Mülkiyeliler Misafirhanesi'nin mülkiyeti kimlerindi; kimleri ağırlardı?

Bina yıkılıp tehlike ortadan kalktığına göre Ankaralılar müsterih olsun artık. Hepimize geçmiş olsun! Peki, bu yıkım hilelerine inanır mıyız? Hiç sanmam; o kültür merkezinden de kültürlenmem. Mülkiye binaları Ankara’da siyasetin, kültürün tabiî merkeziydi zira.

Google Haberlere Abone ol

Çağdaş Yusuf

Belki birkaç gün evvel yanından geçtiniz; basından filân da okuyup işitmediniz, yâhû nasıl olur. Ama Mülkiyeliler Birliği ile Çankaya Belediyesi'nin marifetiyle oldubittiye getirilerek yıkıldı, Kızılay’daki tarihî Mülkiyeliler Misafirhanesi. Müdavimleri bilir; idari bina ve lokal olan diğer iki yapıyla kardeşti yıkılan bina. 1082'nci adanın dokuz numaralı parselindeki eski adıyla Maden Apartmanı. Bölgede, inşa edildiği dönemden kalan yegane konut örneğiydi. Yüksel ile Selanik Caddeleri’nin kesiştiği yerde konuşlanmıştı, zarafet içinde. KESK Genel Merkezi'nin duvarına bitişik, bir taş atımlık...

Ahmet Telli’nin deyişiyle, okuma yazma bilmeyen bir çocuğun acemice çizdiği “T” harfine benzer, Yüksel Caddesi ile Konur Sokak. Bu dokuya Mülkiyelilerin binaları verir esas şahsiyetini. Kentin en önemli referans noktası. “Abi neredesin?” diyene telefonu kaldırsanız, “bil bakalım!”, dersiniz, “yine neredeyim?”. Cep telefonunun olmadığı günlerde başladıysa dostluğunuz, buluşmak için lafı uzatmanın lüzumu kalmaz bu nedenle. Direnişlere, basın açıklamalarına tanıklık eder yıllarca. Bugün önüne seyyar karakol kurulması da, Veli Saçılık’ın her akşam darp edilmesi de bu binaların gözetimindedir. TİP’in içindeki çini saksıdan boy vermiş, kökü Altındağ’da, İncesu’daki maviden süzülen dal, o al yangın şarkısı burada filizlenir. Aziz Nesin, Attilâ İlhan, Can Yücel, Ahmed Arif, Cemal Süreya, Ruhi Su, Behçet Aysan, Metin Altıok ve daha nicelerinin, hepsinin iki duble rakı içip muhabbet etmişliği vardır bahçesinde. ‘84’te Aydınlar Dilekçesi de Mülkiyelilerde kaleme alınır; Hocalarımızın “Bu Suça Ortak Olmuyoruz!” metni de burada okunur yine. Sanki gideceği başka yer varmış gibi “ev hapsine” alınan İnsan Hakları Anıtı neyse, bu yapılar da o. Ankara’nın eski kent planlarından itibaren bu yapılardan başlayıp karşı aksa, Kumrular’a doğru uzanır bölge. Kuşakları birbirine bağlar, etrafını sarmalayan yayalaştırılmış sokaklarda kafeler ve kitabevleriyle birlikte müşterek bir lisan oluşturur kullanıcıları için.

Körfez ve Tavukçu lokantalarının yıkımı, Karanfil’deki Gizem Müzik’in ve Konur’daki Dost’un kapanması, İmge Kitabevi’nin girişine meşhur kahvecilerin yerleşmesi, akşamları tezgâhlara dökülen Maltepe pazarı ve benzerleri gibi talihsiz gelişmeler yaşandı son birkaç senede. Bunun üzerine gelen polis ablukası... Hâsılı, hafızamızı, anılarımızı saklayan bu “T” harfi ve mücaviri, bir süredir saldırı altında. Bütün bunlar yetmemiş, MB yönetimi ile Çankaya Belediyesi de vakfın yapılarından birinin yerine “kültür merkezi” yapma niyetiyle yıkım kararı almış çaktırmadan. Böyle söylüyorum. Çünkü biraz süreçten söz edeceğim, tuhaf.

Tarihî ve tescilli bir binayı yıkıp bir şeylerin merkezi mi yapmak istiyorsunuz? Daha yeni, daha modern, full + full? Önce binayı tahliye edip atıl hâlde makus kaderine terk edersiniz. Tuvaletini bile temizlemezsiniz mesela. Gelip geçenlerin nazarında imajı iyiden iyiye kirlenir. Sonra kendinize sıkı bir sponsor bulursunuz. Belediye olur, başka kurumlar olur, burası mesele değil, en kolayı. Peşinden bir mimarlık şirketine rölöve, restorasyon ve rekonstrüksiyon projelerini hazırlatırsınız. Önce rölöve belediyeden ve koruma kurulundan geçer, sonra restorasyon projesiyle aynı kapıları yeniden çalarsınız. Onlar da size, “önce bir kondisyonuna bakalım, depreme mukavemet gösterecek mi?” der. Bunun üzerine dönüp şirketten, “analiz sonuçlarına göre yapının, uygulanan deprem doğrultularında yeterli dayanımı ve yatay rijitliği göstermediği”ne dair bir rapor alırsınız ancak sipariş üzerine... Raporu yine koruma kuruluna sunmak üzere yollanırsınız. Kurul, raporu tasdik eder. Paltonun diğer cebinden, rekonstrüksiyon projesini işte orada çıkarırsınız. Vesair sayılı kanuna dayanarak, vesair tarihli kararıyla kurul bunu da kabul eder. Gerisi dozer ve kepçe. İnanın bu reçeteyi ben yazmadım, MB yönetiminin üyelerine seslenen açıklamalarından öğrendim hepsini. Ne Mülkiyeliyim, ne işin uzmanı; fazlasını kurcalamak da bana düşmez nitekim.

Alper Taşdelen'in tweet'i

Ama o kadar da kolay değil, bu süreçte yolunuza taş koyanlar çıkacaktır mutlaka. Size kentin tarihselliğinden, kültürel, kolektif bellekten, yaşanmışlıklardan filân söz edenler... Yok kent hakkı, göz hakkı... Kulak asmasanız da maraz çıkarır, başınıza bela olurlar. Mülkiyeliler binalarının yıkım istenci de böyle dirençlerle karşılaşmış 90’lardan itibaren. Üyeler arasında ihtilaf çıkmış, çok yönetim devirmiş bu tartışma. Bir süre geri püskürtülmüş yıkım ama ne olduysa geçen yıl araya Çankaya Belediyesi girmiş; el uzatmış. Üyelerden ne bir çatlak ses, ne bir soluk. 23 Kasım’da sol basın, “Ankara yeni bir kültür merkezine kavuşuyor” diye müjdelemiş restorasyonu ne de olsa. Belediye Reisi Alper Taşdelen, Twitter hesabından “Mülkiyeliler Birliği’nin Kızılay’da yer alan tarihi misafirhanesini, yapacağımız restorasyon (vurgu bana ait)  ile Mülkiye Kültür Merkezi’ne dönüştürüyoruz. Biz sahip çıkan kültür ve sanatı destekleyen bir belediyeyiz. Bir Mülkiyeli olarak okulumun değerlerine sahip çıkmak sorumluluğumdur”, demişti üstelik. Çokça muhabbet ve taktir gördü bu kadirşinaslığı. MB yönetimi de durur mu, tahsilli insanlar neticede. “Değerli Mülkiyeliler”, buyurmuşlar, “rekonstrüksiyon projemizin hayata geçirilmesiyle uzun zamandır atıl vaziyetteki binamız, aynı haliyle ve aynı şekliyle yenilenmiş olacak.” Bu noktada “rekonstrüksiyon”dan bir şey anlamadıysanız yandınız; belediyeden restorasyon açıklaması geldiği için yüreğimize su serpmiş oldu bir kere. Ama, Hasan Hüseyin’in dediği gibi, Koçero ne anlar Rönesans'tan, restorasyondan. Rekonstrüksiyondan hele, hiç!

Peki, kim anlar? Öyle ya, Mimarlar Odası anlar. Genel merkezinden çıkıp bir sigara yaksanız hemen yıkılan binanın ardındaki Akman Bozacısı'nın tablasına söndürürdünüz; öyle yakın, hani gözümüzün önünde... Aksilik bu ya, Mimarlar Odası'nın “Kent İzleme Merkezi” yıkım sırasında bir an için pencereden karşı binayı izlememiş olacak, dur demeye kalmadan yıkılmış yapı, naçar kalmışlar. Oysa 2010 tarihli bir dizi açıklamada, “Kentsel toplumsal yaşantının gündelik kültürüyle politik boyutunun çakıştığı, bu anlamda da kamusal mekân olma vasfını hakkıyla taşıyan bu alan, bizim için önemli ve özel bir gündem maddesidir. Böyle olmaya da devam edecektir” derken, “Mimarlar Odası, bu duyarlıklarla ve kentlilerin katılımının sağlanacağı şeffaf ve katılımcı bir süreçle örgütlenecek dönüşüm süreçlerine her türlü katkıyı vermeye hazırdır. Buna karşılık, bu güne kadar olduğu gibi, katılımı yadsıyan, şeffaflıktan uzak biçimde cereyan eden ve kentsel yaşantıyı rant kaygılarına kurban eden her türlü proje ve dönüşüm sürecine karşı, kent belleğini ve onu var eden yapılı çevreyi korumak için var gücüyle mücadele edecektir” derken ne güzel söylemişler. Mülkiyelilerin kaderi sadece yönetimin tasarrufunda değil. Çocukluğumuzu, gençliğimizi geçirdiğimiz bu sahaya iş makinelerini yürütürken bana sordular mı? Size sordular mı? Yok. Depreme dayanıksız olduğuna dair rapor, akademik bir incelemenin sonucu mı? Hayır. Rapordaki gerekçelerin güçlendirme esasıyla telafisi mümkün olabilir miydi? Neden olmasın? Süreç katılımcı, demokratik değil öyleyse.

Dünyalar güzeli İller Bankası'nın yıkımını bir gece vakti enkazın üzerindeki fotoğrafıyla tweet atan Melih Gökçek’ten öğrenmiştim. Misafirhanenin yıkımını da ilişikteki enkaz fotoğrafının üstüne “Mülkiye Kültür Merkezi için ilk adımı attık ve tehlike arz eden binayı yıktık”, yazan Sayın Taşdelen’in Twitter hesabından. Bina yıkılıp tehlike ortadan kalktığına göre Ankaralılar müsterih olsun artık. Hepimize geçmiş olsun! Peki, bu yıkım hilelerine inanır mıyız? Hiç sanmam; o kültür merkezinden de kültürlenmem. Mülkiye binaları Ankara’da siyasetin, kültürün tabiî merkeziydi zira. Bu yıkımın da, “mucip sebebin” bilirim / Ve “kâfi delil” ortada...

Hâmiş: Umalım ki, elde kalan iki yapının başına da aynı hâller gelmesin. İlgili kurumlar, kamuoyunu konu hakkında “önceden” ve açıkça bilgilendirsin. Üstü örtülmesin, yasak savılmasın. Dostane bir hatırlatma olsun istedim muhataplarına. Yazının meramı budur. Gezi’de buraya sığındık, şimdi bu yapıların bize ihtiyacı var. Haddimi aştıysam, mimar, plancı ve korumacılardan affola!

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR