Başım sessizliğe, dilsizliğe değiyor sanki: Z.’ye günlük/mektup

Z., 23 Mart’ın sabahında, daha ezanlar okunmamışken alınacağımı bilmezdim, beklemiyordum. Baharı bekliyordum ben, çiçeğe duran mevsimin güzel kahvaltılarını. Hem İzmir’in kitap fuarı yaklaşıyordu, 21 Nisan’da Hilmi Yavuz Hoca’yla programım vardı...

Nihat Dağlı*

(23 Mart- 2 Nisan)

Z.,

Gözaltı, tutukluluk, mahkumiyet… “İktidar”ın belirişi, özgürlüğün yitimi, hapishanenin doğuşu… İktidarın dönüşümü, Panopticon, özgürlüğün imkansızlığı, birey/insanın ölümü…

DIŞARI’dayken baktığım, bakıp gördüğüm, görüp üzerinde düşündüğüm, düşünüp okuduğum, okurken yazdığım bir evrendi bu.

Oldu bir şey Z., gözaltına alındım, tutuklandım, bir hapishaneye konuldum. DIŞARI’dayken görüp anlamaya çalıştığım bir İÇERİ’deyim şimdi.

Çok erken fark ettim: düşünüp yazmak ile yaşayıp hissetmek arasındaki mesafe giderilemez. Bildiğimizi yaşamadan bilmiş olmayız aslında. Anlayacağın, bildiğimi yaşıyorum şimdi. Aliya İzzetbegoviç’in “Özgürlüğe kaçışım” dediği hal ile tarif edebileceğim okuma/yazma serüvenim böylelikle ete-kemiğe bürünüyor. Meselenin güncel yorumunu yaparsam, Kafka’nın DAVA’sı bütün heybetiyle karşıma dikiliyor. Bu sıralar, okuyup geçtiğim bu roman, içimden geçiyor.

Z., 23 Mart’ın sabahında, daha ezanlar okunmamışken alınacağımı bilmezdim, beklemiyordum. Baharı bekliyordum ben, çiçeğe duran mevsimin güzel kahvaltılarını. Hem İzmir’in kitap fuarı yaklaşıyordu, 21 Nisan’da Hilmi Yavuz Hoca’yla programım vardı. Her cumartesi Z Kitap-Cafe’de “Başka Okumalar” başlığı altında kitap söyleşilerim başlamıştı. 24 Mart’ta Zweig’in Satranç’ını konuşacaktım. Evet, ansızın oldu gözaltına alınmam; ölüm gibi yani, habersiz oldu. Suçun konusu olabilecek fiillerin faili değildim ki, beklediğim bir şey olsun. Ben, bilgisayarım ve cep telefonum alınıp polis merkezine götürüldüğümde tedirgin değil, şaşkındım. Evden ayrılırken hasta yatan annemin ellerinden dahi öpmedim, ifadeden sonra hemen geri dönecektim. Dönemedim ama…

14 NİSAN 2018

Sabah 07.30 gibi kapısı açılan bir avlumuz var Z. Eni 5-6, uzunluğu 10-15 metre olan betondan bir avlu. Betona basıyoruz bolca. Sağa döndüğümüzde duvar, sola baktığımızda duvar dikiliyor karşımıza. Önü duvarlarla kesilen, hiçbir yere varmayan aralıksız adımlar atmayı öğrendim. (Neyse, adına volta denen bu yürüyüş biçimini ayrıca yazacağım.) Bizim avlu diyordum, işte ben ona “göğe bakma durağı” diyorum. Turgut Uyar da, şiir de affetsin, bu avluya “göğe bakma durağı” demem; hemen her sabah ve açık olduğu sürece oradan göğe bakmam sebebiyledir. Sabahları, avluya açılan kapı gürültüyle açıldığında kendimi dışarı atıyorum. Kameralar şahittir, avluya ilk çıkan ben oluyorum genellikle. Çıkıyor, başımı göğe dikiyor, jiletli dikenlerle örtülmüş avlumuzdan görülen baklava dilimi göğe bir süre bakıyor, sonra gözlerimi kapatıp baktığımı, DIŞARI’yı içime çekiyorum.

Z., APS ile gönderdiğin mektubun üzerindeki tarihe bakınca fark ettim. Silivri’ye ulaştığı günün sabahında (14 Nisan), ben, kendisi de tutuklu avluda göğe bakıp yürürken, “Z…” diye ünlediğimi hatırlıyorum. İçimden geçmiştin sen, birlikte İbrahim Şahin Hoca’dan Oğuz Atay’ı dinlediğimiz günü düşünmüştüm. O sabahı, Varyant’tan İzmir’i, Körfez’i seyrettiğimiz vakitleri…

25 NİSAN 2018

36 kişiyle paylaştığım koğuşun kapalı görüşü salı günü gerçekleşiyor. Malum, benim aile, birinci dereceden akrabalar İzmir’de olduğu için kapalı görüşe çıkma imkanım olmuyor. İzmir-İstanbul arası mesafe, bunun ekonomik maliyeti… Aslında kimsenin gelmesini de istemiyorum. 20-25 dakika kadar, duvar ve cam ile bölünmüş bir mesafede telefon ahizesiyle konuşulabiliyor. Hem bu sıralar, düştüğüm bu İÇERİ’den zor çıkabiliyor, konuşabiliyorum. Konuşmakta, yazmakta zorlandığım bir dönem. İÇERİ’den gördüğüm DIŞARI tam bir çöl. Çöle, insansızlığa konuşmak veya seslenmek ağır geliyor insana.

Görüşe çıkmayınca, görüşebildiğim tek kişi avukatım oluyor. Sağ olsunlar, artık kapatılmış bulunan İzmir Mazlum-Der’den arkadaşlarım Süphan Erkan, M. Arif Koçer ve Mehmet Gün’ün aramasıyla, Ali Bulaç’ın da avukatlığını yapan Mehmet Ali Devecioğlu Bey avukatlığımı üstlendi. Silivri’deki ilk görüşmemi bugün kendisiyle yaptım. Cumhuriyet Gazetesi’nin davasını izlemiş, arkasından bana uğramış.
“Nasılsın? diye sordu.

“Çok gülüyorum.” dedim. “Kafka’nın Dava’sına kahraman olarak ekleneceğimi bilmiyor, beklemiyordum. Her gün yüzlerce insanın girip alışveriş yaptığı N-T Kitap Mağazaları’ndan benim de alışveriş yapmam; editör/yazar olarak çalıştığım yayın grubunun yayın yönetmeniyle (11 yıl içinde) 63 kez telefon görüşmemin olması; maaşımın yatırıldığı Bank Asya’daki mevduat hesabıma ATM’den yatırdığım ve bir hafta kadar sonra çektiğim 5 bin lira gibi bir paranın görülmesi; yayın grubuna atanan kayyım heyetinde dahi yayınını sürdüren bir dergide, 2015 yılında yazımın yayınlanmış olması beni bir terör örgütü üyesi şüphelisi yapabiliyormuş. Bu halin, bu değerlendirmenin kudretini, imkanını, ruh durumunu anlamaya çalışırken; şık, kederli bir gülüşle yaralanıyorum. Kalbim acıyor.”

Ben böyle konuşunca avukatım gülmeye başladı. “Nihat Bey” dedi, “Cumhuriyet Gazetesi’nin davasından buraya geliyorum. Bence kendinizi yormayınız; hukukun değil siyasetin konususunuz. En iyisi okumalarınızı sürdürün, yazmak için bir yere kapatıldığınızı düşünün. Bu arada unutmayayım, İzmir’den Z. Hanım aradı, durumunuzu öğrenmek istedi. Size mektup yazmış, aldınız mı bilmiyorum.”

“Z…” dedim, “Aramış beni, mektup yazmış.”

Z., Silivri ırmağının kenarına oturup ağladım o an. DIŞARI büsbütün çöl değilmiş aktı içime öylece.

27 NİSAN 2018

Z., on altı gün önce APS ile gönderdiğin zarf/mektup bugün ulaştı bana. Avluda, Spinoza ile ilgili bir kitap okurken çağrılıp mektubun teslim edildi. Mümkün olan en tenhaya çekilip zarfın içindekileri çıkardım. Yazdığın mektupların ikinci okuyucusu olacaktım. Malum, ilk okumayı, cezaevi okuma komisyonu yapıyor. (Okusunlar da, mührü metnin üzerine basıp birkaç kelimeyi okunamaz hale getirmeseler.)

Evet, zarftan bir değil, üç mektup çıktı, ne güzel! 30 Mart, 2 Nisan ve 8 Nisan’da yazılmış üç mektup… Bu mektupları, binlerce cümle kurmuş, on kadar kitap yazmış bir insan/ yazar olarak değil de, yatılı bölge okuluna yazdırılarak habitatından kopmuş garip ve yetim bir çocuk aldı sanki. Mektubun mektup değildi Z., çöle atılmış olanın kalbinden tutan eldi. Alıp bana seni getirdi, insansız kalmadığımı yaşattı. DIŞARI’yla doldum o an, bir aydır bıraktığım sigaraya bırakmak istedim kendimi. (Evet, buralara düşünce sigarayı bırakmak durumunda kaldım. Burada sigaraya 300 lira vermek zor geldi.)

28 NİSAN 2018 

Toprağı, denizi, şimdilerde çıldırmış dağ yamaçlarını, çiçeklenmiş ağaçları getiren mektuplarına bugün cevap yazıyorum.
“Dışarıda bahar varken, içeriden dışarıya bir mektup uçurayım.” dedim.

Kazancakis, bahar için, “Tanrı’nın kahkahası” der. Z., şimdi yaşadığım yerden Tanrı’nın kahkahası duyulmuyor, görülmüyor. Ne bir toprak parçası ne de bir ağaç var gördüğüm. Dedim ya, jiletli tellerle örtülmüş bir avludan görülen gökyüzü parçası sadece. Arada bir geçen kargalar ve uçaklar sayılmazsa varlığa dair göze çarpan bu kadar.

Cezaevi burası, yoksulluğun yurdu, varsıllığın minimuma inmesi… Bilirsin, varsıl biri değilim, bütün sahipliklerden azadeyim. Eş yok, çocuk yok. Babadan yadigar hasta bir annem, sonra kardeşler işte. Yok, kitaplarımı unutamam. Sahip olduğum tek şey onlar. Ama şimdi onlardan da yoksunum. Yanı başımdan ayırmadığım klasiklerimi evden isteyemem. İsteyemem çünkü hepsinin altı çizili. Altı çizili kitaplar cezaevine sokulamıyor, çıkarılamıyor da.

Z., demem şu ki, hep olduğu gibi tek ihtiyacım kitap! Ancak bunu istemiyor, beklemiyorum. Kitabı istemek, kitabın gelmesi epey masraflı ve çok zaman alıyor. Cezaevi kütüphanesinden bu ihtiyacı karşılamaya bakıyorum. Hem koğuş arkadaşlarımın bir kısmı ciddi kitap okuru. Edebiyat dergileri geliyor mesela. Burada kendi okurlarımla karşılaşmak da varmış.

Canın sağ olsun Z., varlığını çok daha güzel hissettirdin. Bugünler geçecektir. Karamsar değilim; ülke kendi hikayesinden geçiyor. İçinden geçtiğimiz bu çok ilginç zamanlar içimizden de geçerek hakikati, asıl olanı gösteriyor. Üzgün değil, kederliyim. Var oluşumun esaslı, hakikatli mevsimi oldu bu yıllar; yıkarken inşa etti. Koyu ve derin bir yas havası içinde olsam da, kötü değilim. Dedim ya, telvesi bol bir kederim var sadece. Uzun bir gece bu. Dili olmayan, dile sığıp oturmayan bir gece. Öyle, Şule Gürbüz, “Dile gelebilene dert denir mi?” diye soruyordu.

Buradan, burayı, burada olup bitenin içimdeki yankısını, ışığını, karanlığını yazar mıyım, yazabilir miyim, emin değilim. Esaslı bir yıkımın gürültüsü içinde seyre dalmayı yeğliyorum aslında. Dil çok gerilerde, aşağılarda kaldı. Başım sessizliğe, dilsizliğe değiyor sanki. Daha da çıkarsam yukarı, büsbütün susacağım. Suçluluğum gibi, suskunluğum da garip.

İçeri’den Dışarı’ya çok selam.

*4 No’lu Cezaevi, Silivri 

 


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.