Siyasal İslam-AKP ve kadın

Kadının kontrol altında tutulması, geri planda kalması, itaat ve hiyerarşi ilişkileri içinde sınırlandırılması İslam’ın temel retoriğidir. Bu çerçevede AKP eliyle yeniden şekillendirilmeye çalışılan aslında kadın bedeninin kendisidir. Tehlikeli ve yasak olan aynı zamanda gizemli ve cazibeli algılanandır. Hiç şüphesiz bedenler, pek çok antropoloğun işaret ettiği üzere toplumlar hakkında bir şeyler söyleyebilmenin de yararlı araçlardır. Çünkü ancak bu yolla kültürel kurallar doğal gösterilebilir.

Google Haberlere Abone ol

İlda Alçay

AKP’nin son bir kaç yıldır yoğunluk kazanan, muhafazakâr eksenli, toplumsal yaşamda dinselleşmeye yönelik çalışmaları, özellikle kadınların yaşamları ve bedenleri üzerinde iyice hissedilir bir hal aldı.

Her gün bu konuda yeni bir haberle karşılaşıyoruz. Hükümetin bu uygulamalarının yanında, farklı İslamcı kesimlerin, toplumsal düzenleme konusunda Kuran’ı referans noktası olarak ele alan yaklaşımları ya da kendi ideolojik okumalarına göre gündeme getirdikleri yorumları, gündelik hayatımızı düzenleyen araçlar haline geldi.

Hiç şüphesiz bu gidişat AKP'nin ilk iktidar yıllarından bugüne uzanan siyasal ortamla harmanlanarak gelişti. AKP, sosyo-kültürel dokunun Türk-İslam sentezi ekseninde şekillendirilmiş olduğu bir siyasal alanda İslamcı siyasal çizgi içerisinden merkez parti olma iddiasıyla çıktı (Coşar,2014;82). Ardından gelen seneler boyunca hızlı bir dinselleşme, tarikat yapılanmaları ve onların fiilen uyguladıkları şeriat kurallarının toplum nezdinde -giderek artan şiddet olaylarına paralel- 'zorunlu bir kabul'e dönüştü. Kadınların eşleri tarafından katledilmeleri, cinsel ilişkiye karşı koymaları halinde şiddete maruz kalmaları, tecavüze uğramaları hatta çok daha absürd düzeylerde, yaptığı yemek beğenilmediği için bile ölüm tehlikesinin kol gezdiği bir hayat düzeni yaratıldı. Tam da bu noktada yüzümüzü İslam’a ve kadınla olan meselesine dönmek, AKP döneminde kadının algılanış biçimini ve konumunu kavramak soruna çözüm üretebilmek için önemli bir nokta gibi duruyor.

İSLAM VE KADIN

İslam'da kadının konumu hep ikincil planda olmuştur. Ancak bunun nedenine dair tartışmalar her zaman çok çeşitli ve çelişkilidir. Hemen belirtmekte fayda var ki İslam ve kadın konusunda yapılan tartışmalar çoğu zaman aceleci ve ön yargılı olmaya müsaittir. Varolan çok az sayıdaki araştırma ya doğrudan İslam hukuku içerisinde kadın statüsüyle ilgilenmektedir ya da sınırlı alanlarda yapılan antropolojik, etnolojik araştırmalarla, kan bağına dayalı topluluk değer sistemleri, aile yapıları gibi çok özgül konularla uğraşmaktadır (Sancar,1991:149). Bu yazı içerisinde -Serpil Sancar'ın Din, Siyaset ve Kadın-İran Devrimi adlı kitabında da bahsedildiği üzere - İslam içerisinde kadına bakışa dair normatif üç ilke ve bu ilkeler bağlamında AKP'nin politikalarıyla örtüşen noktalar ele alınacak.

İlki, hiç şüphesiz hepimizin bildiği ve sıkça duymaya alışık olduğu biyolojik fark meselesi. İslam’a göre kadın ve erkek farklı biyolojik ve psikolojik formasyonla donatılmıştır. Kadın her zaman daha duygusal, merhametli, narin, aklıyla karar vermede yetersiz olan tarafken, erkek güçlü, mantıklı, duygularını kontrol altında tutabilen varlıklar olarak kabul görüyor. Burada esas nokta farklı biyolojik yaratılışın sadece psikolojiyi değil aynı zamanda toplumsal yaşamın pratiklerini de kesin bir ayrımla çiziyor oluşu. Böylece bir toplumsallaşma sürecinin parçası olarak ortaya çıkan cinsiyete dayalı iş bölümü aslında doğal ve ebedi olarak algılanmış oluyor. Çünkü ayrımın kutsal olandan yani tanrıdan kaynağını almakta olduğu kabul görüyor.

Bu doğrultuda baktığımızda kadınların kamusal alandaki görünürlüğünün, siyasete katılma oranlarının üretim alanındaki varlığının erkeklerden düşük olması kaçınılmazdır. Çünkü kadına aile -çocuk - ev üçgeninde bir yaşam dayatılmaktadır. İslam’da kadına bakarken vurgulanması gereken bir diğer nokta şüphesiz ki aile metaforudur. İslam içerisinde aile toplumsal yaşamın düzenleyici bir aracı olarak görülmektedir.Tıpkı işleyen bir çark gibi ya da bir organizmanın uzuvları gibi kadın ve erkeğin de gündelik pratik içerisinde birbirini tamamlayıcı işlevleri olduğu varsayılıyor.

Esas olarak İslam içerisinde cinsiyete dayalı iş bölümün 'doğal kabulü' ya da bir diğer deyişle biyolojik determinizm, kadının itaatinin bir temini olarak da görülebilir. Aile içerisinde üstlenilen bu görevlerinin gerçekleşmesi demek kuşkusuz tanrıyla uyumlu yaşamanın da bir anahtarıdır neticede.

AKP döneminde sıkça hatırlatılan "kadının yeri evidir" ya da dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu'nun belirttiği gibi "annelik en iyi kariyerdir" sözleri, tam da bu ideolojik formasyonla örtüşür nitelikte. Anneliğin en tamamlayıcı işlev olması ise iktidarın kadınların toplumsal/siyasal alandaki görünürlülüğünün önüne geçen en önemli argümanlarından. Bilindiği gibi annelik edimi evrensel olarak kadınlıkla özdeşleştirildiğinden, her türlü bakım işi de kadınlıkla ilişkilendirilmiş ve sonucunda da annelik, kadınların toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmiştir.(Arendell,2000:1192) Böylece bebeğin doğumundan itibaren kadının biricik kimliği annelik üzerine oturtulmaktadır.

CİNSLERİN TECRİDİ- KADININ SAKINILMASI(!)

Cinslerin tecridi meselesi İslam açısından oldukça önemli bir konudur. Özellikle siyasal İslamcı dalgaya karşı verilen laiklik mücadelesi çerçevesinde Türkiye'de hâlâ kritik ve can alıcı tartışma konularından birisidir başörtüsü/türban meselesi.Türbanlı kadınların senelerce özgürlüklerinin gasp edildiğini, eğitim haklarının ellerinden alındığını söyleyen muhafazakar çevreye karşı, türbanı özgürlükler meselesi dışında ele alıp, kadın üzerinde uygulanan bir baskı aracı olarak değerlendiren laik kesim arasındaki tartışma oldukça hararetlidir. Cinslerin tecridi ilkesinin nereden kaynaklandığı ve kesinliği üzerine tartışma bu yazının konusu olmamakla beraber, belirtmeliyim ki bu konuda pek çok farklı görüş mevcuttur. Ancak açık olan şudur ki, bugün İslami düşünce içinde yer alan gelenekçi, ılımlı ve radikal görüşler "cinslerin tecridi" ve kadının örtünmesi zorunluluğunda birleşmektedir.(Sancar,1991:159)

Tecrit, adından da anlaşılacağı üzere, saklama/kısıtlama kavramları üzerine oturmaktadır. Kadın,İslam ideolojisi içerisinde evli olduğu kişiye ait olan ve tüm 'kullanım haklarının' sadece eşine verildiği bir cins olarak kodlanmıştır. Dolayısıyla tecrit edilmesi gereken kadındır. Başka bir deyişle kadının cinselliğidir. Çünkü kadın yeri geldiğinde bir tutam saçı ile bile erkeği kandırabilen varlıklar olarak görülmektedir. Aslında bu bakış açısı sokakta alışık olduğumuz uygulamaların bir yansıması. Şort giydiği için atılan tekme, hamileyken sokakta gezdiği için uğranan saldırı, iffetli kahkahalar ve dahası, doğallaştırdığımız şiddetin ideolojisidir. O halde tam bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Kadının örtünmesi sadece inanç özgürlüğü çerçevesinde ele alınamaz. Bir siyasal simge olarak örtünmüş kadın, İslam ideolojisinin kadına yönelik kimlik oluşturma, tanımlama biçimidir.(Sancar, 1991: 164)

TOPLUMSAL/SİYASAL YAŞAMDA KADIN

Buraya kadar yürüttüğümüz tartışma açıkça gösteriyor ki kadının kontrol altında tutulması, geri planda kalması, itaat ve hiyerarşi ilişkileri içinde sınırlandırılması İslam’ın temel retoriğidir. Bu çerçevede AKP eliyle yeniden şekillendirilmeye çalışılan aslında kadın bedeninin kendisidir. Tehlikeli ve yasak olan aynı zamanda gizemli ve cazibeli algılanandır. Hiç şüphesiz bedenler, pek çok antropoloğun işaret ettiği üzere toplumlar hakkında bir şeyler söyleyebilmenin de yararlı araçlardır (Özbudun, 2007; 137). Çünkü ancak bu yolla kültürel kurallar doğal gösterilebilir. O halde çekimser olmayan bir tavırla şöyle ifade edebiliriz: Söz konusu kadın bedeni olduğunda üzerine yapılan yorum ve atıflar sınır tanımayacaktır. Çünkü erkeklerle kadınlar arasındaki hiyerarşiyi kurma ve kurumsallaştırma süreci kadınların bedenleri üzerindeki bir dizi anlam ve sınırlama yüklenmesi aracılığıyla gerçekleşmektedir.(Özbudun, 2007; 141)

Tam da bu noktada kadının siyasal ve toplumsal alanda izini sürmek güç değildir. İslam’a göre kadın zorunlu olarak evden çıkmamalıdır, çıkarsa dahi kocasından izin almalıdır. İslamcılığın yarattığı cinsiyete dayalı iş bölümü kadını bakım ve cinsellik işleri ile erkeği ise geçim ve karar verme işlerine göre kodlamıştır. Kadınların, doğanın kendilerine verdiği bir avantaj olarak görünen annelik rollerinden dolayı, karar vermede gelişkin olmadıkları düşünülmektedir. Bu sebeple kadınların eril bir alan olarak tanımlanan siyasal alanda kendini var edebilme süreci de oldukça sıkıntılıdır. Nitekim pek çok düşünür tarafından da belirtildiği gibi kadının siyasi liderlik yapması ondan talimat alınması mümkün değildir.

Sonuç olarak denilebilir ki kadınların bedeni Sibel Özbudun’un ifade ettiği gibi ‘habeas corpus’ konusu olarak değil, siyasal iktidarın ve onun ideolojisine göre yeniden şekillenen erkekliğin kendini var etme ya da savaş alanı olarak görülmektedir. O halde kadınların kendi kaderlerini belirleme mücadelesi kaçınılmaz olarak kendilerine dayatılmış kimlik kalıplarından kurtulup alternatif tanımlar yaratılmasını içermelidir.