Laiklik: Türkiye'nin kültür devrimi ve üç stratejik hatası

Genelde İslam dünyasında, özelde Türkiye'de, Avrupa'da farklı kiliselerin ortaya çıkmasından sonra oluşan derin entelektüel teolojik tartışmalar yaşanmamış, dini inanç sadece muktedir olan mezhep, devlet, kurum ve kişiler tarafından günün siyasal konjonktürlerine göre topluma dayatılmıştır. Sürekli kendini siyasal koşullara göre uyarlayan bir din anlayışının sonucu olarak, toplumda din ve din eğitimi son derece ideolojikleşmiş, ortaya neyin nesi belirsiz, çerçevesi bir türlü belirlenemeyen bir din anlayışı çıkmıştır.

Turan Altuner

Türk modeli laisizmin “nevi şahsına münhasır” özellikleri vardır. Avrupa seküler ve laiklik modellerinden ayrılan temel özelliği ise din ve devlet işlerini bir şekilde birbirinden ayrıştırmak yerine, dini devletin tekeline alarak, kendine özgü bir “devlet dini” yaratmasıdır. Dini tekeline alarak ama aynı zamanda dini devletten dışlamaya çalışan bir paradokstur Türk tipi laisizm. Tabii burada Türk tipi laisizm/sekülerlik kendi içinde bir paradokstur derken, bu sekülerliğin toplumsal ve siyasal bir norm oluşturduğu Avrupa ülkelerinde de bu tip paradokslar olmadığı anlamına gelmiyor. Kraliçenin başında bulunduğu Anglikan Kilisesi, İngiltere buna iyi bir örnektir.

Kraliçe başında diye kimse İngiltere’nin sekülerliğini sorgulamıyor. Aynı paradoksal durum Ortodoks kilisesinin devletin “resmi” dini olduğu Rusya, Romanya ve Yunanistan için de geçerlidir. Kimse bu ülkeler için “Hıristiyan” şeriatı ile yönetilen ülkeler demiyor. Sekülerlik bu ülkelerde kültürel bir vaka, ne devlet ne de kilise bu seküler anlayışı sorgulamıyor.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında devletin dine reformasyoncu müdahalesi çoğu yönleriyle anlaşılır ve bir o kadarda gereklidir. Avrupa’da da sekülerlik dine müdahale ile mümkün olabilmiş, dininin reformasyonu, kilise içinden gelen kararlı bir itiraz ve bunun siyasal boyutunu oluşturan krallıklar ve prensliklerin, Roma kilisesine karşı çıkarlarını korumak için Reformasyon harekatını desteklemeleriyle mümkün olmuştur. Reformasyon diye adlandırılmasının sebebi de zaten bunun kurum içi, yani kilise içi bir itiraz ve yeniden yapılanma harekatı olarak doğmasından gelir. Sekülerliği laiklikten ayıran en temel özelliklerinden biri, sekülerliğin bir reform harekatı, Fransa ile özdeşleşmiş laikliğin ise bir devrim harekatı olmasıdır. Yani sekülerlik bir “tavan”, laiklik ise bir “taban” harekatıdır. Cumhuriyetin dine müdahalesinin laik bir müdahaleden ziyade reformcu / seküler bir müdahale olduğunu “Türk laisizminin tarihsel kökenleri” başlıklı makalemizde belirtmiştik. Ama Türkiye’de sekülerlik kavramından ziyade laiklik kavramının cumhuriyetin kurulmasından bu yana içselleştirilmesinden dolayı, kavram tanımları üzerinde fazla durmadan, bu makale boyunca laiklik ve sekülerlik kavramını eş anlamlı (synonym) kullanacağız.

Cumhuriyetin dine müdahil olmasının anlaşılır ve gerekli olmasının nedenine gelince; çok dar entelektüel bir kesim ve öğretileri gereği seküler olan Alevi – Bektaşi toplumu hariç, toplum için biricik referans kaynağının din olmasıdır. Çünkü laiklik/sekülerlik yüzyılların oluşturduğu derin sosyo – kültürel nedenlerden dolayı o topluma hem kavram hem de bir yaşam tarzı olarak yabancıydı. Laikliğin o topluma ne kadar yabancı olduğunu anlamak için Kurtuluş Savaşı’nın ön hazırlığı olan Sivas Kongresi’nde edilen yemini göz önünde bulundurmakta yarar var:

“Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, İslâmiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”

Yine Mustafa Kemal’in Sivas Kongresi’nde şu söyledikleri laikliğin o topluma ne kadar yabancı olduğunun başka çarpıcı bir örneğidir:

“Kongrede vatana, millete, devlete ve dine hizmetten başka bir maksat beklenmemektedir”.

Cumhuriyetin ilk yıllarında laiklik örtülü, daha doğrusu gizli bir projenin, çok dikkatli adımlarla, inişli çıkışlı, adım adım hayata geçirilmesidir. Hiçbir zaman açıkça “hedefimiz laik bir cumhuriyet kurmaktır” denmemiş, laik cumhuriyet projesi, cumhuriyet elitinin uzun yıllar büyük bir sırrı olarak kalmıştır. Laikliğin anayasaya girişi Kurtuluş Savaşı’ndan sonra başlayan inişli, çıkışlı bir sürecin sonucu olarak, ancak 1937 yılında mümkün olmuştur.

Cumhuriyet elitlerinin toplumsal güç dengelerini göz önünde bulundurarak, dün örtülü şekilde ve hiçbir zaman açıkça savunamadıkları, siyasal koşulların uygunluğunu bekleyip ve yıllara yayarak hayata geçirdikleri laiklik, bugün aynı yöntemlerle İslami bir rejimin inşası için AKP iktidarı tarafından örtülü bir şekilde yapılmaktadır. AKP iktidarı da hiçbir zaman “Türkiye’de İslami bir rejim kuracağız” diye aleni bir tavır sergilememiştir. AKP de, cumhuriyet elitlerinin geçmişte yaptığı gibi, kendi stratejisine uygun ulusal ve uluslararası koşulların oluşmasını beklemiş, Suriye krizi ile birlikte hem Ortadoğu’yu, hem de Türkiye’yi kendi Müslüman Kardeşler anlayışına göre dönüştürmeye çalışmış ve Suriye yenilgisi ile birlikte ulusal ve uluslararası boyutta telafisi mümkün olmayan ağır bir yenilgi almıştır. Gelinen aşamada ise siyasal İslam’ın Ortadoğu’yu ve Türkiye’yi dönüştürme açısından jeopolitik herhangi bir önemi ve işlevi kalmamıştır. AKP’nin Türkiye’yi bir İslam devletine dönüştürme planları iflas etmiş ve günümüzde Türkiye ki siyasal İslam’ın barındırdığı bölgesel destabilizasyon potansiyeli göz önünde bulundurularak, Ortadoğu, Rusya, ABD ve AB için de stratejik bir tehdit haline gelmiştir.

Türkiye’nin kilit jeostratejik konumuna bir de AKP iktidarının irredantist ikinci Osmanlıcı “derin strateji”leri eklenince, Türkiye siyasal İslam’ının Avrupa/Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya, Rusya ve Kuzey Afrika ülkelerine yönelik barındırdığı devasa destabilazyon potansiyeli gitgide alenileşmiş, bu durum Suriye krizi başlangıcında AKP iktidarına destek veren ABD liderliğindeki Batı’yı bile ürkütmüştür. AKP ve politikaları ciddi uluslararası bir tehdit ve güvenlik sorunu haline gelmiş ve sonuç olarak AKP’nin Türkiye’yi ve bölgeyi dönüştürme stratejileri hezimetle sonuçlanmış, Türkiye “onurlu yalnızlığa” mahkum edilmiştir. Bu küresel ve bölgesel paradigma değişikliğinin bir sonucu olarak, AKP iktidarı, stratejisi olmayan “epileptik” krizler dönemine giren, ağır bir kuşatılmışlık altında günü kurtarmaya çalışan bir iktidar haline dönüşmüş, sahip olduğu devasa propaganda gücüyle ömrünü uzatmaya çalışmaktadır. AKP’nin bu propaganda gücü de son dönemlerde sınırlarına dayanmış, gitgide amaçlanın tersi sonuçlar vermeye başlamış ve kaçınılmaz çöküşünün eşiğine gelmiş, siyasal İslam Türkiye, Ortadoğu ve küresel çapta ideolojik ve siyasal olarak iflas etmiştir.

Siyasal İslam ideolojik olarak çağ dışıdır. İdeolojik formasyonunu milattan sonra 750’li yıllardan başlayıp, 1150’li yıllara kadar süren İslam medeniyetinin altın çağına dayandırır. Kurtuluşu, neyin nesi pek de belli olmayan, ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye, kültürden kültüre çok farklı yorumlanan, farklı algılanan “saf İslam’a” dönmekte arar. Siyasal İslam gelecek tasarımı olmayan ve tamamen geçmişe özlem duyan nostaljik bir ideolojik – siyasal akımdır aslında. Bu yüzden siyasal İslam’ın bir gelecek kurgusu yoktur. 1300 yıl öncesine dayanan geçmiş bir yaşam tarzını dayatır insanlara. Yani “herkes Mersin’e giderken siyasal İslam ve ideologları tersine gitmiştir.” Bugün için insanların yaşamında herhangi bir karşılığı olmayan geçmiş bir yaşam tarzını insanlara dayatmak ancak şiddet ve ağır bir endoktrinasyonla mümkün olduğu için siyasal İslam aynı zamanda nihilist bir siyasal şiddet harekatıdır. İdeolojik olarak çözümü geçmişte aradığı için, günlük yaşamda insanların sorunlarına getirdiği “çözüm” akla ziyan hurafelerden, mistik bir cennet ve cehennem vaadinden öteye gitmez. Bu nedenden dolayı iktidara geldikleri veya güçlendikleri tüm ülkelerde şiddetten, kaostan, ekonomik ve sosyal çöküşten, ağır insani ve kültürel bir deformasyondan başka hiçbir şey sunamadılar insanlara. Siyasal İslam’ın Türkiye, Ortadoğu ve küresel çapta iflası işte kısaca bu tabloda yatıyor.

LAİKLİK TÜRKİYE’NİN KÜLTÜR DEVRİMİDİR

Tarihsel bir perspektiften bakılınca Türkiye laikliği çok “genç” bir laikliktir. Bu kısa süre içinde toplumda büyük rağbet görmesi, İslamcı bir iktidarın tüm propaganda ve devlet gücünü kullanarak toplumu İslamizasyona tabi tutmasına rağmen, bunu bir türlü başaramaması, Türkiye laikliğinin büyük bir başarısı olarak kabul edilmelidir.

Dün cumhuriyet elitlerinin laikliği örtülü bir proje olarak hayat geçirmek istemeleri ile, bugün siyasal İslamcıların, İslamizasyon projelerini aynı şekilde örtülü bir proje olarak hayata geçirmek istemelerini kıyaslarsak, toplumsal güç dengelerinin bu son 94 yıl içinde laiklik lehine dramatik bir şekilde değiştiğini görürüz. Bu yönüyle cumhuriyet aynı zamanda bir kültür devrimdir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında din referanslı sosyo- kültürel zemini göz önünde bulundurursak, tüm eksikliklerine, dini yapılara verilen ödünlere rağmen, laiklik o ülkede cumhuriyetin en büyük başarılarından biridir. Türkiye’deki laikliğe yönelik haklı ve bir o kadar gerekli olan eleştirilere rağmen, cumhuriyetin bu başarısını burada teslim etmek gereklidir.

CUMHURİYET VE TÜRKİYE LAİKLİĞİNİN ÜÇ STRATEJİK HATASI

Cumhuriyetin bu başarısını teslim etmekle birlikte, üç stratejik hatasına/eksiğine burada dikkat çekmek, bugün yaşanan toplumsal krizleri anlamak için gereklidir: biri Kürt sorununa monolitik, asimilasyoncu yaklaşımı, diğeri ise Alevi – Bektaşi kesime Sünni Hanefi dayatması ve üçüncü ise dinin kurumsal örgütlenmesinde yapılan hatalardır. Bu konuda kamu oyuna açık, sağlıklı resmi verilerin olmamasına nazaran, 30 – 35 milyona varan yurttaş kesiminin tekçi bir kültürel ve mezhepçi yaklaşıma maruz bırakılması, eninde sonunda kaçınılmaz olarak toplumsal gerginliklere yol açacaktı. Nitekim cumhuriyet tarihi buna paralel, ağırlıklı olarak çoğu zaman örtülü, kısmen açık sürekli bir gerginlikler tarihidir.

Türkiye’nin çoğulcu etnik/kültürel ve dini ve mezhepsel demografik yapısını, Türkiye’nin tekçi devlet anlayışı ile kıyaslarsak, ülkenin demografik yapısıyla, siyasal sistemi arasında bariz bir zıtlık/çelişki olduğu aşikardır. Bu demografik yapının, bu siyasal sistemle kaçınılmaz olarak şu veya bu ölçüde çatışması kaçınılmazdı.

21’inci yüzyılın çağdaş, demokratik ve kültürel çeşitliliği ile barışık bir cumhuriyet yaratılmak isteniyorsa, cumhuriyetin bu doğum hatalarını gidermek acil bir görevdir. Türkiye’nin bu gerginliklerini sürekli exogen, yani dışsal – “emperyalistler”, “Batı bizi bölmek istiyor”, “fitne” gibi nedenlerle açıklamak, sorunu anlamamak ve sorunun gitgide kangrenleşmesine yol açmaktan başka bir işe yaramaz! Çünkü Türkiye’deki toplumsal gerginliklerin ana nedeni dışsal değil iç nedenlerden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin yeniden yapılandırılacak laikliğini ve demokrasisini ülkenin demografik yapısıyla uyumlu hale getirmek bir zorunluluktur. Zaten küreselleşen bir dünyadaki çağa uygun devlet yapılanmaları 19-20’nci yüzyılın “tek kimlikli” ulusal devletlerinden (coherent national identity) ziyade, hibrid, kültürel ve dini inanç çeşitliliğini, kimlikleri (cohesive national identity) kabul eden ve bunu sosyal ve siyasal sistemlerine entegre eden devletler çağıdır. Bu bağlamda Türkiye’yi 21’inci yüzyılda oluşan küresel paradigmalar açısından yeniden değerlendirmek ve konumlandırmak bu ülkenin çözülmesi gereken en birincil sorunudur. Nitekim bundan 100 yıl önce Türkiye’nin bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkması da, o dönemin ulus devlet paradigması baz alınarak mümkün olabilmiştir. Çağın bir gereği olarak Türkiye’nin iç barışı, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimi, 21’inci yüzyılın paradigmalarına ne kadar uyum sağlayıp sağlayamadığı ile bire bir orantılıdır. Türkiye ve Suudi Arabistan arasında herhangi bir kıyaslama yapmak için söylemiyorum ama, bugün Suudi Arabistan gibi bir devlet bile ağır bir değişim baskısı altındaysa, bunu 21’inci yüzyılda oluşan küresel paradigmalar açısından da incelemek gerekir.

Türk tipi laisizmin AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan yapısal üçüncü önemli zaafı, kurumsal boyutludur. İktidarı/devleti ele geçiren – zaten derin tarihsel, sosyo kültürel kökleri olan, devletten bağımsız olarak örgütlenmiş diğer dini tarikatları saymazsak – devletin dini örgütlenmesini de ele geçirmiş oluyor. Ayrıca Türkiye’de; devleti tarikatların her zaman için farklı yöntemlerle ele geçirmeye çalıştıkları bilinen bir gerçektir. Belirli bakanlıkları şu veya bu tarikatın ele geçirdiği, söz konusu tarikat üyesi olmayanların, bu bakanlıklara alınmadığı, liyakatten ziyade tarikat aidiyetinin ve biadın belirleyici olduğu bir yapılanma, özellikle son 50 yıl içinde daima mevcut olmuştur.

Bu gibi tarikatların en bilinenleri Nakş-i Bendi, Süleymancılar ve son 40 – 50 yılda devlet içinde etkisini artırmış hatta paralel bir devlet haline gelmiş Gülen cemaatidir. Devletin resmi örgütlediği dini kurumlarla, resmi olmayan ama büyük etki alanlarına sahip bilumum dini tarikatları, kümülatif olarak göz önünde bulundurursak, devletin dini örgütlenmelere karşı hemen hemen savunmasız olduğunu iddia etmek abartı olmaz.

Sünni Hanefi inancı devletin “biricik” dini olarak kabul görünce, buna irili ufaklı yüzlerce hatta binlerce tarikat da eklenince ve bunun karşılığında Alevi inancına, diğer irili ufaklı mezheplere ve dinlere örgütlenme şansı tanınmayınca, toplumun sosyolojik dengeleri göz önünde bulundurulmamış, bunun sonucu olarak siyasal dengeler de sağlanamamış, Türkiye kronik siyasal gerginliklerin yaşandığı bir ülke haline gelmiştir.

Avrupa’daki sekülerlik ve laiklik modellerini incelediğimiz bir diğer makalemizde belirttiğimiz “sosyal rekabet alanları“ Türkiye’de oluşmamış, devlet tek mezhepli, tek dini anlayışı tanımlama tekelini edinmiş ve yurttaşlara bu tekelci din anlayışını dayatmıştır. Avrupa’da sekülerliğin / laikliğin temel esası olan din ve vicdan özgürlüğü bu anlamıyla Türkiye’de oluşmamıştır.

Bu tekelci anlayış nedeniyle, genelde İslam dünyasında, özelde Türkiye’de, Avrupa’da farklı kiliselerin ortaya çıkmasından sonra oluşan derin entelektüel teolojik tartışmalar yaşanmamış, dini inanç sadece muktedir olan mezhep, devlet, kurum ve kişiler tarafından günün siyasal konjonktürlerine göre topluma dayatılmıştır. Sürekli kendini siyasal koşullara göre uyarlayan bir din anlayışının sonucu olarak, toplumda din ve din eğitimi son derece ideolojikleşmiş, ortaya neyin nesi belirsiz, çerçevesi bir türlü belirlenemeyen bir din anlayışı çıkmıştır.

Kafalar gitgide karışmış, inancın bireyin iç dünyasını tanzim etme işlevinden çok, irredantist (fetihçi) ve bir o ölçüde de agresif bir din anlayışı dini yaşama damgasını vurmuştur. Bu kısır döngüyü kırmak isteyen İslam entelektüelleri çoğu zaman yalnız bırakılmış, sindirilmiş, Turan Dursun gibi İslam aydınları girdikleri teolojik tartışmaların bedelini canlarıyla ödemiş, İhsan Eliaçık gibi İslam aydınları kitap fuarları önünde linç edilmek istenmiş, bazıları ise yurt dışına çıkmak zorunda kalmışlardır. Fundemantal teolojik tartışmalara girmek isteyen her İslam aydını, toplumsal ve kurumsal bir koruma kalkanı olmadan, deyim yerindeyse “kelleyi koltuğa almak” zorunda bırakılmıştır. Turan Dursun ve İhsan Eliaçık örnekleri hariç, sol da ideolojik bağnazlıkları yüzünden bu insanları adeta yok saymış, onlara doğru düzgün bir kamuoyu desteği sunmamıştır. Sonuç olarak felsefi, kültürel, antropolojik, sosyolojik, psikolojik vs. boyutları ile sağlıklı, zenginleştirici teolojik kuramlar, tartışmalar oluşturulamamış, din yaşamına hurafelerle dolu, dogmatik bir din anlayışı büyük ölçüde egemen olmuştur.

Burada unutulmaması gereken diğer bir nokta ise Avrupa’da Rönesans’ın entelektüel temellerinin Reformasyon hareketinin getirdiği derin entelektüel teolojik tartışmalardan sonra mümkün olduğudur. Yani Rönesans, Reformasyon’un getirdiği çok boyutlu, derin teolojik tartışmalar üzerinden yükselebilmiştir. Avrupa ile kıyaslandığında, Türkiye’de cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte çokça vurgulanan “cumhuriyet aydınlanması” tarihsel olarak teolojik bir zemin üzerinden gelen bir tartışma mirası ve kültürü edinememiş, doğal olarak tepeden inme bir aydınlanmacılık vuku bulmuştur. Tabii bu tepeden inme aydınlanmacılık tüm eksikliklerine rağmen cumhuriyetin getirdiği aydınlanmacılığı ve laikliği değersiz kılmaz!

Yukarıda kısaca belirtiğimiz din yaşamının sürekli siyasal konjonktüre göre şekillenmesi, Ramazan bayramı gibi bazı dini bayramların bile her yıl kolektif birer gerginlik haline gelmesinde önemli roller oynamış, din ve ritüelleri siyasallaşmış ve birer güç gösterisi haline dönüşmüştür. Böyle olmasa, din ve inanç bu ülkede daha çok birey odaklı yaşanır, her yıl vuku bulan toplumsal gerginlikler yaşanmaz, bir dini ibadet, çoğunluğun baskıcı bir ritüeline dönüşmez, cami yapımları ve cami sayıları ideolojik – siyasal bir güç gösterisi haline dönüşmezdi.

Sonuç olarak AKP iktidarının son 16 yılda sosyal, ekonomik, kültürel ve uluslararası ilişkilerde yarattığı tahribatlar, din üzerinden kutuplaştırma politikaları, Türkiye toplumu nezdinde büyük infiallere yol açmıştır. Gelinen aşamada ise laiklik geniş toplumsal kesimler açısından iç ve dış barışın kaçınılmaz ön koşulu olarak kabul görmeye başlamış, laiklik üzerinde adı pek de konulmayan de facto geniş bir toplumsal uzlaşma sağlanmış gözükmektedir. Bundan sonra tartışma konusu olan laikliğin kendisi değil, laikliğin birinci evresi diyebileceğimiz, cumhuriyet döneminden bugüne, Türkiye laikliğinin zaaflarını ve stratejik hatalarını göz önünde bulundurarak, Türkiye laikliğini 21’inci yüzyılın gereklerine göre yeniden şekillendirmek ve laikliğin rafine olmuş ikinci aşamasına geçmek olacaktır.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.