Cortazar burada mı oturuyor?

Çok taze ama medya haber değeri görmediği için eskiyip unutulacak bir haber var vatanımda Lucas: Bir milletvekili “Türkiye’de eğitim geri diyorlar ama her yıl yapılan bu TEOG, LYS gibi sınavlarda hep birinci olan çocuklar, bu ülkenin çocukları değil mi?” dedi. Şükür ki böyle entelektüel vekiller var da vatanöverler işsiz kalmıyor. Ama böyle değerli insanlar yetiştirmek kolay olmuyor, emek gerekmese de zaman gerekiyor konuşabilmeleri için.
Fotoğraf: Adem Erkoçak

Ahmet Bülent Erişti

Düş kırıklıkları, yarattığı yenilgi ve güvensizlik hissiyle insanı bir yanıyla yaşama sevincinden uzaklaştırsa da diğer yanıyla, acıdan ancak içinde eşelenerek kurtulabileceği gerçeğini anladığında, insan için, gelecekten vazgeçmemesi adına önemli bir panzehirdir. Acının içinde eşelenmek, insana kaçtığı ya da kaçmak istediği hayatın; gerçekte kendisi olmasını sağlayacak içbükey ve dışbükey mercekler barındırdığını, dolayısıyla hamlıktan kurtulmanın yolunun çoğu zaman, iç hesaplaşmalar ve acıyla karşılaşmaktan geçtiğini hatırlatır. Düş kırıklıkları insana etrafını ve kendisini görmesi için potansiyeller sunar: Bir tür bahşedilmişliktir bu. Sonraki zamanlara zenginlik taşıyacak olan, tamamlanması mümkün olmadığı için de hangi düzeyde değişim sağlayacağı öngörülemeyen; yaşantı deneyimledikçe çıkarımlara götürecek potansiyel, her şey yolunda giderse panzehire; düş kırıklığı da umutsuzluktan umut üreten Ciorancı bir kazanca dönüşecektir. Öyledir ama kaç insan bunu gerçekleştirebilir, kaç insan kendisiyle konuşabilme beceri ve gücüne sahiptir? Arayış yoksa hayat da olmayacaktır, anlayışına sığınarak söyleyebiliriz ki, içindeki benle karşılaşmanın bir yolu aranacaktır, aranmak zorundadır.

Kendiyle karşılaşmanın en güzel ve görece acısız hali, başkasının sizin saklandığınız dehlizlere girip ayrıntıcı bir göz ve sakınımsız bir dille bunları yüzünüze vurmasıdır. Bazen öylesine başarılı sahnelerle karşılaşırsınız ki siz kendinizi bu denli betimleyemeyeceğinizi düşünebilirsiniz. Düş kırıklıklarının, bireysel kimliğinizle ilgili olabileceği gibi kolektif kimliğiniz ya da hafızanızla da ilgili olabileceğini Lucas size söyleyiverir. Ve “siz” de siz değilsinizdir, anlatılan olayların nerede geçtiğine Lucas değil de siz karar verirsiniz. “Vatanöverlik” diyelim örneğin, Arjantin övülmektedir:
“…yemek ya da bitkiler ya da tarım ürünleri ya da bisikletçiler konusunda kıran kırana bir vatanöverlik yarışı başlar. Böyle durumlarda Lucas küçük köpeklerin yaptığı gibi yapar, bırakır büyük köpekler kapışsın, bu arada o da kendi kendisini suçlar ama çok da değil, sonuç olarak söyler misiniz bana, en iyi timsah derisi cüzdanlar ve en iyi yılan derisi ayakkabılar nerede bulunur?”

 

Lucas’ın ülkesinde bulunur elbette en iyi timsah derisi çantalar ve en iyi yılan derisi ayakkabılar. Benim ülkemin bayrağının da eşi menendi yoktur, üzerine ay ve yıldızın ışığıyla parlayan şehitlerin kanı düşmüştür ve öldürülen çulluklar kahraman avcılarımız tarafından ay ve yıldız biçiminde bayrağımız içinde kullanılarak fotoğraf çektiriliyor. Benim ülkemin yemyeşil dağları, ovaları var, çocuklar okula yeni başladıklarında bunlar anlatılıyor onlara ama zeytin ağaçları acımasızca kesiliyor, altın arayan vatansever şirketler için ormanları yok etmek için yasalar çıkarılıyor; yasa çıkarılmazsa vatanöver bir mahkeme yine de ağaçlar kesilsin diyor. Lucas’ın ülkesinde anneler övülüp genç kızlar öldürülüyor mu, benim güzel ülkemde ayaklarının altındaki cennete gidebilmek için annelere çocuklarının adı yasaklanıyor. Düş kırıklığı için yer yok, benim ülkemde, Cortazar rejimi eleştirdiği ve kimi gösterilere de katıldığı için ülkesinden ayrılıp Paris’e gitmişti ama benim “vatanöver” anlayışım, yasadışı biçimde görevlerinden uzaklaştırılan akademisyenlerin yaban ellerde kalıp sürünmelerine izin vermiyor. Vatanım övülmeli Lucas, gerçekten ve biz de övünmeliyiz çünkü benim vatanımda istatistiğe başvurulduğunda yıllık kişi başı kitap okuma süresi 20 saniye! Ne okunduğunu söylemiyorum bile Lucas. Bazen, matematik, bozuk ruhun daha da bozulmasını engellemeye yarar.

Kültürden de söz edeceksek düş kırıklıklarını anıştıracak biçimde Lucas’ın “konser kırıklıkları”na değinelim, derim: Tüm vatanöverliğimle söylüyorum: vatanımda üniversitelerin müzik bölümlerinde Batı müziği ile ilgili derslerin saatleri minimuma indirileli henüz bir yıl bile olmadı ama vatanöver insanlardan alkış duyamıyorum. Oysa güzel Kuran okuma yarışmalarını televizyonlardan canlı izleme bahtiyarlığı içindeyiz, değil mi? İnekler öksürse benim ülkemde, kimler gibi öksürürdü Lucas, sen biliyor musun?

Eğitim dediğin, eğ-mek fiiliyle ilgili. Vatanöver herkes eğik zaten. Çok taze ama medya haber değeri görmediği için eskiyip unutulacak bir haber var vatanımda Lucas: Bir milletvekili “Türkiye’de eğitim geri diyorlar ama her yıl yapılan bu TEOG, LYS gibi sınavlarda hep birinci olan çocuklar, bu ülkenin çocukları değil mi?” dedi. Şükür ki böyle entelektüel vekiller var da vatanöverler işsiz kalmıyor. Ama böyle değerli insanlar yetiştirmek kolay olmuyor, emek gerekmese de zaman gerekiyor konuşabilmeleri için. Biz mesela Tanzimat’tan bu yana Batı’nın elektriğini aldık ve o zamandan bu zamana gençlerimize verdik. Epey bir kuşak, bu elektrikle büyüdü. Batı’nın “beyaz toros” denen otomobillerini de aldık, onlarla da gençlerimizi herkesin çok bilmediği, görmediği yerleri gezdirdik zamanında. Dönmek istemezlerse oralarda bırakıp biz döndük. Son yıllarda iletişim teknolojisi ve istihbarat da alıyoruz ki artık yukarıda sözünü ettiğim eskimiş yöntemler yerine yenilerini koyalım. Vatanöver olmak için hepimizin çok dikkatli olması gerekiyor zira. Konu eğitim olunca ben da bu vatanda vatanöverlerin eğitimiyle yetiştiğim için basit ironik dile girdim ve biraz boğuldum. Çıkıyorum oradan Lucas.

Bir ara, Paris’teki kentsoylu zenginlerin alışkanlıklarının dışına çıkarak metro ile seyahat etmeyi turistik bir eğlence haline getirdiklerinden söz eden yazını okumuştum. O pis ve izbe metro duraklarındaki halkı izlemek fantastik geliyormuş, sanırım. Burjuvazi de nihayetinde insan -aklıma birden vatanımın en iyi diye bilinen edebiyat fakültelerinin birinde öğrenciyken, Mai ve Siyah romanının kişilerinden olup “yasak” aşk nedeniyle vatanöverlerimin düşmanlığını kazanmış Bihter için “Bihter de nihayetinde bir insandır ve o da sevmek ve sevilmek isteyecektir” diyerek sevmek ve sevilmek konusunda bana level atlatan profesyonel profesör geldi- o da yenilik ve araştırma peşinde olacaktır.

Benim vatanımda ise zenginler daha vatanöver. Bir ihanet şebekesine yardım ettiği ve meşru hükümeti devirmeye kalkışmakla suçlanan gruba dahil olduğu gerekçesiyle tutuklanan bir zengin köylü işadamı, birkaç gün önce mahkemede verdiği ifadede ne kadar vatanöver olduğunu açıklarken yaşadığı -ki Kayzer’in şehrinde yaşıyor sanırım- şehrin polis teşkilatına 35 araç aldığını söyleyerek suçsuz olduğunu iddia etti. Ben buradan şunu anlıyorum Sevgili Lucas: Benim vatanımda toprak kutsaldır ama “toprak” sözcüğü burada sınır çizgisi anlamında kullanılır. Sınırdan içeride yaşayanlara uygulanacak şiddet, baskı, öldürme, gaz sıkma gibi eylemleri gerçekleştirenler peşinen vatanöver; buna karşılık bu eylemlere maruz kalanlar da vatanyerenler olduğu için, polis teşkilatına 35 araç alan köylü zengin, vatanöver olduğu halde tutuklu kalmasına haklı olarak içerliyor.

Hep siyasetin sıcak alanındaki düş kırıklarından söz ettik sanırım. Oysa hayat dediğimiz görüngü, bireyin soğuk ve yalnız odasında doğar, doğuyor. Bu durumu senin kadar ayrıntılı ve etkileyici aktaracak cümleler kuramadım bugüne kadar. Düş kırıklıklarımızın başlangıcına götürdüğün cümleler, herkesi sustursun:

“AŞK;
Tüm o yaptıklarını yapıp bitirdikten sonra, kalkıyorlar, yıkanıyorlar, pudralanıyorlar, koku sürüyorlar, saçlarını tarıyorlar, giyiniyorlar ve böylece yavaş yavaş yeniden olmadıkları gibi olmaya başlıyorlar.”


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.