Reformasyon'un beş yüzüncü yıl dönümü: Herkes kendi papazı oldu

İnanç (din) ve vicdan özgürlüğü çok temel bir haktır. Aklın özgürlüğünden önce vicdan özgürlüğü gelir. Vicdanı özgür olmayan insanın aklı da özgür değildir. Nitekim tarihsel bir vaka olarak da göz önünde bulundurursak, sekülerizm ve laikliğin temelinin atılması Avrupa'da 1517 yılında başlayan ve bu yıl 500'üncü yıl dönümü kutlanan Reformasyon ve buna müteakip kanlı din savaşlarından sonra mümkün olmuştur.

Turan Altuner

Aşk, varlığında, yokluğunda belli olur

Egemenlik, varlığında, yokluğunda belli olur

Bir özgürlük var, sularca, havalarca olağan

Varlığında değil, yokluğunda belli olur.

Özdemir Asaf

Sekülerizm bir erkler ayrılığıdır aslında. En temel işlevi uhrevi ve dünyevi gücün tek elde, kişi veya kurumların tekelinde yoğunlaşmasını önlemek ve gücü elinde tutan kişinin/kurumun güç istismarının, gücü kötüye kullanmasının önüne geçmektir.

Martin Luther 1520 yılında, papanın kiliseye egemen olmasının yanı sıra dünyevi gücü de ele geçirdiğini krallar/kontlar üzerinde egemenlik kurduğunu belirtip, papanın bu yönüyle bir anti – Hıristiyan olduğunu belirtip, dünyevi gücün kendine has özelliklerinin olduğunu söyleyip, uhrevi güçten ayrılması gerektiğini dile getirmiştir. Bunun da ancak kilisenin ruhani ve dünyevi gücü tekeline almasının önüne geçmekle mümkün olabileceğini belirtmiştir. Reformasyon kilisenin/papanın dünyevi ve uhrevi gücü tekeline almasına bir itiraz harekatı olarak doğmuştur. Her ne kadar dini bir akım olarak başlasa da Reformasyon’un, krallar, prensler, güç sahipleri tarafından Roma kilisesine, papaya karşı sahiplenilmesi ile birlikte, Reformasyon kısa bir süre içinde siyasallaşmış, Protestanlık Roma kilisesine karşı siyasal bir silah haline gelmiştir. Reformasyon’un en temel talebi olan uhrevi ve dünyevi erkler ayrılığı paradigmasından kısa zaman içinde geri dönüş yaşanmış ve bu seferde ulusal kiliseler ortaya çıkmıştır. Her ne kadar kralların ve prenslerin hegemonyası, Roma kilisesinden bağımsızlık kazanan bu yeni ulusal kiliselere egemen olmuş olsa da, Reformasyon uhrevi ve dünyevi gücün ayrılmasına teolojik bir zemin ve meşruiyet kazandırmış, yüzyıllara yayılan seküler ve laik hareketlerin önünü açmış, Reformasyon’un bir erkler ayrılığı hareketi olması, bu teolojik zemini ve meşruiyeti sağlamasından gelmiştir. Kilise bölünmüş, birbirleriyle rekabet eden kiliseler ortaya çıkmış, Hıristiyanlık içinde mezhepsel bir çoğulculuk/pluralizm doğmuş, 100 yıl süren mezhep savaşları yaşanmış, 1648 Münster Vestfalya Anlaşması’yla bu mezhepsel çoğulculuk artık kabul edilmesi gereken bir “modüs vivendi” olarak kabul görmüş, Avrupa Katolik ve Protestan mezhepleri olarak ikiye bölünmüştür.

ERKLER AYRILIĞI YOKSA ÖZGÜRLÜK YOKTUR!

Luther’in uhrevi ve dünyevi erkler ayrılığı paradigmasından çok daha sonraları Charles de Secondat Montesquieu hümanizmi, insan hakkı ve onurunu, siyasal özgürlükleri temel alan “The Spirit of the Laws”, (Yasaların Ruhu – 1748) adlı yapıtında “tek elde” toplanan gücün istismarının her zaman için var olduğunu ve bunun mutlak önlenmesinin ancak birbirini dengeleyecek ve kontrol edecek bir erkler ayrılığı mekanizmasıyla önlenebileceğini belirtip, erkler ayrılığı paradigmasını siyasal ve hukuksal zemine taşımıştır. Martin Luther uhrevi ve dünyevi gücü birbirinden ayırmış, Montesquieu ise bugünkü çağdaş devletlerin / demokrasilerin temelini teşkil eden dünyevi, yani devletin ve siyasal iktidarların gücünü sınırlayan yaşama- yürütme – yargı üçlüsü, denge ve denetleme mekanizmasının teorik temellerini atmıştır. Burada ilginç olan Montesquieu’nun erkler ayrılığı mekanizmasının olmadığı Osmanlıyı – Osmanlı sultanlarını ve dönemin İtalya’sını, erkler ayrılığı olmayan despotik rejimlerle yönetilen ülkeler ve rejimler olarak nitelemesidir. Montesquieu erkler ayrılığı ilkesini özgürlüğün ve insan haklarının ön şartı sayar. Yani erkler ayrılığı yoksa özgürlük de yoktur! Erkler ayrılığının olmadığı despotik ülkelerde, iktidarı elde tutmanın yegane aracının vatandaşların özgürlüklerinin kısıtlanması, zor ve şiddet olduğunu belirtmiştir. Montesquieu’nun ne kadar haklı olduğu bugün Türkiye’de yaşananlar göz önüne alınınca çok daha iyi anlaşılır.

Din ve devlet ilişkilerinin ayrılmasına (sekülerizm/laiklik), diakronik (geçmişten bugüne, bugünden geçmişe) bir perspektiften bakılınca dünyevi ve uhrevi erkler ayrılığı prensibinin demokrasinin en temel kuramını oluşturduğu tarihi tecrübelerle görülür. Din ve devlet işlerinin sağlıklı bir şekilde ayrılmadığı, din ve vicdan özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasi ve insan haklarından bahsetmek mümkün değildir. Nitekim insan hakları kavramı tarihte ilk defa Reformasyon’la birlikte kavramlaştırılımış, insan onurunun dokunulmazlığı, din ve vicdan özgürlüğünün insanın en temel hakkı olduğu dile getirilmiştir. Reformasyon hareketinin bu en temel kuramı daha sonra Avrupa ve ABD’deki çağdaş anayasaların temelini oluşturmuştur. Bunu ABD ve Almanya anayasasından birer örnekle belirtmek yerinde olur:

ABD anayasası: giriş bölümü (4 Temmuz 1774)

“Aşağıdaki hakikatlerin ispata lüzum kalmayacak kadar bedihi olduklarına inanıyoruz: Bütün insanlar eşit yaradılmışlardır. Bütün insanlara yaradan tarafından devir ve ferağ edilemeyen bazı haklar bahşolunmuş- tur. Bu haklar meyanında hayat, hürriyet ve saadetin aranması vardır. Hükümetler, insanlar tarafından bu hakların teminat altına alınması için tesis olunmuştur ve bu hükümetlerin iktidarlarının meşruiyeti idare olunanların rızalarından doğar. Her ne zaman bir hükümet tarzı bu gayeyi yok edecek bir hal alırsa, halkın bu hükümeti değiştirmeye veya iskat etmeye ve kendisine emniyet ve saadeti sağlamaya en uygun görünen prensiplere istinat eden ve bu şekilde teşkilâtlandırılmış olan yeni bir hükümet tesis eylemeye hakkı vardır.” (Çeviri: Prof. Dr. Muvaffak Akbay)

Alman faşizminin Avrupa’daki savaşı, ağır tahribatları , Yahudi ve diğer azınlıklara yaptığı soykırım tecrübesinden sonra, faşizmin bir daha asla tekerrür etmemesi amacı ile insan haysiyeti, hak ve hürriyetleri anayasal güvenceye alınmış, insan hak ve hürriyetine, insan onuruna aykırı olan her yasanın, karara bağlansa bile geçersiz olduğu anayasal yükümlülük haline getirmiştir. Anayasa (das Grundgesetz) devlet erkini insan haysiyetini korumakla yükümlü kılmıştır.

Alman Anayasasının giriş bölümü (Präambel, Mayıs 1949)

Madde 1: İnsanın onur ve haysiyetinin korunması:

(1) İnsanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır. Tüm devlet erki ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.
(2) Alman milleti, bu nedenle dokunulmaz ve devredilmez insan haklarını, yeryüzünde her insan topluluğunun, barışın ve adaletin temeli olarak kabul eder.
(3) Aşağıda belirlenen temel haklar, yasama, yürütme ve yargı organlarını doğrudan doğruya bağlar.” (Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası / Federal Meclis Yayınları)

İnanç (din) ve vicdan özgürlüğü çok temel bir haktır. Aklın özgürlüğünden önce vicdan özgürlüğü gelir. Vicdanı özgür olmayan insanın aklı da özgür değildir. Nitekim tarihsel bir vaka olarak da göz önünde bulundurursak, sekülerizm ve laikliğin temelinin atılması Avrupa’da 1517 yılında başlayan ve bu yıl 500’üncü yıl dönümü kutlanan Reformasyon ve buna müteakip kanlı din savaşlarından sonra mümkün olmuştur.

VİCDANI HÜR, FİKRİ HÜR BİREY ORTAYA ÇIKIYOR

Aklın özgürleşmesi diye tabir edebileceğimiz Rönesans ise çok daha sonra 18’inci yüzyılda din, inanç ve vicdan özgürlüğünün açtığı yoldan gelişip yükselebilmiştir. Reformasyon’la birlikte insan düşünen, sorgulayan ve karar veren bir süje haline gelmiştir. Tanrı, din, insan ilişkisinin herhangi bir dini kurum, otorite tarafından değil de, insanın kendisinin içinden geçtiği gibi, sübjektiv, genellemeci olmayan, dışarıdan herhangi normatif bir müdahalenin olmadığı, özgürce tayin edilen, yeni bir ilişki tarzını esas alan, tanrı ile insan arasında ahenkli, eşit, bireyin tanrı sevgisini esas alan yeni bir ilişki türü oluşmuştur. Reformasyon ve Rönesans’la birlikte insanın inancını, tanrı insan ilişkisini kendi öz iradesi ve aklıyla aktif düzenlenmesini Bertrand Russel “Avrupa sübjektizmi” olarak adlandırır. Böylelikle “Vicdanı hür, fikri hür” birey ortaya çıkmıştır. Aklın hür olması, vicdanın hür olmasından geçiyor. Reformasyon’la vicdanı hür, Rönesans ile aklı hür birey ortaya çıkmıştır.

Peki Reformasyon’un modern toplumların oluşmasında hangi temel etkileri olmuştur? Günümüze kadar gelen belirleyici bu etkilerini üç ana başlıkta toparlamak mümkün:

Birincisi, Avrupa’da kilisenin katı monozentrik (tek merkezci), katı hiyerarşik yapısına son verip toplumda ekonomi, hukuk, politika, bilim ve din ayrıştırmasıyla polyzentrik (çok merkezci) bir toplumsal yapının oluşmasını sağlamıştır. Din ve Roma/Katolik kilisesi toplumun yaşamında tek belirleyici bir kurum olmaktan çıkıp, toplum çok işlevli (functional differentiation of the society) bir toplumsal yapının oluşmasına neden olmuştur.

– Avrupa’da kilisenin ve dinin monozentrik yapısına son verilmesinin ikinci önemli etkisi bireyselleşme (individualism) olmuştur. Din ve vicdan özgürlüğü teolojik bir kuram haline gelip, insan tanrı ilişkisi bireyin özgür iradesine tabi kılınmış, ortaya insanların “kendi papazı olduğu” seküler bir din anlayışı, buna binaen seküler birey çıkmıştır. Birey kendi kararlarını göreceli olarak verme hakkını kazanmış, Kilise ve kurumlarının dikte ettiği sosyal rollere itiraz hakkını kazanmış, kiliseye ve devlete eskiye nazaran daha az bağımlı hale gelmiş, sosyal, sınıfsal ve dini aidiyetler ve toplumsal değer yargılarına daha mesafeli yaklaşmak mümkün olmuş, dini aidiyet duygusu totalİter, belirleyici bir kimlik olmaktan çıkıp, göreceli olarak daha özgür olmuştur. En büyük işlevi de bireyin kendi gücünün farkına varıp, dini kilisenin belirlediği normlara göre yaşamazsa “ne bu dünyada ne diğer dünyada iflah olmayacağı” korkusunu yenmesi olmuştur. Korku ve dehşet odaklı tanrı ve din inancından, daha özgür, sevgi ve vicdan odaklı bir din anlayışının yolu açılmıştır.

Geçen yüzyıllar içinde bireycilik (individualism) çeşitli aşamalardan geçmiş, Reformasyon’dan bugüne tarihsel olarak gelişen “üç bireyselci dalga” vuku bulmuştur.

Reformasyon’un ilk yüzyıllarında, yani 15’inci yüzyıldan başlayıp, 17’nci yüzyıla uzanan süreç içerisinde “theonom individualısm /theonom bireycilik” diye anlandırılan bu dönemde, birey tüm düşüncelerini / eylemlerini tanrının tartışılmaz bir otorite olmasına dayandırır. Tanrı otoritesi belirleyicidir. Toplumsal repertuvarda henüz ateistlik, deistlik, agnostlik vs. genel anlamıyla yoktur. Tanrı odaklı yaşamak ve inanç temel önceliktir.

Bireyciliğin (individualism) gelişmesinde ikinci dalga Rönesans ile birlikte 18’inci yüzyılda “otonom individualizm/otonom bireycilik” diye tabir edilen dönemde olmuştur. Vicdan özgürlüğünden sonra aklın özgürlüğü ile ortaya otonom birey çıkmış, her şeyi sorgulamaya başlamıştır. Otonom bireycilik, yani Rönesans dönemi ile birlikte deyim yerindeyse toplumsal repertuvar daha da genişlemiş Protestanlık dahil olmak üzere din ve tanrı otoritesi tartışılır hale gelmiş, dünyayı anlamak için din veya tanrının değil, bilimin rehber edinilmesi temel çıkış noktası olmuş, tanrı ve din, insanın anlam dünyasındaki yerini göreceli olarak yitirmeye başlamış, yerini akılcılığa bırakmış, tarihsel toplumsal paradigma değişmiştir.

“Rönesans insanın, eşyanın, dünyanın yeniden tanımlanmasıdır. Rönesans’ın temel düşünce merkezinde hümanizm vardır. Hümanizm her şeyin ölçüsü olarak insanı kabul etmektir. Kilisenin skolastik Orta Çağ anlayışı reddedilerek bilimde, felsefede, sanat ve edebiyatta özgür insan anlayışının savunulmasıdır. İnsan her alanda yüceltilmektedir. İnsanların özgürlüğü, eşitliği, aklın egemenliği savunulmuştur. Ortaya ferdiyetçi, akılcı ve yaşama her şeyden fazla değer veren “rasyonel birey” çıkmıştır Avrupa Aydınlanması’nda, Antik Yunan ve Anadolu Aydınlanması’nda olduğu gibi kendi düşünürlerini / felsefecilerini tarih sahnesine çıkarmıştır. Locke, Hume, Smith, Kant gibi düşünürler eserlerini Rönesans’ın getirdiği özgürlük ortamında kaleme almıştır.“ (Halis Çetin, Liberalizmin tarihsel kökenleri)

AVRUPA DÜNYANIN BEYNİ OLUYOR

Bunun yanı sıra liberalizm, muhafazakarlık, sosyalizm, anarşizm, komünizm vs. gibi modern dünyevi ideolojiler tarih sahnesine çıkmış, sosyal ve siyasal sorunların çözümünde din ve kilise giderek referans olmaktan çıkmış, ortaya farklı ve birbirleriyle rekabet halinde olan ideolojiler çıkmış, düşünce dünyası çeşitlenmiş ve zenginleşmiştir. Akılcılık/pozitif bilimler ve çağdaş ideolojiler Avrupa’yı “dünyanın beyni” haline getirmiş, dünyanın geri kalan kısmına karşı entelektüel bir üstünlük sağlamıştır. Bu iki temel sütun yanı positif bilimler ve yukarıda belirttiğimiz Avrupa ideolojileri dünyanın geri kalan kısımını da derinden etkilemiş, dünya bir bakıma bilimi, tekniği ve ideolojileri ile Avrupa referanslı hale gelmiştir.

Bireyselciliğin üçüncü dalgası 20’nci yüzyılın ikinci yarısına, özellikle 1960’tan sonra gelen sosyal ve siyasal hareketlerle birlikte kendini ifade eden “expressive individualism” ile vuku bulmuştur. Birey siyasetten tutun ekonomiye, spiritüel akımlardan tutun, çevre ve yeşil hareketleri ile, moda, müzik vs. gibi hemen hemen tüm alanlarda dünyadaki gelişmelere aktif müdahil olmuş, ortaya çok farklı, gitgide çeşitlenen, bireyselleşen sosyal, ekonomik ve kültürel akımlar ve sivil toplum örgütleri çıkmış, basın özgürlüğü gitgide gelişmiş. Formel erkler ayrılığı yasama, yürütme ve yargı, informel olarak genişlemiş bu erkler ayrılığına de facto olarak basın ve sivil toplum örgütleri de dahil olmuştur. Basın ve sivil toplum örgütlerinin kontrol ve denge işlevi, onları bir nevi modern çağın erkler ayrılığına dahil etmiştir. Kısacası her konuda kendi stilini yaratan, bireyci stilin her anlamda bir kült oluşturduğu, kendini her anlamıyla yaratmak isteyen, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamın bütün alanlarına aktif müdahale eden birey ortaya çıkmıştır. 1968 öğrenci, kadın, çevreci, bilumum sosyal, siyasal, sivil toplum hareketleri, işte bu gelişmenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa bu dönemde oluşan sosyal ve siyasal hareketlere daha fazla demokrasi ile cevap verirken, Türkiye 1971 ve 1982 darbeleriyle bu akımları kanlı bir şekilde bastırmış, ortaya bugünkü Avrupa ile Türkiye tezatı çıkmıştır. Avrupa ekonomik, sosyal ve kültürel her alanda gelişirken, Türkiye tipik bir Ortadoğu ülkesi haline dönüşmüştür.

“BEN DEDİYSEM OLUR” DEVRİ BİTTİ

Reformasyon’un toplumda işlevsel olarak yol açtığı diğer ve üçüncü bir vaka ise toplumda yeni sosyal rekabet alanlarının açılması olmuştur. Her şeyden önce Katolik kilisesi “tek hakikatli” monopol konumunu kaybetmiştir. Kilise bölünmüş, kiliseler arası bir rekabet oluşmuş, herhangi bir kilise insanların ihtiyaçlarını gözetmeden, herhangi bir şeyi din adına gelişigüzel insanlara dikte etme imkanını yitirmiştir. Kilisenin tarihsel süreç içerisinde devletten giderek bağımsızlaşması, devlet ve kilise arasında da bir rekabete yol açmış, Kilisenin yanı sıra devlet de yurttaşlarına her istediğini dikte etme imkanından yoksun kalmıştır. Çünkü hem kilise hem de devlet attıkları adımlarda insanların rızasını, yani kamuoyu desteğini almak zorunda kalmış, “ben dediysem olur, ben yaptım oldu bitti” dönemi sona ermiştir. Her anlamda arz ve talep öne çıkmıştır. Bu arz ve talep daha sonra gelişen kapitalist ekonominin de en belirleyici paradigması olmuş, Reformasyon ve Protestanlık kapitalist ekonominin, siyasetin/demokrasinin de teolojik, sosyal, kültürel ve ekonomik altyapısını oluşturmuş, sonuçları önceden pek de kestirilemeyen, süreç odaklı toplumsal bir dinamizm oluşturmuştur. Max Weber de bu durumu “Protestantische Ethik und das Geist des Kapitalismuş / Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” (1904) adlı eserinde detaylıca incelemiş, kapitalist ruhun temelini Protestan ahlakının oluşturduğunu belirtmiştir.

AVRUPA LAİKLİK VE SEKÜLERLİK MODELLERİ

Avrupa seküler modellerinin temel özelliği, ister Anglosakson (secularism), ister Fransız (Laïcité) ve bunun Alman varyasyonu olan Konkordat modeli olsun, temel amaçları din ve devlet ilişkilerini birbirinden ayırarak uhrevi ve dünyevi gücün tek elde toplanmasını engellemektir.

Anglosakson modeli kiliseyi devlete entegre ederek, ama Protestan öğretisini temel alarak, yani bireyi “kendi papazı” yaparak, dini bireyselleştirerek; Fransa dini olarak Katolik kalarak ama kiliseyle çatışarak, dini ve kiliseyi kamu dışına hapsederek; Alman modeli ise Anglosakson ve Fransız modelinin ara bir modeli olarak (Konkordat), kiliseyle uzlaşarak, kilisenin ve devletin karşılıklı anlaşarak birbirlerinin alanlarına müdahale etmeyeceklerini anayasal olarak düzenleyip, birbirlerini sınırlayarak başarılı örnekler olmuşlardır.

Kısacası Anglosakson sekülerizmi sosyolojik bir dönüşümle, Fransız modeli siyasal bir kavga/çatışma ve bunun sonucu gelen bir dönüşümle, Alman modeli ise, bir ara model olarak sosyolojik ve siyasal bir sürecin ürünü ve bunun sonucu anayasal ve siyasal uzlaşıyla mümkün olmuştur.

Din ve devlet ilişkilerini sağlıklı ve özgürlükçü bir anlayışla birbirinden ayırmayan, daha sonraki bir aşama olan yatay güç/erkler ayrılığının da (yasama, yürütme, yargı) sağlıklı olamayacağı, kendi içinde sürekli toplumsal gerginlik yaratacağı, Türkiye pratiğinde de yaşanarak tecrübe edilmiştir. Böyle bir yaklaşım, sağlam temelleri olmayan bir yapıya çatı yapmaya kalkmakla eş anlamlıdır, deyim yerindeyse laikliğin ve demokrasinin “topal” doğmasıdır.

Yukarıdaki kronolojik sıralamayı göz önünde bulundursak, Batı – Latin Hıristiyanlığı’nın tarihi, inişli çıkışlı da olsa aynı zamanda bir erkler ve güçler ayrılığının tarihidir. Batı Avrupa bir güçler erkler/ayrılığı kıtası ve aynı zamanda “çok hakikatlidir”. Bunun karşısında yer alan Doğu-Hıristiyanlığı’nın ise, yani Ortodoks Hıristiyanlığı’nın egemen olduğu coğrafya ve İslam ülkelerinde ise tarihsel olarak bakıldığında, din ile devletin kaynaştığı, içe içe geçtiği, bir din- devlet sembiyozunun olduğu coğrafyalardır.

Batı Hıristiyanlığı’nın belirleyici olduğu coğrafyada erkler ve güçler ayrılığı sürekli gelişerek, çeşitlilik kazanmıştır. Bu erkler ayrılığını ve çeşitliliğini şu şeklide şekilde sıralamak mümkündür:

– Din ve devlet işlerinin ayrılması
– Kamusal ve özel alan ayrılığı
– Ekonominin devletten bağımsızlaşması
– Basının devlet kontrolünden çıkarılışı / Basın yayın özgürlüğü
– Devlet işleyişindeki yasama, yürütme, yargı (yatay erkler ayrılığı) / birbirini dengeleyen ve denetleyen kurumlar
– Güç erkinin zamansal ve dönemsel sınırlanması (periyodik seçimler ve belirli bir süreden sonra aday olamama sınırlaması (Örneğin 2’nci, 3’üncü dönemden sonra görevi bırakma zorunluluğu)
– Dikey erkler ayrılığı (kurumlar arası erkler ayrılığı: özerk, federe ve yerel yönetimler arası erkler ayrılığı)
– Sivil toplum örgütleri
– Anayasal erk ayrılığı (3 / 2 oy oranı zorunluluğu bariyeri ile çoğunluk diktatörlüğünün önüne geçmek)
– Siyasal iktidarın muhalefet partileri aracılığıyla siyasal denetimi

Yukarıda sayılan erkler ve güçler ayrılığı Batı Avrupa medeniyetinin en önemli, en temel yapısal özelliğini/temelini oluşturur. Avrupa tarihi 1216 yılındaki Magna Carta deklarasyonundan sonra inişli çıkışlı da olsa Batı Hıristiyanlığı’nın egemen olduğu Avrupa coğrafyasında, devletin ve dinin birey üzerindeki etkisinin sürekli azaltıldığı bir tarihsel sürece sahip olmuştur. Avrupa tarihi devletin sürekli olarak küçüldüğü insan hak ve özgürlüklerinin ise sürekli geliştiği tarihsel bir gelişmedir. Erkler ayrılığı prensibi insan hak ve özgürlükleri ile birebir ilintilidir. Modern anayasaların yurttaşlarına sağlaması gereken en temel en önemli faktör özgürlüktür. Yine demokrasi ve özgürlükler bağlamındaki en temel sorun, yurttaşların kendi iradelerine dayanmayan, dayatılan yasalar çerçevesinde yaşamak zorunda bırakılmalarıdır. Özgürlük insanların kendi iradeleriyle belirlediği anayasal ve yasalar sistematiğidir. Bunun tersi durumu ise özgürlüğün olmadığı, despotik rejimlerin olmasıyla eş anlamlıdır.

Hıristiyanlık’ta bunun teolojik temeli, Hz. İsa’nın Pontius Pilatüs (Kudüs Roma Kralı) ile yaptığı konuşmalarına dayandırılır. Bu konuşmalarında Hz. İsa “benim gayem bu dünyanın imparatorluğu değildir”, Roma imparatoru Sezar’ı kasten; “Sezar’ın hakkı Sezar’a, tanrının hakkı, tanrıya” der; yani dünyevi ve uhrevi dualizmi kabul eder. Kastettiği, herhangi dünyevi bir güç ve iktidar peşinde olmadığıdır. Bu cümleyle Hz. İsa, var olan dünyevi yöntemlerle egemenlik ve gücü ele geçirme yöntemlerini reddettiğini söyler. Batı – Latin Hıristiyanlığı’nın güçler ve erkler ayrılığına tekabül eden diğer bir teolojik temel ise Hıristiyanlığın regüle eden bir “yasa dini” olmak yerine hukuksal ve ahlaki normların ayrışmasına açık olmasıdır. Kısacası Batı Hristiyanlığı’nın Avrupa’sı aynı zamanda bir erkler ve güçler ayrılığı kıtasıdır. Kilise ve devlet küçülmüş, insan hak ve hürriyetleri gelişmiş, kilise ve devlet küçüldükçe insan büyümüştür.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.