Birleşik Krallık seçmenleri nasıl bir mesaj verdiler? -2

Birleşik Krallık'ta May’in önemli bir güç kaybına uğradığı açıkça görülüyor. Corbyn ise beklenmeyen ölçüde büyük bir başarı kazandı. Bu seçimde yakaladığı dinamizmi devam ettirmesi, gelir eşitsizliğine ve sosyal refah devleti uygulamalarına yaptığı vurguyu güçlendirmesi, parti mekanizmasının işlerliğini daha da ileriye taşıması halinde bir sonraki seçimlerde ciddi bir iktidar alternatifi olduğu artık herkesçe kabul ediliyor.

M. Cevdet Kurar

Dünkü yazıda, geçen hafta yapılan Birleşik Krallık (BK) genel seçimlerinin nasıl bir politik ortamda yapıldığına ve seçimler sonucu oluşan parlamento kompozisyonunun bir değerlendirmesine yer vermiştik. Oradan devamla, bu yazıda, seçim sonuçlarının kısa-uzun vadede nasıl etkileri olabileceğini değerlendirmeye çalışacağız. Bu çerçevede, öncelikle bir soru üzerinde uğraşmamız gerekiyor:

SEÇİMLERİ KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ?

Bu soruya cevap vermek kolay değil. Salt rakamlara bakıldığında birinci parti olan Muhafazakar Parti (MP) seçimi kazandı denebilir. Ancak karşılaştırmalı bakıldığında ortaya çıkan sonuç şu: MP, 2015’te kazandığından 13 daha az sandalye kazanarak, tek parti iktidarını kaybetti. Daha da önemlisi, seçimin ilan edildiği Nisan 2017’de, tüm anketler ve dolayısıyla medya kuruluşları ezici bir MP zaferini haber veriyordu. Theresa May, belki de bu havanın da etkisiyle, kampanyasını yalnızca Brexit müzakereleri üzerine kurdu. AB ile yapılacak görüşmelerde “güçlü ve istikrarlı” bir hükümetin ne kadar elzem olduğunu anlatmak dışında, iç politika alanlarına ilişkin referanslar kullanmaktan özenle çekindi. Seçimin ilan edildiği tarihte tahmin edilen “zafer” bir kenara, partisini bir önceki genel seçimlerde alınan sonucun da gerisine düşürdü. Seçimin öncesinde sahip olduğu gücü de kaybetti ve Brüksel’deki müzakerelerdeki konumunu zayıflattı.

Bu süreçte üç temel hata yaptığı iddia edilebilir. Birincisi tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çalışan sınıflar (1), önceki on yıllara göre sosyo-ekonomik statülerinde yaşadıkları gerilemenin farkındalar ve bundan rahatsızlık duyuyorlar. BK’de de durum farklı değil; çalışan sınıflar pek çok sorunla karşı karşıya: çocuklarının aldıkları eğitimden ve eğitim hizmetinin çok pahalılaşmasından şikayetçiler, yine çocuklarının iyi maaş alabilecekleri iş bulmalarının çok zorlaştığını yakıcı bir şekilde hissediyorlar, çocuklarının kendilerinin sahip olduğu gibi evler satın alabilmeleri bugünkü ücretlerle neredeyse imkansız, emeklilik aylıklarının kendi ailelerinin 1960’lar ve 1970’lerde aldıkları emeklilik aylıklarından çok daha az bir satın alma gücüne sahip olduğunu biliyorlar, sağlık sistemindeki geriye gidişten en çok onlar etkileniyor ve nihayetinde tüm bu nedenlerle önemli bir borçluluk sorunu ile karşı karşıyalar. Başbakan May, tüm seçim kampanyası boyunca bu sorunlara asgari şekilde değinmeye, bu sorunlara ilişkin önerilerini parti deklarasyonundaki birkaç paragrafla sınırlı tutmaya çalıştı. Belki bu sorunları umursamıyordu, belki de bunları çözmek için önerebileceği politika araçlarından yoksundu; bu tercihin nedenini kestirmek kolay değil. Ancak, Britanya toplumunun nabzını kaçırmasında ve seçimlerden istediği sonucu alamamasındaki en önemli etkenin bu olduğu söylenebilir. İlk bakışta, mevcut siyasal aktörlerin bu genel seçimde ortaya koydukları pozisyonlar açısından ironik gözükse de, burada sıralanan sorunlar geçen yıl yapılan Brexit oylamasının da temel belirleyicileriydiler. İkincisi May, BK seçimlerinde bir gelenek haline gelen, tüm parti liderlerinin bir televizyon platformunda karşılıklı tartıştığı programa katılmama kararı verdi. Bu karar kamuoyu tarafından, aynı yukarıdaki sorulara değinmemeyi tercih etmesinde olduğu gibi, Britanya seçmenine bir hakaret olarak algılandı. Seçecekleri liderleri ve politikalarını canlı yayınlanan bir tartışmada test etmeye alışmış Britanyalılar ve medya mensupları bu kararın üzerine en sert bir şekilde gittiler ve May bu eleştirilere tatmin edici bir yanıt veremedi. Üçüncü olarak ise May, partisinin seçim deklarasyonunu bütünlüklü bir şekilde savunabileceği imkanları kullanamadı. Bu durum kısmen deklarasyonun içeriğinden, kısmen de May’in kampanyayı Brexit müzakereleri endeksleme ısrarından kaynaklanmış olabilir.

İşçi Partisi (İP) ve Jeremy Corbyn ise seçim kampanyasına, futbol deyimiyle, 5-0 geride başladı. Seçim anketleri MP’nin tarihi zaferini işaret ediyordu, geleneksel medya organları Corbyn karşıtı kampanyanın dümenine su taşımakta yarışıyorlardı ve parti içindeki muhalefet “Corbyn liderliğinin ve önerdiği politikaların partiyi yok edeceğine” dair iddialarını ısrarlı bir şekilde tekrar ediyorlardı.(2)

Ancak tek ısrarcı olan onlar değildi. Corbyn, kendisinin lider seçilmesinden önce ve sonra partiye katılan binlerce gencin dinamizmine de güvenerek, temel politika alanlarındaki “radikal” önerilerini topluma sunmaya devam etti. Kampanya performansı açısından da geçen seneki Brexit referandumu ve yerel seçimlerden çok ilerideydi; sürekli sahada seçmenlerle buluştu, hiçbir medya tartışmasından çekinmedi, çoğunlukla gençler tarafından yürütülen parti propagandasının karizmatik liderliğini üstlendi. Sağlık sistemine bütçeden daha çok para ayrılacağını, üniversite ücretlerinin sıfırlanacağını, eğitim sisteminin kamusal niteliğinin güçlendirileceğini, ekonomik eşitsizliklerin azaltılacağını, AB ile BK’deki iş gücü piyasasını korumayı önceliklendirecek bir pazarlık yapılacağını, BK dış politikasının terör örgütleriyle mücadele paradigmasının değiştirileceğini vurgulamayı sürdürdü. May’in “güçlü ve istikrarlı liderlik” sloganının karşısına koyduğu “daha azımız için değil, çoğunluğumuz için”(3) sloganı ise çok net bir mesaj verdi: Gelir eşitsizliğini en büyük problem olarak ortaya koydu ve bunu aşmak için en çok kazanan yüzde 5’in geri kalan yüzde 95’ten çok daha fazla bir oranda vergilendirileceğini açıkladı. Tüm bu stratejik ve ideolojik tercihler, iki ay öncesinde beklenenden çok büyük bir oranda Britanya toplumunda karşılık bulmuş görünüyor; oyu yüzde 25’lerde gösterilen parti yüzde 40 oy almayı başardı.

BUNDAN SONRA NE OLABİLİR?

1- Britanya’nın son seçimi, oy verme davranışını etkileyen tüm unsurları takip etmeye uygun bir “laboratuvar” sundu. Bütçeden kimlere ve hangi politika alanlarına daha çok pay ayrılacağı ve vergilendirme politikasının nasıl şekilleneceği üzerinden (önemli sosyal etkiler olan, ideolojik, politik ve ekonomik argümanlar temelli) yoğun bir muhalefet yürütüldü. May ise bunlara yanıt vermeye çalışırken daha çok kültürel ve tarihsel referanslar içeren argümanlar kullanmayı tercih etti. Teknik ve taktik düzeyde ise, BK’nin dar bölge seçim sisteminin elverdiği pek çok strateji geliştirildi, “muhafazakar iktidarı sonlandırmak için taktiksel oy verme” kampanyaları hem doğrudan sonuçları hem de seçime katılımın niteliksel ve niceliksel özelliklerini etkiledi (4). Böyle bir kampanya sürecinin sonunda parlamento aritmetiği, yukarıda detaylandırıldığı üzere, bir tek parti iktidarına geçit vermediği gibi, güçlü, istikrarlı bir koalisyon hükümeti ihtimalini de epey zayıflattı. Bu verilerden hareketle, geçen haftaki seçimin, iki senedir önemli çalkantılar yaşayan Britanya siyasetine yeni belirsizlikler eklediği ilk yorum olarak söylenebilir. Öte yandan, MP’nin ve May’in önemli bir güç kaybına uğradığı da açıkça görülüyor. İP ve Corbyn ise beklenmeyen ölçüde büyük bir başarı kazandı. Bu seçimde yakaladığı dinamizmi devam ettirmesi, gelir eşitsizliğine ve sosyal refah devleti uygulamalarına yaptığı vurguyu güçlendirmesi, parti mekanizmasının işlerliğini daha da ileriye taşıması halinde bir sonraki seçimlerde ciddi bir iktidar alternatifi olduğu artık herkesçe kabul ediliyor. Bugünkü durumda ise, May’in bir azınlık hükümeti ile bir süre ülkeyi yönetmeye devam edeceği ancak kısa bir süre içinde yeni bir genel seçimin gündeme geleceği tahmin edilebilir.

2- Önümüzdeki hafta BK hükümeti AB ile Brexit müzakereleri için masaya oturuyor. Bu sürecin nasıl işleyeceği konusu, BK seçimleri yapılamadan önce de pek çok belirsizliği içinde taşıyordu. May, her koşulda bir antlaşmaya en hızlı şekilde varılması gerektiğini savunurken, Corbyn “Britanya’daki istihdamı korumayı öncelikleyen bir Brexit antlaşması” yapılması gerektiğine dair konumunu her fırsatta sürdürdü. Pozisyonlar bu denli farklılaşmış ve iki farklı seçeneği savunan liderlerden birisi (şimdilik müzakereleri yürütecek olanı) önemli ölçüde güç kaybetmiş, diğeri ise ciddi bir başarı yakalamışken, AB ile müzakerelerin BK iç siyasetini her zamankinden daha da fazla etkileyeceğini tahmin edebiliriz.

3- Post-truth çağı başlamadan bitiyor mu? (5)

En azından son üç yüzyıldır dünya siyasetinin başat aktörlerinden biri olan BK’nin genel seçimleri, çok doğal olarak, yalnızca bir ülke içi mücadeleye işaret etmiyor. Bu nedenle, bu seçimlerin dünyada süregiden politik kamplaşmaların bir izdüşümü olduğu iddia edilebilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler 1980’lerden itibaren ortaya çıkan küreselleşmenin yarattığı sosyal ve ekonomik problemlerle başa çıkmakta zorlanıyorlar. Bu dönemlerde temelleri atılan politikaları ve onların yarattığı toplumsal rahatsızlıkları analiz etmek için Thatcher, Reagan ve Özal dönemlerini hatırlamakta fayda var. 2008 krizinden sonra daha da belirginleşen bu sorunların/rahatsızlıkların başında gelir adaletsizliği ve sosyal refah devleti uygulamalarının erozyona uğraması geliyor. Anglo-Amerikan dünyanın başını çektiği neo-klasik iktisat yaklaşımları ve muhafazakar kemer sıkma politikaları bu sorunları çözmekten uzak bir görüntü çiziyor. Toplumların gerek dar gelirli gerekse de daha genel olarak tüm çalışan kesimlerindeki rahatsızlık artıyor ve bu rahatsızlık her ülkede iki farklı siyasal damarı besliyor; birincisi aşırı sağcı, kimi zaman ırkçı, dışa kapanmacı/korumacı ekonomi taraftarı politik aktörler ve ikincisi yeni bir sınıf kompozisyonun oluştuğunu iddia eden, bu çerçevede gelir adaletsizliği sorununu çözmek ve sosyal refah devletini yeniden inşa etmek gerektiğini savunan sol-sosyalist aktörler.

Özellikle Donald Trump’ın Amerikan başkanı seçilmesinden sonraki süreçte, siyasi gözlemciler birinci kategorideki politik aktörlerin toplumu ikna etme yöntemlerini tanımlamak için post-truth kavramını kullanmayı tercih ettiler. Her ne kadar bu kavram çok tartışmalı olsa da, genel olarak, inatçı, kendisinden olmayanı aşağılayan, bir tür elitizm karşıtlığıyla geniş kitlelerin duygularına oynayan, gerçeklikten uzak siyasal söylemleri tanımlamak için kullanılıyor. BK’de de May’in ve MP’nin bu seçimdeki pozisyonunu aynı kategoride gören önemli bir kesim var; toplumun ihtiyaçlarına, uzun süredir yaşanan ekonomik rahatsızlıklara ve onların çözümüne odaklanmak yerine, muğlak kültürel ve tarihsel referanslar kullanarak, dış politikada yaşanan gelişmeleri düşman-dost ikileminde karikatürize ederek bir kampanya yürütüldüğü değerlendiriliyor. Bu değerlendirme bir açıdan yanlış, bir açıdan doğru. May ile Trump arasındaki önemli bir farkı vurgulamak gerekiyor, May Trump’ın yaptığına benzer bir “yerleşik düzen karşıtı” popülizm dilini kullanmadı. Böyle bir benzetme ancak Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (BKBP) ile Trump Cumhuriyetçiliği arasında yapılırsa daha doğru olur. BKBP’nin gerek Brexit kampanyasındaki gerekse de genel seçimler öncesindeki söylem ve önerileri post-truth diye tanımlanan politik çizgiye May’in pozisyonundan çok daha yakın bir görüntü çizdi (6). Ancak yine de artan ekonomik rahatsızlık, gelir adaletsizliği, barınma, sağlık ve eğitime ilişkin her gün çetrefilleşen sorunlara çok az değinmeyi tercih ettiği göz önüne alındığında, May’e ilişkin bu değerlendirmede az da olsa bir haklılık payı bulmak mümkün.

Bu politik/ideolojik çizginin karşısında ise, Anglo-Amerikan dünyada, Corbyn-Sanders çizgisinin durduğu söylenebilir. Ekonomik ve politik küreselleşmenin önde gelen fikir ve uygulama merkezleri olarak tanımlanabilecek iki ülke olan ABD ve BK’de, bu karşıt politik çizginin kristalleşmiş olması da anlaşılır bir şey. Geçen seneki Amerikan başkanlığı yarışının ön seçimlerinde Sanders da, her iki ülkenin özgün koşulları nedeniyle ortaya çıkan önemli teknik farklılıklara rağmen, Corbyn’e benzer bir söylem tutturmuştu. Her iki lider de bir döngüyü sürekli tekrarladılar: (i) uluslararası finans sermaye kuruluşlarının işleyişi şeffaf ve hesap verebilir değil, (ii) bu kuruluşların siyaseti finanse etmekte kullandığı para düşük ücret üzerinden sömürüye ve vergilendirme adaletsizliğine dayanıyor, (iii) bu finanse etme biçimi nedeniyle halkın oylarıyla seçilen temsilciler halka değil bu kuruluşlara hizmet etmek üzere çalışıyor, (iv) aslında söz konusu parasal kaynağın büyük bir bölümünü yaratan çalışan sınıflar bu siyaset içinde sosyal haklarını, yaşam düzeylerini, gelirlerini ve geleceklerini kaybediyorlar.

Öte yandan, her ikisi de parti içinde ve medyada, kimi zaman mesnetsiz karalamaları da içeren, ciddi bir muhalefetle uğraşmak zorunda kaldılar. Bugünkü durumda Corbyn bu kavgayı da kazanmış görünüyor, artık kendisini bir lider olarak ispatlamış durumda. Önerdiği politikalar, parti mekanizmasını çalıştırma biçimi ve söylemi ile özellikle Avrupa sol siyaseti için önemli bir yol gösterici, üstelik artık bir “başarı hikayesi” de var. Hiç kuşku yok ki, Corbyn’in bu başarısında, otoriterleşen muhafazakar yönetimlerle, büyük sosyal ve ekonomik problemlerle uğraşan diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ülke solcuları ve sosyal demokratlarının çıkarması gereken dersler var. Corbyn, siyasetin, inanç ve kararlılıkla yürünmesi gereken uzun bir yol olduğunu, dünya genelinde umutsuzluk ve karamsarlığa kapılmış geniş kesimlere ve sol siyasetçilere hatırlatmıştır. İP’nin bu seçimde aldığı mesafe, post-truth tanımlamasıyla karikatürize edilen piyasacı, dışlayıcı ve eşitsizlikleri derinleştirici siyaset yapma biçimine karşı nasıl bir alternatif sunulabileceğinin bir işaret fişeği olarak görülebilir. Corbyn liderliğindeki İP’nin nasıl bir alternatif sunduğu da başka bir yazının konusu olsun.

(1) Yazı boyunca kullanılan “çalışan sınıflar” kavramı, baitçe geleneksel olarak işçi sınıfı ve orta sınıflar olarak sınıfların toplamı olarak düşünülebilir. Son dönemde gittikçe yaygınlaşan “mavi yakalı-beyaz yakalı” ayrımının ifade ettiği tüm kesimleri kapsar. Temel belirleyici, ücretli bir işte çalışıyor olmaktır.

(2) http://www.independent.co.uk/news/uk/politics/jeremy-corbyn-labour-mps-what-they-said-then-now-owen-smith-chuka-ummuna-tom-watson-yvette-cooper-a7781411.html

(3)  May’in sloganı “strong and stable leadership”, Corbyn’in sloganı ise “for the many, not the few” idi.

(4) Taktik oy verme kampnayalarına ilişkin bir özet için: https://www.theguardian.com/politics/ng-interactive/2017/jun/02/tactical-voting-guide-how-to-make-your-vote-count-in-the-2017-election

(5) Post-truth’un kelime anlamı “gerçeklik sonrası” demektir. Gerçekleri açıkça çarpıtan ve bunu populist bir söylem ile ortaya koyan politikacıların pozisyonları için son zamanlarda kullanılan bir kavramdır.

(6) BKBP’ye ilişkin tartışmalar, belirleyiciği nedeniyle, başka bir yazının konusu olabilir. Ancak burada belirtmek gerekn iki husus var; (i) BKBP, dışlayıcı, içe kapanmacı, yer yer ırkçı ve çoğunlukla gerçeklikten uzak kampanyasıyla Brexit oylamasında “AB’den çıkma” yönünde bir sonuç çıkmasında çok önemli bir rol oynadı. (ii) Ancak, bu politik söylemi devam ettirerek girdiği genel seçimlerde bir vekil bile çıkaramadığı başarısız bir sonuç aldı.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.