‘Siz OHAL dönemi koltuklarındayken’ bir KHK’linin notları

Güzel kızım, Royem’im… Sana hamileyken her gün bomba sesleriyle uyandık anneciğim. Babana da hayatımda ilk defa “Eyleme gitme” dedim. Seni göremezse diye korktum. Ama “Bu Suça Ortak Olmayacağız” dediğimiz bildiriyi mutlulukla, gururla imzaladım ve savundum; tıpkı binlerce değerli meslektaşım gibi.

Hümeyra Yılmaz*

İdrak etmenin gerçek karşılığını yitirdiği, hafızalarımızın dumura uğratıldığı, sarsıcı, zor dönemeçlerden geçiyoruz. Ardı arkası kesilmeden o kadar çok baskı, zulüm, acı yaşadık ki rakamlar, isimler, tarihler, olaylar karmakarışık bir halde bilinçaltımızda yer edinmeye çalışıyor.

Çocuğu, yaşlısı, hamilesi, genci, işçisi, öğrencisi…

Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ceylan Önkol, Selamet Yeşilmen, Taybet İnan, Serdar Ben, Ramazan Yıldız, Roboski, Sakine Cansız, Tahir Elçi, Suruç, Ankara Garı, İnsan Hakları Anıtı, 5 Haziran, 10 Ekim…

AKP’nin 15 yıllık iktidarının özeti, sonucu, gizlisi, saklısı, çetelesi: Dozu, şiddeti sürekli artan saldırılar, kıyımlar, yıkımlar, katliamlar, bombalar, gözaltılar, tutuklamalar, ihraçlar. Kendinden önceki iktidarların icraatlarının da masum, demokratik olduğu söylenemez ama AKP çıtayı hayli yükseltti. Artık baskı ve şiddet politikalarından nasibini almayan kalmıyor.

İşte bu dönem içerisinde kimimize işsizlik, ihraç; kimimize gözaltı, tutuklama; kimimize sürgün, kimimize de ölüm düştü, düşüyor. Ben de bir hafta sonu yayınlanan bilmem kaç no’lu Kanun Hükmünde Kararname’de (KHK) ihraç listesine eklenen ‘sürgün’ muhaliflerdenim. (Burada ufak bir dipnot olarak söylemek isterim: Muhalif kavramını kimlik olarak hiç takmamıştım boynuma. Eskiden “Devrimciyim, sosyalistim, Marksistim” derdim sürekli ama son yıllarda giderek iki belirgin kanat oluştu: AKP’liler ve AKP’ye muhalif olanlar. Tek başına kullanıldığında eksik görünse de bana bir arada olduğum geniş bir cepheyi çağrıştırdığı için kendimi bu kimlikle anmakta sakınca görmüyorum.)

Aynı KHK ile, çalıştığım Dicle Üniversitesi’nden daha önce ihraç edilmeyen, Barış İçin Akademisyenler içinde yer almış altı akademisyen daha ihraç edildi. Altımızın çok sevgili diğer arkadaşlarımızla aynı anda ihraç olmamamız da tesadüftü sanırım. Hoş, bu ülkede muhalifler için üniversite öğrencisiyken soruşturma ile atılmadan okulu tamamlamak, tutuklanmadan çalışma hayatına başlayabilmek ya da hayatın herhangi bir döneminde “şafak operasyonu” listesinde yer alıp almamak her daim “şansa” kalmıştı!

Neyse, sonunda biz de “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan yüzlerce değerli meslektaşımız gibi ‘KHK’lılar’ listesinde yerimizi aldık. İki yıllık OHAL pratiğinin ardından ihraç olmak sürpriz niteliğini çoktan yitirmişti. Devlet dediğimiz olguyla doğası gereği hep çatışma halindeydik. Ondan gelecek baskı ve saldırılar da hep olasıydı bu nedenle. Biraz da bundan, şaşkınlıkla, üzüntüyle karşılamıyoruz durumumuzu.

Kamuoyunda daha çok ‘Barış Bildirisi’ olarak ifade edilen bildirinin yayınlanmasının ardından başta R.T. Erdoğan olmak üzere devlet yetkililerince hedef tahtasına oturtulan imzacı akademisyenler olarak her birimiz kendi özgünlüğümüzde çeşitli baskı ve haksızlıklara maruz kaldık. Cumhurbaşkanının gereğini yapma daveti üzerine hemen vazifeye koyuldu YÖK, rektörler, dekanlar ve diğer emir erleri. Geri kalanlar ise kendi paçasını bu furyada kaptırmamak temennisiyle ve hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etti, ediyor.

‘DUYARLILAR’ YA DA ‘DUYMAZ UYDURUR’LAR

Bu yazının amacı “vah başıma, tüh işime” değil, inanın. Sur’daki sokağa çıkma yasağı döneminde yapılan operasyonların ve 5 Haziran mitinginde patlayan bombaların tanığı olarak kendi payıma düşen üzerinden dert yanmayı doğru bulmuyorum. Bizler yanı başımızda insanların öldüğü bir döneme tanıklık ettik; ancak yaşadığımız süreç kişisel kimliğimizden ziyade politik tutumumuza karşı işlediği ve bu süre zarfında asli/tali sorumlu olan herkesin tutumunun da politik bir karşılığı olduğu için esasen bu sorumlulukların ve hikayelerin not düşülmesi gerektiğine inanıyorum. Değişen iktidarlarla birlikte söylemini de hızlıca değiştirenler kalabalıktır ülkemizde. Hatta bu haksız hukuksuz dönem bittiğinde ortaklıklarını sessiz sedasız gerçekleştirenler, belki de en üst perdeden eleştirecekler OHAL’i. İşte bu nedenle her birimizin deneyimini anlatması, bunu yaparken de “sessiz sorumlulara” işaret etmesi önemli, diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanının ve YÖK’ün talimatları doğrultusunda Dicle Üniversitesi’nde Rektörlük ve Dekanlıklar eliyle tüm imzacı akademisyenler hakkında önce idari soruşturma açıldı. Söylemeliyim ki bu süreçte maalesef birkaç meslektaşımız dışında hiçbir hocamız dayanışma tavrı içinde olmadı. Bir vesileyle olan biteni konuşmak durumunda olduklarımız, “Bu işten bir şey çıkmaz” gibi söylemleriyle arkasında durmaya çalıştığımız tutumumuzu küçümsemeyi ve değersizleştirmeyi tercih ettiler. ‘Duyarlı’ görünen bazı akademisyenler ise imzamızı çekmemizin lehimize olabileceği telkinlerinde bulundular.

(Doğrusunu söylemek gerekirse ben, imzalarken bildirinin bu kadar gündem olabileceğini bile tahmin etmemiştim; ama yarattığı etkiden, diğer meslek örgütlerini de teşvik etmesinden duyduğum memnuniyeti gizleyemeyeceğim.)

Sonuçta çoğumuz imzamızı çekmedik ve hakkımızda uyarı cezası verildi. O dönemde bazı üniversitelerde daha ağır cezalar verildiğini de duyuyorduk; bazılarında ise soruşturma bile açılmadığını. Hukuktan bir beklentimiz kalmamış olsa bile ortada cezayı gerektirecek bir durumun olmadığına inandığımız için haliyle itiraz ettik. Hukuki beklentimizin olmamasının haklılığını tasdiklercesine, koridorda tesadüfen karşılaştığım Ceza Hukuku profesörümüz tarafından nazik denilemeyecek şekilde uyarıldım. Hoca olmanın kendisine verdiğini düşündüğü hakla ve yüksek bir tonla kafamın yerinde olup olmadığını soruyordu. Nerelerde ne cezalar verildiğinden haberim yok muymuş, uyarı basit bir cezaymış, eğer itiraz edersem başıma daha neler gelirmiş… O sıralarda başka platformlarda okulumuzdaki birçok hocanın içeriğine katılmasalar dahi metni ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdiklerini bilmemden mi, yoksa imzacısı olduğum metnin omuzlarıma yüklediğini hissettiğim politik kimliğe saygısızlık olarak gördüğümden mi bilmiyorum, hocanın tavrını şaşkınlıkla karşıladım. Sadece itiraz etmenin hakkım olduğunu ve cezayı hak edecek bir eylemde bulunmadığıma inandığımı söyleyerek konuyu kapatmak istedim. Fakat hoca, kendisine itiraz edilmesine alışkın ve bu durumu olağan karşılayacak biri değildi. Ha, bu arada, “Ben senin iyiliğin için söylüyorum, sağda solda ‘Hoca bana böyle dedi’ deme” cümlesini de ihmal etmedi. Oysa burada mesele, niyetin iyi olup olmaması değildi. Daha sonra başka bir hocamızın samimiyetle, itirazımızın komisyona gelmesi üzerine aslında bize ceza vermek istemedikleri halde vermek zorunda kalacak olduklarını söylemesiyle, mesele açıklığa kavuşmuş oldu.

DEKANIN BAĞIRTISI 

İdari soruşturma süreci stresli bir şekilde ilerlerken aynı dönemde bir de anne oldum. Hemen ardından yurtdışı burslarına ve üniversitenin Proje Ofisi’nin paylaştığı yurtdışı projesine başvurdum. Eğitimime bir süre yurtdışında devam etmenin, uzaklaşmanın iyi gelebileceğini düşünüyordum. Aynı dönemde dekanımız değişti. Dekanımız, kendisinden önce de bu koltukta birilerinin oturduğunu, kendisinden sonra da oturacağını, bu nedenle de önemli olanın kendi döneminde neler yapıldığı olduğunu vurgulamıştı. Sahi, bu dönemde neler yapılmıştı?

Fakültemizdeki iki imzacı akademisyen hakkında idari soruşturma açıldı ve haklarında uyarı cezası verildi. Sonra ikisi de ardı ardına ihraç edildi. Bu konuya ilişkin Dekanlık’tan hiçbir açıklama yapılmadı, hukuki ya da manevi hiçbir dayanışma gösterilmedi. İki imzacı da ihraç edildikten sonra duyarlı görünme çabasındaki tüm hocaların stresi, yükü de son bulmuş oldu!

O dekanın koltuğu devralmasından sonra Proje Ofisi’ne sunduğum projem kabul edilip Rektörlük makamı onayını da almış olmasına; danışman ve Bölüm Başkanlığı tarafından da onaylanmış olmasına rağmen Dekanlık makamı tarafından görevlendirmem verilmedi ve projeme ayrılan 20 bin liralık bütçe geri gönderildi, başka bir deyişle yandı.

O dekanın döneminde yine Dekanlık tarafından verilmeyen görevlendirmem nedeniyle Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) bütçemde hakkım olan, bilgisayar, tez kaynakları ve yurtdışı için yolluk olarak kullanılmak üzere talep ettiğim 8 bin liralık ödeneğim de geri gönderildi, yandı.

Aynı gerekçeyle yurtdışında sağlık güvencemin başlayacağı yedinci aya kadar ben ve ailem sağlık güvencesinden mahrum kaldık.

Dicle Üniversitesi’nden bizden önce ihraç edilen arkadaşlarımızın lojmanları, yani komşu evlerimiz, polis tarafından basıldı; arkadaşlarımız gözaltına alındı ve gözlerimizin önünde Akrep namlı zırhlı araçlar içinde saatlerce bekletildi. Bu durum nedeniyle bursumun başlamasını beklemeden yurtdışına çıkmaya karar verdim. Görevlendirme başvurum bir buçuk ay çeşitli bahanelerle Dekanlık toplantısında değerlendirilmediği dönemde ayrıca kızımın bakımı için ücretsiz izne başvurdum. Gözaltı operasyonlarının daha bir gün sonrasıydı, hayatım boyunca unutamam sanırım: Dekan beni danışmanımın odasına çağırdı ve o da yanımızdayken konuşmak istediğini söyledi; ardından bağırmaya başladı: “Sen kim oluyorsun da sağda solda hoca benim görevlendirmemi vermedi, onu şikayet edeceğim, diyorsun? Nasıl benim hakkımda böyle bir izlenim oluşturursun? Ben mi vermedim senin görevlendirmeni?” Dekan, “hem suçlu hem de güçlü” idi. Kahretsin ki çok duygusalım. Bu saldırgan tutum karşısında ağlayarak yanıt vermeye başladım. Başvurumun danışmanım ve bölüm başkanımca onaylandığını, bir tek kendisinin onayından geçmediğini anlattım. O da başka herkesin başvurularının görüşüldüğünü, bir tek benimkinin görüşülmediğini elbette biliyordu; belki de tüm bu bağırtıyla bunun üstünü örtmeye çalışıyordu. Dekanımız, bugünler geçtiğinde, gün döndüğünde yüksek ihtimalle kıyasıya eleştirenler kervanına katılacağı OHAL’in ve diktatörlüğün hizmetini bağıra çağıra ifa ediyordu.

Netice itibarıyla bu konuşmayla, daha doğrusu azarlamayla birlikte ilk defa kendimi ait hissedebildiğim Diyarbakır’daki yaşamım da bitti. Bu kadar gurur kırıcı olayın üzerine aynı yerde yeniden çalışacak gücü kendimde nasıl bulabileceğimi düşünüyordum. İhraç olmadan önce de zaten OHAL’in yerel ve çoğunlukla sessiz sedasız uygulayıcıları tarafından harice düşürülmüştüm.

KIZIMA…

Bu yazıyı müsaadenizle, tüm bu yaşananların içine doğmuş kızıma seslenerek bitirmek istiyorum.

Güzel kızım, Royem’im… Sana hamileyken her gün bomba sesleriyle uyandık anneciğim.

Ben sana hamileyken Selamet Yeşilmen, Mardin’in Nusaybin ilçesinde, karnında bebeğiyle keskin nişancılar tarafından öldürüldü. Hâlâ gözlerimin önünde onun kanlar içinde yerde yatarken çekilmiş fotoğrafı.

17’sindeki Rozerîn Çukur’un cenazesini, Sur’da öldürülmesinden beş ay sonra teslim ettiler ailesine.

Taybet Ana’nın cenazesi tam bir hafta sokakta kaldı anneciğim. Kaldı da, çocukları, yakınları uyku uyumadı, köpekler annelerinin cenazesini parçalamasın diye.

Eylemlerde insanlar öldürüldü güzel kızım; sevgili Nuriye, Semih, Esra açlığa yatırdılar gencecik bedenlerini.

Ben sokağa bile çıkamadım, can taşıyordum anneciğim. Babana da hayatımda ilk defa “Eyleme gitme” dedim. Seni göremezse diye korktum. Ama “Bu Suça Ortak Olmayacağız” dediğimiz bildiriyi mutlulukla, gururla imzaladım ve savundum; tıpkı binlerce değerli meslektaşım gibi. Bizimki ne ki, yüzlercesi canından, yüz binlercesi evlerinden, yurtlarından edildi; evladını, yakınlarını kaybetti birçoğu; binlercesi aşından, ekmeğinden oldu.

Güzel kızım, Royem’im… Sana barışın ve adaletin ne kadar önemli olduğunu anlatacağım her fırsatta. Ve bir gün Diyarbakır sokaklarında seninle birlikte söyleyeceğiz avazımız çıktığınca:

Çocuklar inanın, inanın çocuklar,
güzel günler göreceğiz, güneşli günler
motorları maviliklere süreceğiz
güzel günler göreceğiz, güneşli günler

* Kamu Hukuku Doktora Öğrencisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki araştırma görevlisi kadrosundan 695 sayılı KHK ile ihraç


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.