Yarıştırılmayı değil anlaşılmayı bekleyen çocuklarımız

Ben bir çocuğum anne, dokuz yaşına yeni bastım baba, her gün bilgileri yüklemekle görevlendirilmiş sayın öğretmenim, lütfen üstümüze bu kadar fazla gelmeyin, siz geldikçe üstümüze üstümüze, daha çok kaçmak, uzaklaşmak geliyor içimizden.
Foto: Rana Mullan - UNICEF

Cemal Çağlı

Bu yazıyı, anlaşılmayı bekleyen tüm çocuklara adıyorum. Onların sessiz çığlıklarını sese dönüşmek ve onların sesi olmak için onların ağzından yazıyorum aşağıdaki yazıyı. Kıyaslamıyoruz, yarıştırmıyoruz, baskılamıyoruz, korkutmuyoruz, cezalandırmıyoruz diyerek kıyasladığımız, yarıştırdığımız, baskı uyguladığımız, korkuttuğumuz, cezalandırdığımız küçücük yavrularımızın yaşadıkları içsel depremlerine, sessiz ve gizli ağlayışlarına, çaresizliklerine tanık olan birisi olarak yazıyorum, belki duyulur sesleri diye.

Kim yazmış olsun yazıyı?

Sevgili Nur Ece yazmış olsun!

Haydi okuyup görelim, ne demiş kendi küçük yüreği büyük sevgili Nur Ece?

“Beni ben olarak sevin, başkalarıyla kıyaslayarak değil.

Bendeki farklılığı keşfedin, başkasıyla yarıştırarak değil.

Bana destek olun ama beklentilerinizi dayatarak değil.

Bağlılık isteyin benden ama bağımlı kılarak değil.

Eleştiri hakkınızı kullanın ama savunma hakkımı elimden alarak değil.

Zor günümde yanımda olun ama başıma kakarak değil.

Sorumluluk isteyin benden ama haklarımı kısıtlayarak değil.

Daha fazlasını isteyin benden ama korku salıp çocukluğumu öldürerek değil.

Neyi başardığımı bilmeniz elbette hakkınız ama neden başaramadığı sorgulamayarak değil.

Başarılı olmamı isteminiz çok doğal ama başarının sayılarla ölçülemeyeceğini unutarak değil.

Çok bilgili olmamı istediğinizi biliyorum ama kullanılmayan bilginin hamallık bilgi olduğunu unutarak değil.

Deneyimlerinizden ders çıkarmamı isteyin benden ama insanın deneme yanılmayla doğrulara ulaşılacağını göz ardı ederek değil.

Bilmem ki anlatabildim mi bana yaşattığınız olumsuz duyguların ne olduğunu canım annem, canım babam ve saygıdeğer öğretmenim?

Bu yaşta sizi anlamamı bekliyorsunuz, sekiz saatlik dersten sonra eve gelince yine dersin başına oturmamı istiyorsunuz; ne kadar yorulduğumu, bunaldığımı unutarak…

Benden çarpım tablosunu, üçüncü sınıfa daha yeni başlamışken istiyorsunuz, ezberleyemediğim için de çoğu kez kızıyorsunuz ama ezberciliğin çocukluk duygularımızı öldürdüğünü, keşfetme yönümüzü körelttiğini ve en önemlisi, ezberciliğin bizi matematik dersinden soğuttuğunu, matematik korkusu yarattığını unutuyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, benim yaşımdayken çarpım tablosunu ezberlemekte ne kadar zorlandığınızı ve ezberletenlere karşı ne kadar öfkelendiğinizi?

Söyler misiniz bana 8 ile 9’un çarpımının 72 olduğunu aklımda nasıl tutacağımı? Evet, 8 kere 9 deyince ya sekiz tane dokuzu ya da dokuz tane sekizi yan yana toplayacağımı artık biliyorum ama toplarken ne kadar zorlandığımı neden anlamak istemiyorsunuz?

Ben henüz dokuz yaşındayım ve somut işlemler döneminde olduğumu bile bile soyut problemleri, hem de hemen çözmemi istiyor ve bekliyorsunuz. Söyler misiniz bana sevgili anneciğim, babacığım, bunca yıl okudunuz, kocaman kocaman insanlar oldunuz peki öğrendiklerinizin kaçı aklınızda?

Dün özel ders öğretmenim ilk dersimizde bana boyutları birbirine çok yakın iki kağıt verdi ve bana “Bunların hangisi karedir?” diye sordu. Tahminen kareye benzeyeni ve benzemeyeni bildim. Öğretmenim, bana “ İspat et dedi, hiçbir ölçü aleti kullanmadan.” Peki, parmağımı kullanabilir miyim diye sordum. Hayır, dedi. Düşündüm, düşündüm bir türlü nasıl ispat edeceğimi bulamadım. Öğretmenim sadece karşılıklı kenarları eşit olan dörtgenin dikdörtgen olduğunu söylemişti. Ama şu an elimdeki dörtgenin kenar uzunluklarını ölçecek cetvel ya da başka bir uzunluk ölçüsü yok, üstelik kareye çok benziyor. Öğretmenim bana çok sayıda şans tanımasına, yol göstermesine rağmen bir türlü ispat edemedim elimdeki kâğıtlardan hangisinin dikdörtgen olduğunu.

Ben ispat edemeyince öğretmenim, elimdeki kare dediğim kağıdın karşıt köşelerini uç uca getirerek katlamamı söyledi. Sonra da dikdörtgen dediğim kağıdı aynı şekilde katlamamı söyleyip ikisi arasındaki farka dikkat etmemi istedi. Şunu gördüm ki kare şeklindeki kağıdın iki parçasının tüm noktaları üst üste geldi, oysaki dikdörtgen şeklindeki kağıdın üst üste gelmeyen bölümleri oluştu. Anladım ki karede köşegen simetri ekseni, dikdörtgende ise köşegen simetri ekseni değil. Şimdi anlatabildim mi neden bazı kavramları çabuk unuttuğumu? Deneyerek, yanılarak, modeller kullanarak, anılaştırarak öğrenme yerine ezberletildiği/ezberlettiğiniz için hatırlamaya çalıştığımda hiçbir şey zihnimde canlanmıyor ama Cemal öğretmenimin gösterdiği yöntemle ezberlemeden kavrayabildim kareyle dikdörtgen arasındaki farkı. Sonra bana koniyi gösterdi ve tabanı açık, kağıttan bir koni yaparsam ödüllendireceğini söyledi. Bana kağıt ve makas verdi: “Haydi bakalım yap bir koni.” dedi. Uğraştım, uğraştım bir türlü koni yapamadım. Öğretmenim daha sonra bana dairesel bir kağıt verdi ve: “Acaba bundan bir koni yapabilir misin?” diye sordu ve denememi istedi. Yine uğraştım, uğraştım bir türlü koni yapamadım. Bu sefer de öğretmenim dairenin merkezine bir nokta koyarak, bir daire dilimi kesmemi istedi. Söylediğini yaptım. Sonra elimde kalan büyük parçayı koni yapmam için denememi söyledi. Kağıdı dairenin merkezinden itibaren çevirince bir de ne göreyim, küçücük bir koni duruyor elimde. Hayretler içinde kaldım ve sonra da çok mutlu oldum… Anlayabildiniz mi sevgili anneciğim, babacığım ve öğretmenim neden çabuk unuttuğumu? Artık ne zaman bir koni görsem hemen bir daire dilimi geliyor aklıma. Yani daire dilimi koniyi, koni ise bir daire dilimini çağrıştırıyor. Demek oluyor ki bir kavram bir objeyle, bir renkle, bir anıyla, bir deneyle çağrışım yaptığında o kavram yorumlanır hale geliyor ve kişi ezberlemekten kurtuluyor.

İlginç bir anımı daha paylaşayım ki belki derdimi daha iyi anlamanızı sağlamış olurum. Öğretmenim bana, küpü tanıyıp tanımadığımı sordu, ben de tanıdığımı söyledim. “Peki, küpün kaç köşesi vardır yavrum?” diye sordu. Gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalıştım. Bu durumu gören öğretmenim şöyle dedi: “Aç gözlerini, şu oturduğumuz odaya bir bak, ne görüyorsun? Şu tavanın kaç köşesi var?” Dört. “Şimdi söyle bakalım küpün kaç köşesi vardır?” Hemen yanıt verebildim küpün sekiz köşesi olduğunu. Düşünebiliyor musunuz sevgili anneciğim, babacığım, küp şeklinde bir odanın içinde oturuyorum ama küple ilgili soru sorulduğunda gözlerimi kapatıp hatırlamaya çalışıyorum. Her halde daha iyi anlatabildim değil mi, neden çabuk unuttuğumu, hatırlamakta zorlandığımı?

Ben bir çocuğum anne, dokuz yaşına yeni bastım baba, her gün bilgileri yüklemekle görevlendirilmiş sayın öğretmenim, lütfen üstümüze bu kadar fazla gelmeyin, siz geldikçe üstümüze üstümüze, daha çok kaçmak, uzaklaşmak geliyor içimizden. Lütfen yüreğimizde yaratılan korkuları artırmak yerine o korkuları aşmamıza katkı koyun, yenilerini eklemekten vazgeçerek. Bizi anlamanız bu kadar zorsa bu çocuk halimizle bizim sizi anlamamızı beklemeniz ne kadar doğru, ne kadar sağlıklı?

Yoksa öldürdünüz mü içinizdeki çocuğu?”

Son söz:

Sınavlarla, ödevlerle kuşatılmasın çocuklarımız ve yok edilmesin yaşama sevinçleri


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.