Aşk, korku, nefret: Otoriter siyasetin hakikat paradoksu

İlişkinin bir tarafında, içinde bulunduğu evreye göre sevilen, korkulan, nefret edilen canlı kanlı bir devlet var. Buradan hareketle, yaşayan her şeyin bir sonu varsa, bu otoritenin de bir sonu olacağı gerçeği ortaya çıkıyor. Diğer tarafta kim var? Biz kimiz mesela? Bizden önce tanımam gereken bir ben yok mu, bu ben ne yapıyor, neden hiç konuşmuyor? Devlete müptela mı, yoksa platonik bir şeyler mi hissediyor?

Çağrı Pehlivanlı*

Otoriter siyasetin üç evresinin olduğunu düşünüyorum: Aşk, korku, nefret. İkili ilişkilerde olsaydı aşkı, Dostoyevski gibi, “sevilen kişinin seven kişiye kendisi üzerinde zorbalık yapma hakkını armağan etmesi” olarak tanımlayabilirdim belki. Fakat ben devleti de canlı bir organizma olarak görüyor ve buradaki aşkı, herhangi bir zorbalığı içermeyen, her türlü keyfiyetin ötesinde bir durum olarak tanımlıyorum. Hukuktan beklenen şey de bu canlı organizmanın kötü ve ölümcül bir ruha bürünmesini önlemektir aslında. Korku ise bütün rasyonaliteyi bozan ve korkutanın rasyonalitesine inanmaya zorlanan korkanın lanetidir. Önce hukuk ortadan kalkar. Sonrasında devleti yönetenler, kendilerini devletle özdeşleştirmeye başlar. Yönetilenleri korkutarak dilediği gibi yönlendirmek ister. Böylece istikbalini sürdürebileceğini zanneder. Fakat korku ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Vatandaşların korkup rıza gösterdiği eylem, bir yerden sonra yine aynı vatandaşlar tarafından lanetlenmeye başlar. Otoritenin bu keyfiyetinin var oluşu sorgulanır, yok oluşu arzulanır. Otoriter rejimler genelde bu üç evreyi içinde barındırır.

Gelelim detaylara… İşlerin yolunda gittiği, politik ve ahlaki normların uyum içinde olduğu ve yöneten-yönetilen arasındaki hiyerarşinin minimal düzeyde olduğu zamanları aşk evresi olarak adlandırıyorum. Meşruiyetini halkın kendisinden alan, bizzat halk tarafından yönlendirilen ve sınırını bilen bir hükümet bu aşkın bir tarafını oluşturuyor. Diğer tarafta da hakları hukuk vasıtasıyla korunan ve tercihlerini özgürce uygulayabilen bir halk kitlesi var. Ütopik bir durumdan bahsetmiyorum aslında; vatandaşlar devleti kendi rızalarıyla yetkilendirir ve denetler, standart bir demokrasi.

Fakat devletler bazen sınırlarını unutma eğilimi gösterir. Bazen sahip olduğundan daha fazlasını talep eder. Serbest bir piyasada üretilen ve serbestçe dağıtılan pasta onu rahatsız etmeye başlar. Bütün pastayı kendisi dağıtmak ve pekâlâ en büyük dilimi de kendisine ayırmak ister. Bunun için sistemdeki her türlü boşluğu değerlendirmeye odaklanır, boşluklar yaratır ve bütün eforunu güçlenmeye harcar. Kendisini var eden ve yetkilendiren halkı bizzat kendisinin var ettiğine inanmak ister. Halkın kaderini kendi kaderiyle bütünleştirir. Neden var olduğundan çok neleri var ettiğiyle ilgilenir. Bu durum ikinci evreyi başlatır: Rasyonalitenin bozulduğu, hukukun işlevini yitirdiği, insanların hayatta kalmayı, sonra mevcut olanı korumayı, sonra da otoritenin izin verdiği ölçüde kendi ideallerine ulaşmayı hedefledikleri korku evresi.

Bu evrede, yönetenler, devlet aklı denilen ve benim bir türlü anlamlandıramadığım kurallarla hareket eder. Gramşiyan bir tanımlamayla, aşk evresindeki yeterli görünen rıza araçları, bu evrede yerini zor araçlarına bırakır. Artık yönetenlerin rıza göstermelerinin sebebi korkudur. İnsanlar sahip olduklarını kaybetmemek ve hatta yaşamlarını sürdürebilmek için rıza göstermesi gerektiğini düşünür. Beklentilerin yönetenler açısından maksimize, yönetilenler açısından minimize edildiği bir dönemdir bu. Beka, çıkar, dost, düşman gibi kavramlar ortalıkta savrulur. Bütün başarılar egemen güce atfedilirken, her türlü olumsuzluk kaderin bir cilvesi ya da düşmanın oyunudur artık. Otoriter bir rejimin en güçlü göründüğü, en rahat hüküm sürdüğü dönemdir burası.

Gramsci’ye göre çürüme, zor araçlarına başvurmakla başlıyor olsa da, ben bir evrenin daha olduğunu düşünüyorum. Benim gibi düşünen ve aslında Gramsci’nin de yoluna ışık tutan birisi daha var: Bir başka İtalyan düşünür N. Machiavelli, Prens isimli kitabında iyi bir devlet yöneticisinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili fikirlerini paylaşırken aslında aşk ve korku evrelerini karşılaştırır. Bir prensin sevilmesi mi korkulması mı gerektiği sorusuna, “eğer mümkünse hem sevilmek, hem korkulmak gerekir” yanıtını verir. Ancak biri diğerine tercih edilecekse, korkulmanın sevilmekten iyi olacağını öğütler. Fakat bu korkunun da bir ölçüsü olmalıdır: Nefret edilmemek.

Machiavelli’nin korkuya getirdiği bu sınırı tarih boyunca bütün otoriter rejimler göz ardı etti. Genelde korku ile nefret arasındaki çizgi kolaylıkla aşılır ve nefret evresi başlar. Çünkü korku evresinde gücün yarattığı özgüven, kibirle birleşir ve otorite, korku ile nefret arasındaki ince çizgiyi umursamamaya başlar. Bu umursamazlığın ilk göstergesi, gerçeğin yalnızca kendisinde olduğu iddiasıdır. Gerçeği belirleme tekelinin yalnızca gerçeğin kendisine ait olduğu unutulur. Otorite, gerçeği tekeline alarak vatandaşın zihnine hükmedebilecek, kendi varoluşsal meşruiyetini garanti altına alacaktır. Fakat aslında otoriterliğin en büyük paradoksu bu hakikatin sahibi olduğu iddiasında bulunmasıyla birlikte başlar. Foucault hakikatin tam da bu anda başladığını düşünse de, ben bu dönemi gerçeğin çürüdüğü dönem olarak adlandırıyorum. Çünkü hakikat, bir otoritenin tekeline girdiği anda çürür. Üstelik çürüyen bu hakikat, onu avuçlarında tutan rejimin de çürümesini beraberinde getirir. Bu açıdan bakıldığında, Pareto’nun tarihi aristokratlar mezarlığı olarak tanımlaması gibi, ben de tarihi çürüyen hakikatin çürüttüğü otoriteler tarihi olarak tanımlıyorum. Başka bir ifadeyle, korku-nefret çizgisini ihmal edip kendi sonunu hazırlayan diktatörler tarihi…

Peki bugün? “Ülke olarak sıkıntılı zamanlardan geçiyoruz” cümlesini şu an dünyanın herhangi bir yerinde rahatlıkla duymak mümkün. Devletler, çoğu ülkede aşkın ya da korkunun sunduğu avantajların tadını çıkarmakla yetinmeyerek nefret kazanmaya giden yolda azimle ilerliyor. Machiavelli’nin aslan cesaretinde ve tilki kurnazlığında olması gerektiğini öne sürdüğü güçlü prensleri bile, bugünün yalnızca güçlenen ve hatta canavarlaşan aslanları karşısında tercih edilebilir halde. Haliyle algılarımıza hükmetmek isteyen bu otoriteler, kendi dayattıkları hakikate inanmamızı istiyor. Fakat dayatılan bu hakikat, yukarıda da bahsettiğim gibi, anlamını yitirmek üzere. Belki de çürümeye başladı bile. Fakat burada dikkat edilmesi gereken ve herkesi doğrudan ilgilendiren bir şey var: Hakikat çürüyerek otoriteyi çürütecek ama sonrasında bu çürüyen hakikat kendi küllerinden nasıl doğacak?

Bu soruya vereceğimiz yanıt, bugün kendimizi hangi evrede gördüğümüzle ilgili biraz. Aşk evresinde olduğunu düşünenler, hemen bu yazıyı kapatıp mutlu hayatlarının tadını çıkarmalı. Her şey yolunda gider de bir otorite tekrar belirirse, olanı biteni yine hayranlıkla izleyecekler. Onlar için hakikatin ne olduğunun önemi yok, Ayn Rand’ın da dediği gibi, “Bu doğru mu?” diye sormayıp “Başkaları bunu doğru sayıyor mu?” diye soracaklar. Yargılamak için değil, tekrarlamak için. Çünkü hakikate akıl yoluyla ulaşmak, devlet aklına teslim olmaktan daha zor. Kendileri yerine düşünen hakikat sahibi bir devlet, aynı zamanda güvenli bir liman. Korku evresinde olduğunu düşünenler için tablo pek iyi değil: Düşük beklenti, düşük mutlulukla yetinmeye devam edecekler. Korkunun sinsice bir zaafa dönüşünü sessizce seyredecekler. Hakikate hasretle iç çekip çaresizce kaderlerini suçlayacaklar. Nefret evresinde olduğunu düşünenler, biraz daha umutlu: Otoriterliğin katlanılmaz ve her şeyi berbat eden yüzüne ve gerçeğin mantıkla harmanlanmış o tarifsiz lezzetine epeydir şahit oldular. Bu şahitlik, onları aynı zamanda özgürlüğün ateşli bir savunucusu yaptı. Hakikatin yalnızca özgürlükle ulaşılabileceği bilgisi, önemli bir yol haritası olarak ceplerinde durmakta.

Bu yol haritası, yazının başından beri açıkladığım aşk-korku-nefretin çift taraflı bir ilişki olduğunu gösteriyor. Bu ilişkinin bir tarafında, içinde bulunduğu evreye göre sevilen, korkulan, nefret edilen canlı kanlı bir devlet var. Buradan hareketle, yaşayan her şeyin bir sonu varsa, bu otoritenin de bir sonu olacağı gerçeği ortaya çıkıyor. Diğer tarafta kim var? Biz kimiz mesela? Bizden önce tanımam gereken bir ben yok mu, bu ben ne yapıyor, neden hiç konuşmuyor? Devlete müptela mı, yoksa platonik bir şeyler mi hissediyor? Duyduğu korku, onu korkutanına daha çok bağlayan çocukça bir his mi? Nefret ettiğini kıskanıyor mu aslında? Ne oluyor da ben bu ilişkiden vazgeçemiyorum?

Otoritenin çürüttüğü hakikat burada yeniden doğuyor… Çünkü hakikat dediğimiz şey, yalnızca insanın kendini tanıması ve kendi aklıyla kendi yoluna ışık tutmasıyla kendini bulabiliyor.

*TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.