çalıştırılıyor. Hatırlarsanız 2013 yılında 4+4+4 ile birlikte mevcut hükümet çocukların ağır işlerde çalışma yaşını 16’ya düşürmüştü. Medyaya yansıyan verilere göre 2018 yılı içerisinde yaşları 17 ile 18 arasında değişen üç çocuk ağır işlerde çalışırken hayatını kaybetti.

Bugün Türkiye’de 3 milyon civarında çocuk zorunlu eğitim olanaklarına erişemiyor. Bu çocukların yüzde 6’sı 18 yaşından önce evlendirilmekte ve yüzde 10’u da 18 yaşında çocuk yapmaktadır.

Öte yandan şunu da itiraf etmeliyim: Mevcut iktidarın hukukun üstünlüğü, insan hakları, ekonomi ve eğitim gibi pek çok alanda kusurları ve tercihleri olsa da sorunların kaynağını biraz da toplum kendinde aramalı. Çünkü toplum ne ekiyorsa siyaset kurumu onu biçiyor. Bu noktada kimin baş olduğunun bir önemi yok. En baştaki kişi de günün sonunda toplumsal dürtülerle hareket eden siyasal bir hayvan. Bu yüzden önce toplumun ve toplumu meydana getiren bireylerin kendilerini sorgulaması gerekiyor.

Kimse kırılmasın ama burada kabahatin büyüğü yine öğretmen ve ailelerde. Bize okulda öğretiyorlar susmayı, sorgulamamayı ya da kopya çekerek, hile yaparak başarılı olunabileceğini. İş hayatında yükselmek için yapılan çirkinlikleri saymıyorum bile.

Yıllar önce boş kâğıt vererek çıktığım bir sınavda bir öğretmenim kopya çeken arkadaşımı kast ederek “sen de sınıfı geçmek istiyorsan kopya çekersin” demişti. Başka bir öğretmenim de onun dediği yöntemden gitmediğim için “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demesini öğrenmelisin” ifadelerini kullanmıştı.

Oysa; birey olarak farklı bakış açılarına, formüllere, kimliklere ve etik kurallara saygımız olmalı.

Empati çok önemli bir kazanım…

İktidara alternatif olarak çıkan partilerin de yakın dönemde Kürtlerin ve muhafazakâr vatandaşların yaşadığı travmaları inkar etmemeleri gerekiyor. Hatta CHP’nin şu anki yönetimi “Türkiye’nin birleştirici gücü” olmak konusunda samimiyse öz eleştiri yapması, geçmiş yönetimler ile bugünkü yönetimin aynı olmadığını belirtmesi ve geçmiş hakkında üzüntüsünü paylaşması gerekiyor.

Çünkü geçmişte bir şiir okuduğu için AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın hapse atılması yanlıştı. Türbanlıların okullarından uzaklaştırılması, çalıştıkları iş yerlerinde mobbing’e uğramaları kabul edilemezdi. Gerek vicdan gerekse ifade özgülüğü olarak türban yasaklanmamalıydı.

Aynı şekilde bugün seçilmiş belediye başkanlarının istifaya zorlanması, HDP’li belediyelere kayyım atanması ya da milletvekillerinin ve parti eş başkanlarının tutuklanması, düşüncelerinden ötürü akademisyenlerin ihraç edilmesi, yazdığı kitap ve bir yazı nedeniyle gazetecilerin işsiz bırakılması ve hapse atılması asla kabul edilemez. Bunu en iyi siyasal iktidar tarafından metalaştırılan 28 Şubat mağdurlarının ve muhafazakar vatandaşların anlıyor olması gerek.

Aslında bugün en çok ihtiyacımız olan şey kendi cenazelerimize ağlamayı bırakıp etrafımıza bakmak, empati ve özeleştiri yapmak ya da bunu bizim yerimize yapabilecek partilere oy vermektir.

Çünkü siyasal, etnik ya da dinsel kimliğimizin ne olduğunun bir önemi yok. Hepimizin sorunları aynı: Herkes için sosyal adalet, barış, eşitlik, maddi ve manevi özgürlük ve demokrasi.

Ancak bunu anlayabildiğimizde güzel günler göreceğizdir.


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.