Geleceği mazisinde olan ülke

Günümüzdeki devlet politikaları, maalesef İran'ın belirsizlik ve umursamazlıklar zemininde yetişmesine yol açmıştır. İran’da siyasi partilerin yerine cenahların (Reformist-Muhafazakar) olması da bu belirsizliklerden ötürü meydana gelmiştir. Bu cenahları destekleyenler arasında ise gerçek bir taraftarlık hissi yoktur. İnsanlar her seçimde farklı adayları destekleyebilirler; yani duruma göre taraf seçenler söz konusudur çetrefilli Fars ülkesinde.

Muhammed Çelik

Ne diyordu Yahya Kemal? “Ne harabî ne harabâtiyim-Kökü mazide bir âtiyim”. Bu söz her ne kadar bizim topraklarımızda söylenmiş olsa da komşularımız için de geçerlidir. Elbette zaman ve mekan üstü bu tür sözler her ülke ve her zaman için geçerliliğini korur. Bu küçük izahtan sonra büyük çerçeveyi daha iyi görme adına belki yazının başlığını şu şekilde yazmak gerekirdi: Geleceğini geçmişinde yaşayan ülke; yani gelecekte daha iyi olunması gerekirken günbegün her açıdan kötü hâl alan ülke modeli.

Tabii iyi-kötü kavramı zamansal olarak değerlendirildiğinde beraberinde bazı farklılıkları da getirebilir. Böyle bir durumda komşumuz üzerinden kendi değerlerimize dönük bir sezgide bulunmak istediğimizde, bu kavramlar da yetisini yitirmemelidir. Farklı bir değişle söylersek toplumumuzun refahı için her açıdan objektif olmak lazım. Ancak böylesi bir gerçeklikle ülkemiz “muasır medeniyetler seviyesi”ne çıkabilir. Aksi durumda topyekun toplumsal bir çürümenin meydana gelmesi kaçınılmazdır ki bu yazıda da komşumuz İran’ın toplumsal yapısını irdeleyip nasıl bir çürümenin içinde veya eşiğinde olduğunu açıklamaya çalışacağız.

Her şeyden önce şunu vurgulamak gerekir ki İran muazzam bir medeniyete sahiptir ve bunu ayak tutmak için de tarih boyunca birtakım sağlam sütunlara hep ihtiyacı olmuştur. Bu sütunlar bazen edebiyat, bazen savaş, bazen din ve mezhep olmuştur. Günümüze gelindiğinde ise İran’ın bir çıkmaz sokakta savrulmuş olduğunu görmekteyiz ve bu durum İran toplumu için mükerrer bir hadise görevini taşımaktadır ki tarihteki örnekleriyle de sabittir.

İran’ın son 40 yılında bile bu durumun yüzlerce örneğini müşahede edebiliriz ve son 40 yılın ilk yıllarındaki şu hadiseyi de baş yapıt bir örnek olarak verebiliriz: İran-Irak Savaşı’nın olduğu yıllarda en başta cumhurbaşkanı ve başbakan olmak üzere onlarca devlet adamı öldürülmüş ama İran yine de içte en azılı molla sisteminin düşmanı olan Halkın Mücahitleri Örgütü’ne ve dışta ise başta Saddam Hüseyin’in Baas rejimi olmak üzere bazı ülkelere karşı mücadelesini sürdürmüştür.

İSLAM DEVRİMİ’NİN BEDELLERİ

Evet, 1979’da İran’da bir İslam Devrimi veya inkılabı gerçekleşti ve bunun bedeli de İran halkı için çok ağır oldu. Bu mezkur savaşta 220 bin insan canını kaybetti ve 800 binden fazla kişi de yaralandı. Bu rakamlar sadece İran tarafındandır. Sekiz yıl süren bu kaotik savaştan sonra İran toplumunda çok büyük sıkıntılar da meydana geldi. En büyük sıkıntı olarak en başta demokrasi ve ifade özgürlüğü askıya alındı (bu durum 38 yıldır devam etmektedir) ve böyle bir girişimin yapılabilmesi için de görünürde makul ve legal konuşmalarla halk ikna edilmeye çalışıldı. Örneğin savaş yıllarında ve sonrasında ülkede iç ve dış güçlere karşı mücadele etmek için toplum sathında çok ciddi manada bir kilitlenme meydana geldi. Bu yolda çok şeyden vazgeçildi hatta İran’ın ilk cumhurbaşkanı Ebul-Hasan Beni Sadr meclis tarafından görevinden alındı; bu seçilmiş cumhurbaşkanı bir nevi doğrudan dönemin İran dini lideri İmam Humeyni tarafından azledildi ve bu durum toplumda kutuplaşmanın olmaması adına ilk başlarda İran halkı için olumlu bir hayat planlanması olarak görülmüş olsa da şimdiki menfi etkileri bunun tersini göstermektedir.

Peki böyle bir halk kilitlenmesinin ne gibi olumsuz etkileri olmuştur günümüze? Birincisi yeni bir devlet kurulmuştur ve bu yeni devletin de kadrolarının neredeyse tamamının değiştirilmesi ülke genelinde ciddi bir infiale yol açmıştır. İkincisi bu infiale her gece yüzlerce muhalif kişilerin idamı da eklenmiştir. İranlıların tabiriyle eleki (keyfi) mahkemelerin verdiği bu idam kararları hem halk için bir korku vasıtası olmuş hem de muhaliflerin sesini kesmiştir. Böylelikle muhalefetini bile kendisi belirleyen bir yönetim sistemi meydana getirilmiştir. Bu yönetim sisteminde dönen çarkın etrafında toplanan devlet yöneticileri ise bir istibdat olarak halka dayatılmıştır. Kendi kaderine boyun eğen sıradan halk da yöneticilerini seçerken kötünün iyisini değil de kötü ve daha kötü arasındaki birini seçmeye icbar edilmiştir. Halka yapılan birlik çağrılarının verdiği sonuç; halkın kendi eliyle kendisini esir etmesi olarak nihayet bulmuştur. Peki devletin en tepesindeki isimlerin yaptıkları birlik çağrılarının toplum içerisindeki yansıması nasıl olmuştur?

MUHBİRLİK PROFESYONELLEŞİYOR

Devlet adamlarının birlik çağrılarına karşılık muhbirlik profesyonel biçimde yaygınlık kazanmıştır. En tehlikeli ve önemlisi ise Hafız Şirazi’nin “riyakar zahit” tabiri halk arasında bir kez daha tezahür etmiştir. Bunun için günümüzde bile yapılan seçimler ve alınan oy oranlarının pek bir gerçekliğinin olmadığını söyleyebiliriz. Neden mi böyle oldu? Çünkü iç ve dış güçlere karşı birleşmek gerektiği düşüncesi devamlı halk arasında pompalandı ve bu durum ancak belirli bir süreye kadar kendisini revize edebildi. Daha sonra İran toplumu bir fetret devrine girdi ve günümüzde ise çıkmaz bir sokakta, Şia inancına göre kayıp 12’nci imam olan İmam Mehdi’nin gelip kendisini kurtarma intizarındadır.

Fiiliyat olarak da Mehdi’nin çabuk gelmesi için Siyonizm’in yok edilmesi gerektiği düşüncesi insanlar arasında vuku bulmuştur. Bunun için de her ne kadar Mehdi’nin çabuk imdada yetişmesi adı altında belli yürüyüş ve protestolarda “kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail” sloganlarıyla devrimin ilk yıllarında olduğu gibi iç ve dış düşmanlara karşı halka birlik çağrılarında bulunulsa da, bunun eskisi gibi etki etmediği açıktır.

Bunun en belirleyici örneği ise İran halkının aşırı derecede Batı hayranı olmasıdır. Genel itibarıyla İran halkı özgürlüğüne çok düşkün olduğu için, sıcak sulara inme hasretini yaşayan Rusya misali dış ülkelere açılma sevdasındadır. Bu sadece sebeplerden biridir ve halkın Batı düşmanlığının olmaması ise en önemli etkendir. Her ne kadar 1979’da İran yüzde 97’si şu anki sistem için “evet” diyerek onay vermiş olsa da Azadegan (Özgürler-Soylular) olmalarıyla övünen bu halkın özgürlükçü bir sistem isteği günbegün artmaktadır.

Yine başka bir yazıda da belirttiğim gibi halkının çoğunluğu laik-seküler kişilerden oluşan bir ülkede, yönetimde muhafazakar görüşlülerin söz sahibi olması durumunda belli bir zamandan sonra bazı çatışmaların da meydana gelmesi kaçınılmazdır.

İran halkı için çoğunluğu laik-seküler derken bunu Türkiye’deki laik veya seküler kesimle karıştırmamak gerekir. İran’daki bu halk kesimine ülkemizdeki muhafazakar kesimin biraz daha yumuşatılmış halini örnek verebiliriz.

İran’da da böyle bir yaşam tarzından ötürü molla yönetimi ile halk arasında birtakım vukuatlar olmuştur. Aslına bakarsanız İran hem demokrasi hem de şeriatla yönetilen bir ülkedir. Velayet-i fakih şeriat ve cumhurbaşkanlığı makamı ise parlamenter sistemi temsil etmektedir. Tabii İslam ve cumhuriyet kavgasının sonucu olarak da halkının huzur içerisinde yaşamadığı bir ülke sistemiyle karşı karşıyayız. Bu bakımından herhalde dünyada ikinci bir İran örneği de yoktur.

Yine bu örneklere bakıldığında İran yönetim sisteminde iki başlılık olduğu da görülecektir. Bir tarafta verdiği direktiflerle hiçbir şeyden sorumlu tutulmayan bir dini lider, diğer tarafta da selam verdiği için bile her an muhakemeye çekilmesi söz konusu olan bir cumhurbaşkanı mevcuttur. Görünürde bazen birbirine tamamen muhalif ve bazen ise birbiriyle uyumlu bu iki başlı sistemin olduğu bir toplumda, karşımıza çok farklı sonuçlar çıkacağı aşikardır. Öncelikle bu konuda İran’ın içtimai ve kültürel yapısını çok iyi şekilde ele alan Hafız Şirazi’nin şiirlerini iyi bir şekilde incelemek gerekir.

HAFIZ ŞİRAZİ İRAN’I NASIL AÇIKLAR?

Ölümü üzerinden kaç asır geçmesine rağmen neden Hafız Şirazi? Modern bir çağda Hafız Şirazi’nin şiirleri tam anlamıyla İran toplumunun eksik yönlerini açıklayabilir mi?

Şu örnek bir toplumda riyakarlık ve iki yüzlülüğün önüne nasıl geçilebileceğinin anayasasının birinci maddesini teşkil eder.

Hafiz Şirazi diyor ki:

“Mihrap ve minberde cilve eden vaizler,
Yalnız kaldıklarında başka şeyler yaparlar.
Bir sorum var meclis şeyhine ama yine sor,
Tövbeyi emredenler neden daha az tövbe ederler?
Sevgilinin lal dudağını ve şarap kadehini terk etmeyeceğim.
Ey zahitler özrümü kabul edin ki bu da benim mezhebimdir.”

Bu beyitleri camideki imam da, meyhanedeki sarhoş da okur ve ikisi de Hafız Şirazi’nin bu beyitlerinden tat alır. Bu beyitlerde Hafız, zahitleri yermesine rağmen zahit okusa da darılmaz ve gücenmez çünkü bunu okuyan zahit, Hafız Şirazi’nin bunu kendisine değil riyakar ve iki yüzlü zahitler için söylediğini düşünür ve böyle düşünen zahit kendisinin de riyakar olduğunu unutur.

Yine aynı şekilde son iki beyit için de camideki imama sorulsa bu beyitlerden Allah’a giden bir yol bulacaktır ve meyhanedeki sarhoş, avare, berduş da Hafız Şirazi’nin kullandığı tabiri kullanacaksak olursak rind de meyhane, şarap ve saki saikiyle bu beyitlerden maşukunun vuslatı için bir yol bulup maksadına ulaşmaya çalışacaktır.

İşte, İran toplumu genel itibarıyla bu şekildedir. Hiçbir şey kesin değildir ve herkes olaylardan kendisine göre bir pay çıkarır. Evet, hiçbir şeyin kesin olmadığı bir toplumda en basit resmi bir işte bile belirsizliklerin diz boyu olması bir toplumun geleceği için çok vahim bir durumdur ve daha vahim olan ise bu belirsizliklerin insanların gündelik ilişkilerinde bile kendisini göstermesidir.

Böyle bir toplumda yaşıyorsanız birisi size bir şeyin sözünü veriyorsa, bunu zamanında yerine getirme olasılığı maalesef çok ama çok düşüktür ve siz böyle bir durumda hayal kırıklığı yaşarken karşı tarafın hiçbir şey olmamış gibi davranması da daha müptezel bir durumdur.

Sözün özü günümüzdeki devlet politikaları, maalesef İran’ın belirsizlik ve umursamazlıklar zemininde yetişmesine yol açmıştır. İran’da siyasi partilerin yerine cenahların (Reformist-Muhafazakar) olması da bu belirsizliklerden ötürü meydana gelmiştir. Bu cenahları destekleyenler arasında ise gerçek bir taraftarlık hissi yoktur. İnsanlar her seçimde farklı adayları destekleyebilirler; yani duruma göre taraf seçenler söz konusudur çetrefilli Fars ülkesinde.

Ben bu iklim ve belirsizlik için çoğu kişinin dediği “takiye”yi kullanmayacağım. Bunun yerine “yatağını bulamamış su” tabirini kullanmayı tercih ederim ve İran toplumunu tarafsız bir şekilde incelemek gerekir. Aksi halde radikal bir düşünceyle bu toplumu değerlendirdiğimizde, bizim için neredeyse bütün İranlılar takiyeci olur.

Son olarak her türlü fanatizmden bağımsız İran’ı ele alırsak belki o zaman Osmanlı medreselerinde okutulan ders kitapları arasında yer alan Fars edebiyatının büyük şairi Sadi Şirazi’nin Bostan ve Gülistan’ını ve Konya’da metfun olan ama çoğumuzun eserlerinin dilini bilmediği ya da çok azımız biliyor olsa da kolay kolay anlayamadığı Mevlana’yı daha iyi idrak edebiliriz.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.