Muvazaa - 'Biz bizi biliriz'

Bir jüri üyesi olarak kendimi esasen bir jüri üyesi olarak görmüyorum, tez danışmanını da gerçek bir tez danışmanı olarak görmediğim gibi. Jüri üyesiymiş gibi yapıyorum, tez danışmanı da aynı şekilde tez danışmanıymış gibi yapıyor. Hatta bir ileri aşamada, miş-mış gibi yaptığımı tez danışmanının bildiğini biliyorum, aynı şekilde tez danışmanı da miş-mış gibi yaptığını bildiğimi biliyor. Ve tüm bunların böyle olduğunu kurum da biliyor ve biz hepimiz de miş-mış gibi yaptığımızın kurum tarafından bilinmekte olduğunu da biliyoruz. Burada durum, yalan, sahtekârlık veya ikiyüzlülük gibi ahlaki kavramların gönderme yaptığı, nispeten daha mekanik ve tek yönlü (kandıran-kandırılan) ilişki biçiminden çok daha karışık.

Levent Ünsaldı

Yalan, sahtekârlık, ikiyüzlülük, kandırma, kumpas son dönemlerde dilimizden düşmeyen ifadeler… Ahlak ve ortak kanı bunları tözsel yargılara dönüştürmekten başka bir şey yapmaz: Kişi ya yalancıdır ya da değil; sahtekârdır, ikiyüzlüdür ya da değil… Eğer öyleyse, bu sadece bir karakter meselesidir; karakter ise verilidir: İnsan 7 sinde neyse 70 inde de odur. Ahlak, doğası gereği tözcüdür…

Oysa insan sadece bir ilişki yumağıdır, sanılanın aksine kemiksi pek bir şeyi yoktur, N. Elias’ın tabiriyle bir süreçtir. İnsanın bir şey “olduğu” her an, diğerlerinin “huzurunda ve gözünde” bir “olma”dır; tam da bu yüzden ahlaki yükü ağır bir edimdir. Bir şeyi gerçekten olmak, ahlakın tartıştığı gibi değişmez bir mizaçtan ziyade, muhataplarınızın, belli bir kültürel repertuardan hareketle ilgili davranışınıza atfettiği bir inandırıcılık kredisidir. O, gerçek bir baba çünkü babalık anlarında, gerçek bir babadan beklenileni (yani davranış örüntüsü olarak o anda uygun düşeni) az çok yapıyor; bizde bıraktığı izlenim bu yönde; dolayısıyla kendisine bu sıfatı bahşediyoruz der gibidir izleyiciler.

Dolandırıcılık örneğinin en uç seviyesini teşkil ettiği tüm kanma/kandırılma durumları, hatta ve hatta “seni yanlış tanımışım” çıkışları esasında bu izlenim “oyunlarının” kırılgan doğasından kaynaklanır. Kırılgan demek, manipüle edilebilir demektir de aynı zamanda. Yalan, ikiyüzlülük, kumpas, aldatma gibi ifadeler tam da buna gönderme yapar: taraflardan birinin, diğerinin olan bitene ilişkin izlenimini bulanıklaştırmaya ve neticede bundan faydalanmaya yönelik her türden bilinçli çabası (E. Goffman). Bu noktada ahlakın bunu tamamıyla bireysel bir düzeyde tartışması ve temelde iyilik-kötülük üzerinden yargılaması az çok anlaşılır bir şeydir zira taraflardan birinden gizlenen ve onun aleyhine gerçekleştirilen bir girişim söz konusudur.

Buraya kadar her şey çok net, belki de fazlasıyla. Kurgulanmış birkaç örnekle şimdi işi biraz daha karmaşıklaştıralım: İstikamet Türkiye.

– 13 Temmuz 2017 tarihinde bir yatırımcı olarak ben de TOBB Kabul Salonu’ndayım. Recep Tayyip Erdoğan (R.T.E.) yabancı yatırımcılara sesleniyor ve açıkça OHAL’in sermaye için tesis edildiğini söylüyor. “Doğru, fazla söze ne gerek var diyorum, her şey ortada zaten”. Ama içime bir kuşku da düşmüyor değil. OHAL boyunca devralınan ve kayyum atanan büyük firmaları düşünüyorum. Üniversitedeyken az çok sosyal bilim okumuştum. Bu el koymalar sermayenin iç çekişmeleri olarak da değerlendirilebilir diyorum. Üstelik bunların bazıları da FETÖ’cüydü. Ama kuşkum yine de yok olmuyor. Zira R.T.E’nin ifadeleri fazlasıyla doğrudan, gerçek olamayacak kadar doğrudan. Margaret Teacher bile sınıfsal tercihlerini bu kadar net biçimde koymamıştır diyorum kendime. Bir şeyler çok fazla açık biçimde, neredeyse sembolik bir pornografi şeklini alacak şekilde sunulursa huylanırım ben genelde! Kuşkum iyice artıyor ve o korkunç soru beyin loblarımı patlatıyor: “Diyelim ki bir gün devran döndü, R.T.E’nin, bu cümlelerin tam tersini bu sefer DİSK’in bir toplantısında yine aynı açıklıkla dile getirme şansı nedir?” Ben bu dehşet soru üzerine düşünürken bir anda salonda alkış kopuyor. Coşkuyla katılmakta tereddüt etmiyorum elbette…

– 19 Temmuz 2017 tarihinde, Çeşme’deki kebapçının basılma olayına ilişkin olarak Fatih Terim’in basın toplantısını takip eden gazetecilerden biri de bendim. Açık konuşmak gerekirse öyle sansasyonel bir açıklama beklemiyordum. Zira Hoca ilginç biri, hep söylermiş gibi yapar ama aslında hiçbir şey söylemez. Bir taraftan, “onur-şeref-açık sözlülük, içi-dışı bir olma” gibi değerleri öne sürer, ama basın toplantıları sonunda kimse hocanın neyi açıklamış olduğunu anlamaz. Biz yeniden sorunca da, “arkadaşlar şimdi açıkladım ya”, “ben kimseden çekinmem, pat diye söylerim” diyerek bizi azarlar. O günkü basın toplantısında da benzer bir Fatih Terim bulduk karşımızda. Hocanın argümanları da oynattığı sistem gibi aslında: az çok kaotik. Vatan ve ay-yıldız sevgisi akrabalarına ve ailesinin kadınlarına sahip çıkmakla, Türkiye Futbol Direktörü sıfatı da Çeşme’de bir mekânı basmakla beraber gidebiliyor, babalık vurgusu ise 15 Temmuz şehitlerini selamlamakla aynı cümlede kendine yer bulabiliyor. Sanırım hoca her şeyi aynı anda “olmak” istiyor. Oluyor da gerçi… Sadece imalarla konuşup açık sözlü olabiliyor, bel-altı çalışıp kalburüstü olabiliyor, saygıdeğer bir spor adamı olarak mekân da basabiliyor, vatan-bayrak sevgisi milyonlarca euro maaş ile iyice perçinlenebiliyor, kimsenin önünde eğilmeden her devrin adamı da olabiliyor. Aslına bakarsanız, “kişilik” olarak çok iyi bir insandır hoca. Yakından tanırım ben kendisini. Ailecek tatile gitmişliğimiz bile vardır. Kendisinin yüzüne de söyledim tüm bunları. Çekinmem ben kimseden; neyse pat diye söylerim…

– Yer: Ankara (seçkin bir üniversitemizde yapılan bir doktora tezi savunması): Jüri beş kişiden oluşmakta. Aday tedirgin, jüri üyeleri ise olabildiğince rahat, hatta neşeli. Jüri gelmeden önce aday, toplantı odasını tam anlamıyla “donatmış”. İyi bir pastaneden alınmış tatlılar, tuzlular; ev yapımı olduğu belli leziz börek ve sarmalar. Ayrıca çay servisi de sürekli. Arzu eden için çeşitli soğuk meşrubatlar da mevcut. Aday sunumuna başladı. Ama halen çok tedirgin, masa üzerinde elini koyacağı yeri bile kestiremiyor. Vücudu sanki o sandalyeyi reddediyor. Gözler kaçamak bir şekilde bakıyor, odada bakışlarını sabitlediği noktalar sanki üzerindeki gerilimi boşaltmak istediği kaçış oyukları. Powerpoint sunumu elbette var, işlevi çoklu: Bir tanesi, hocaların sürekli olarak adaya bakmasını engelleyen bir paravan gibi iş görüyor olması. Görseller içerik olarak oldukça profesyonel hazırlanmış, grafikler çok muntazam. Ama belki de fazlasıyla muntazam, adayın çalışmasındaki mühim eksiklikleri kapatacak cinsten adeta. Sunum devam ediyor, aday halen gergin. Jüri üyeleri, adayın düşünce hattını kavramakta zorlanıyor. Yalnız bu güçlük, sadece adayın gerginliği ve argümanlarının bütünlük eksikliğinden kaynaklı değil. Jüri üyelerinin kendileri de dikkatlerini toplamakta zorlanıyor. Zira sarma enfes, aralarında bunu yapan ellerin kim olduğu tartışılıyor: Aday mı annesi mi? Bir diğeri, kurabiyelerin de çok leziz olduğunu söylüyor. Neyse ki bu husus pek tartışmaya yol açacak cinsten değil, zira kutunun üzerinde pastanenin ismi yazıyor. Jüri üyelerinden biri, kendisinin de hep oradan aldığını, zira çok temiz ve kaliteli bir işletme olduğunu hatırlatıyor. Arada çaylar tazeleniyor, bölümün diğer asistanları tarafından; arada aday da sunumuna devam ediyor, aynı gerginlik ve kaçamak bakışlarla. Bu esnada adayın tez danışmanı, çayını adayın tez kopyası üzerine döküyor. “Ziyanı yok” diyor gülümseyerek. Mantıklı bir tepki zira dışarıdan bakıldığı kadarıyla tezin kapağı hiç açılmamış gibi. Sayfalar sanki daha yeni fotokopi makinasından çıkmışçasına bembeyaz, en ufak bir çizik ve kırışıklık bile yok. Sunum başlayalı yaklaşık 45 dakika geçti, ancak sonuna de gelmek üzereyiz. Jüri üyelerinde de bir rehavet, kolay değil tabii, sindirim sitemi tüm hızıyla çalışıyor. En sonunda soru kısmına geçiliyor. Jüri üyelerinden biri söz alıyor. Temel eleştirisi yöntemsel [Not: Tedrisi dünyada bu tür jüri savunmalarında, eğer söyleyecek başka hiçbir şeyiniz yoksa ya da çalışmayı tam anlamıyla okumadıysanız, yöntem kısmına şöyle hızlıca göz atıp, “ama burası böyle olmamış”ı bulabilirsiniz]. Sıra diğer bir jüri üyesine geçiyor, meslektaşının eleştirilerine katıldığını söyleyip, adayı ve diğer jüri üyelerini teorik referansa boğuyor; kendini farklı kılmanın ve diğer hocalara ne kadar çok şey biliyorum demenin farklı bir yolu. Tam anlamıyla okunmamış bir tez ve leziz sarma ve böreklerin verdiği “şişkinlik” arasında diğer jüri üyeleri de zihinlerini toplamaya çalışıyor ve benzer ama tali eleştiriler getiriyorlar. Söz sırası tez danışmanına geldiğinde, adayın kendisini yakından tanıdığını, bu zorlu süreçte çok emek harcadığını, tezini defalarca didik didik ettiğini (üzerine çay döküleni değil!) ve kendisini tatmin eden başarılı bir çalışmaya imza attığını söylüyor. Ardından da adaydan karar için dışarda beklemesini rica ediyor. Adayın çıkmasına müteakip jüri üyelerinin bedenleri adeta boşalıyor; kolay değil, iki saate yakın bir süreden beri “oturuyorlar”. İçlerinden biri, çocukları okuldan alması gerektiğini ve şu ıvır zıvır kâğıt ve imza işlerini hemen halletmek istediğini söylüyor. Adayın taşrada kadrosunun bulunduğu bölümün başkanı, adayı uzun zamandan beri beklediklerini, zira ders yüklerinin çok fazla olduğunu söyledikten sonra, şu “işi” bir an önce bitirmenin faydalı olacağını ima ediyor. Mesajı alan tez danışmanı, vakit kaybetmeksizin “o” işin bitirilmesi için adayı yeniden içeriye buyur ediliyor. Aday giriyor, olan bitenden habersiz, hâlâ çok tedirgin. Bu hikâyedeki kuşkusuz en ciddi oyuncu halen o çünkü akademik dünyanın kendine has evrenine henüz yabancı. Lüzum gereği (çünkü artık şu “işi” “kuralına” göre bitirmeli) tüm ağdalı sembol ve cümleler bir anda işe koşuluyor. Hepimiz ayaktayız, cübbelerimizle, kurumun itibar göstergeleri altında. Ama bir kez daha her şey fazlasıyla etkileyici, gerçek olamayacak kadar kusursuz. İki saat öncesindeki oyunun aktörleri sanki sahneyi bir anda terk etti. Dil, seremoni, sembolik, bir anda bambaşka bir dünya kurdu. Gerçeklik algımı kaybetmeye başlıyorum. Şimdi de tez savunma form ve tutanakları geldi önüme: bilimsel kalite, özgünlük, katkı, kriterler… başarılı, başarılı, başarılı, başarılı… Tutanak artık tek ve mutlak gerçeklik, geçen iki saati bir anda sildi, yerine başka bir şey “var etti”. Mühür ve mavi tükenmez kalem neredeyse tanrısal bir güç: “Ol” dedi ve “oldu”. Artık kimse sarmaları hatırlamayacak…

Oysa asıl “olunması” gereken yer, yani hoca, doktora adayı, tez danışmanı, jüri üyesi benliklerinin gerçek (yani etkileşimsel seviyede) karşılıklı olarak sunulması ve onanması gereken an o geçen iki saatti. Ama o süre zarfında kimse bunları “olmadı” (kısmen aday hariç). Adayın kadrosunun bulunduğu bölüm başkanı, adı üstünde sadece bir bölüm başkanıydı ve zaten bu sıfatıyla jüriye dâhil edilmişti. Bir an önce bu “işin” halledilmesini istiyordu. Ve bunu elde etti. Tez danışmanı sadece sorunsuz bir savunma ve jüri istiyordu ve o da bunu elde etti. Diğer jüri üyeleri ise sadece kendilerinden bekleneni yerine getirdiler, yani hiçbir şey yapmadılar, oturdular, zira “sorun” yaratmak istemiyorlardı. Bir üniversitenin fiziki alanı içerisinde bulunmaktan başka o iki saati akademik veya bilimsel olarak tanımlayabilecek nerdeyse hiçbir şey olmamıştı. Tam da bu yüzden, o iki saatin sonundaki 15 dakikalık sembolik pornografi o kadar güçlüydü. Öyle de olmak zorundaydı; kurum, kendini devam ettirmek için, etkileşimle “olmayanı”, iktidarıyla resmi düzeyde (mühürle, mavi tükenmez kalemle) “oldurmak” mecburiyetindeydi. Belki de bu yüzden, bizdeki doktora tezi savunma tutanaklarındaki epistemolojik keskinlik ve mekanik bilim anlayışı, savaşamayan ancak kusursuz geçit töreni sergileyen bir ordu gibidir adeta. Zira kurum, her iki örnekte de, yolunda gitmeyeni gayet iyi bilir.

Şimdi, bu üç örnekten yola çıkarak şu soruyu tekrar soralım: Burada, metnin başında bahsettiğimiz türden bir “kandırma” durumu mu söz konusu? Pek değil. Zira burada bir kişinin aleyhine tertip edilmiş gizli kapaklı bir durum yok. Eğer bir kandırma varsa, bu hem karşılıklı hem de rızaya dayalı. Bir jüri üyesi olarak kendimi esasen bir jüri üyesi olarak görmüyorum, tez danışmanını da gerçek bir tez danışmanı olarak görmediğim gibi. Jüri üyesiymiş gibi yapıyorum, tez danışmanı da aynı şekilde tez danışmanıymış gibi yapıyor. Hatta bir ileri aşamada, miş-mış gibi yaptığımı tez danışmanının bildiğini biliyorum, aynı şekilde tez danışmanı da miş-mış gibi yaptığını bildiğimi biliyor. Ve tüm bunların böyle olduğunu kurum da biliyor ve biz hepimiz de miş-mış gibi yaptığımızın kurum tarafından bilinmekte olduğunu da biliyoruz. Burada durum, yalan, sahtekârlık veya ikiyüzlülük gibi ahlaki kavramların gönderme yaptığı, nispeten daha mekanik ve tek yönlü (kandıran-kandırılan) ilişki biçiminden çok daha karışık. Zira örneğin sıradan bir kandırma durumunda asıl mesele, taraflardan birinin, diğerinin o anki duruma ilişkin izlenimini manipüle etmesidir. Ancak bu manipüle etme durumu bile, sabit olan ve manipüle edilebilecek birtakım davranış örüntüsü ve göstergelerini temel alır. Örneğin, gizli bir ajan, bir yere sızmak için sahte bir kimliğe bürünür, inandırıcı olmak zorundadır ve öyle davranır. Vermiş olduğumuz örneklerdeki farklılık ise tam da bu noktadadır. Burada ne bir manipüle etme, ne bir gizleme iradesi, ne de bir inandırıcılık veya sahici olma, yani etkileşimsel anlamda o eyleme ilişkin tanımlı kalıplara uyma ve bu yönde bir izlenim uyandırma kaygısı vardır. Gerçek-sahici ve yapay-sahte arasındaki ayrım da böylece silikleşir.

Bu perspektiften bakıldığında, bireylerin davranışlarını ahlaki açıdan yargılamak, herkesin birbirini “tutarsızlıkla” suçladığı ancak bunun kendisinin de bir “olma kipi” olduğu yerde hiçbir şey ifade etmeyecektir. Türkiye’de ahlakçılık çoğu zaman kuru bir retoriktir; sadece “üstünü örtmeye” yarar. Tam tersine, analizi tekil bireyin kendisinden, onu sarmalayan ve var eden ilişki biçimine çekmek gerekir. Bu ise, sadece Erdoğan’ı, Terim’i veya tez danışmanını değil, Erdoğan’ı dinleyen ve alkışlayan yatırımcıyı da, Terim’le ailecek görüşen gazeteciyi de, tez danışmanının bölümden arkadaşı jüri üyesini de hesaba katmayı gerektirir. Fetiş “usta” örneğime bir kez daha geri dönelim. Ustayı, sadece bir “işini bilme” kapasitesi, kandırmaya meyilli bir “habitus” olarak alırsanız analize çok fazla bir şey katmazsınız. Ortak kanı, “şark kurnazı” gibi bir tipleme üzerinden bunu zaten uzun süreden beri yapıyor. Ustayı, onu var edenle, yani ilişkinin diğer ucundakiyle, en az kendisi kadar muğlak “müşteri” kategorisiyle ilişkilendirerek düşünmek gerekir. Ustanın ustalığı baştan bir kuşku içerir; tanımlanmış ortak bir kabule dayanmaz. Bu, ustanın bir eve herhangi bir sorun için çağrıldığında, kendisinden beklenebilecek eylem çeşitliliğine ilişkin hipotezlerin sayısının maksimal seviyeye çekilmesi anlamına gelir. (Bir kadın arkadaş bana, bir ustayı eve çağırması için, o an evde en az üç kadın çoğunluğunu mutlaka aradığını söylemişti!). Yani usta, hem beklendik hem beklenmedik işler yapabilir, zihni bulanıklaştırabilir, olan bitene ilişkin çarpıtılmış bir görüş sunabilir, karşısındakinin izlenimini bilinçli biçimde istediği yöne çekmeye çalışabilir, kısacası alenen yalan söyleyebilir. Burada bizim için daha önemli olan ise, güvenin daha en baştan itibaren minimal bir seviyede olduğu ve az çok derin bir sorgulamaya eşlik ettiği bir etkileşimde, ev sahibinin-müşterinin, yani diğer katılımcının da bunu bir veri alarak ilişkiye dâhil olmasıdır ve ustayı tüm muğlaklığında onamasıdır; aynı şekilde ustanın da daha en baştan, ev sahibinin, kendisine ilişkin bu türden bir izlenime sahip olduğunu bilmesi gibi. Dolayısıyla, burada yalan artık bir ilişki kipidir; az çok verili kabul edilen ve paylaşılan bir sembolik gramerdir. Bundan ötürü, ev sahibi-usta ilişkileri, par excellence bir müzakeredir. Vasıflı bir meslek erbabının tartışılmaz yetkinliğine evini veya bir eşyasını gönül rahatlığıyla bırakan bir müşteri figürünün tam zıttında, burada söz konusu olan çatışmalı bir işbirliğidir. Müşteri ve usta, onarılacak şeyi aslında birlikte onarırlar, sürekli müzakere ederler. Ustanın her teklifine müşterinin bir karşı teklifi vardır. Usta, “tesisatın komple değişmesi” gerektiğini söylerken, müşteri sadece bir contanın değiştirilmesiyle işin hallolacağını iddia eder. Usta yapar, müşteri göz atar; usta çalışır, müşteri hep başında durur; usta önerir, müşteri hep sorar; usta hamle yapar, karşı hamleyle müşteri punduna getirmeye çalışır. Dolayısıyla, usta (işinin ehli-bilen), müşteri (hizmet alan-bilmeyen) kategorilerinin dahi yeniden tanımlandığı kuşkulu-çekinceli bir ortaklık vardır burada: tek taraflı ve gizlenen bir “kandırma” çabasından ziyade, rıza ve onama içeren karşılıklı manipülasyonlar söz konusudur. Eğer böyleyse, tüm bu örneklerden hareketle, artık yeni bir muvazaa formundan bahsetmek daha uygun düşecektir. Terimi, kökenindeki hukuki anlamından kurtararak belki şu şeklide yeniden tanımlayabiliriz: iki tarafın da bilgisi dâhilinde ve rızasıyla gerçekleşen bir karşılıklı kendi kendini aldatma durumu. Bir ilişki biçimi olarak muvazaa kavramlaştırmasının, zamanında “Çakal” tiplemesi ile başladığım sorgulamayı daha verimli bir düzeye taşıyacağı kanısındayım. Zira “Çakal”ın bir zihniyet çözümlemesine dönüşme veya böyle anlaşılma riski çok yüksekti. Oysa muvazaa ile yöneldiğim, artık ne tekil bireyler ne onların zihni yapıları veya eylem saikleri, tersine, o bireyleri de var eden ilişkinin bizzat kendisi.

Miş-mış gibi yapmanın, R.Benedict’in tabiriyle, bizde belki de kendince bir “normallik” tesis ettiği, meşru bir kültürel örüntü olarak kendini dayattığı ve gündelik karşılaşmaların neredeyse esas benlik çıktısı haline geldiği bir ülkede yaşamak her zaman kolay değil. Her etkileşim, en sıradan ve ufak olanı bile, asgari düzeyde bir mutabakat ve güven gerektirir. Rahmetli anneannem, ufakken beni kasaba kıyma çektirmek için gönderdiğinde hep tembihlerdi: “aman dikkat et yavrum, bizim eti başkasının etiyle değiştirmesin, yapar o boyu devrilesice” diye. Çünkü kasaba güvenmiyordu. Kasabın kasap olduğunu düşünmüyordu. Kasap, onun için aynı zaman kasap dışında her şeydi ve bir anlamda “kasapmış” gibi yapıyordu. Kasaba ilişkin varsayımları neredeyse sonsuzdu. Evet, böyle bir ülkede yaşamak hiç de kolay değil. Yine aynı şekilde, örneğin, “olmayan”, “olunamayan”, ama “oldurulan” veya “olmuş gibi” yapılan bir ülkede “ifşa”nın nasıl güçlü bir tehdit aracı olduğu da anlaşılabilir. Çünkü miş-mış gibi yapma oyununda her zaman için ifşa edilebilecek bir şeyler vardır. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde eşiyle beraber yürüyen ve devrimciymiş gibi yapan eş, evde eşini dövüyor olabilir. Bu durumda, polis yerine “dağ”a şikayet etmek makul bir strateji olarak görülebilir. Yine benzer şekilde, muvazaalı ilişkilerin yoğunluğu bizi muhatabımızın yaydığı “sinyallere” karşı fazlasıyla duyarlı kılar. Zira rahmetli anneannem örneğinde olduğu gibi, karşımızdakine ilişkin varsayımlarımız neredeyse sonsuz olduğundan (kasap, aynı zamanda kasap dışında her şey olabilir), onun en ufak mimik, söz, hal ve tavrı bizi devasa bir yorumlama çabasına iter. Yorumlama ile komplo teorisi veya psikoz arsındaki sınır ise bazen belirsizdir. Her yanınızda subliminal mesajlar görüp, davalarda giyilen tişörtlerde veya gömleklerin markalarında şeytani bir üst aklı görebilirsiniz. FETÖ davalarına ilişkin bu haberler, yandaş medyanın basit ve acemice bir manipülasyonu olarak görülebilir. Ancak burada daha da önemli olan, bu haberlerin doğruluğu veya yanlışlığı değil, bunların yapılabiliyor olması, yani okuyucuların idrak kategorilerinde bir karşılık bulabileceğinin düşünülmesidir. Muvazaalı ilişkiler, etkileşimsel anlamda ontolojik güvensizliğin (ben kimim, o kim, burada ne oluyor? -R.D.Laing) ve kuşkuculuğun en üst düzeyde seyrettiği ilişkilerdir. Muvazaalı bir darbe de zaten ancak böyle muvazaalı bir ülkede olabilir.

Sosyal bilimlerde epistemoloji derslerinde öğrencilere, araştırma nesnelerine yaklaşırken nasıl bir tutum izlemeleri gerektiği anlatılır. En iyi formül, ne çok yakın ne de çok uzaktır. Ama aslında bunu tutturan da pek yoktur. Annenizin bir “tutam tuz” ölçüsü gibidir aslında, deneyimle kazanılır. Bazı sorunsallar sizi tüm varoluşunuzda veya hayatınızın bir kırılma döneminde yakalar. Yukarıda ana hatlarını kabaca koymaya çalıştığım sorunsal benim için sanırım böyle. Kendisi “olamamış” ancak “olmak” isteyen binlerce, yüzbinlerce kişiye de hayatı dar etmiş, onların varlıklarını kâh mermiyle, bombayla, zindanla kâh KHK’larla “yok hükmüne” bağlamış bir ülke üzerine çalışıyorum bugün. Böylesi bir durumda epistemolojik mesafeyi ve soğukkanlılığı korumak her zaman kolay değil. Ancak hissiyat, görülecek bir hesabın varlığı, bitmemiş bir hikâyenin ağırlığı bazı şeyleri daha önce görmediğiniz bir şekilde görmeye ve sizi önü alınamaz bir kapışma isteğine de sevk edebilir. Bizim gibi insanların bunun için yazmak, yazmak ve yazmaktan başka bir aracı yok.

Bunun için öyle bir kalem istiyorum ki, cezbettiği kadar hayal kırıklığına da uğratsın, sinirlendirsin hatta…

Bilmediğimiz hiçbir şeyi kâğıda dökmesin, her gün yaşadığımızı, aşina olduğumuzu dizsin sayfalara, ama başka bir mercekle…

Mesih yok, ifşa yok, hepimizin bildiğinden gram fazlası yok…

Kendimizi bulduğunuz kadar cezbedici, ama bu mercek altında bulduğumuz için de bir o kadar lanet okuyacağımız bir deneyim olsun…

“Biz Bizi Biliriz”…


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.