Birleşik Krallık seçmenleri nasıl bir mesaj verdiler? -1

Birleşik Krallık'ta geçen haftaki seçimlerde beklenilen olmadı, Muhafazakar Parti parlamento çoğunluğunu kaybetti, Corbyn başkanlığındaki İşçi Partisi ikinci parti olmasına rağmen önemli bir çıkış yakaladı.

M. Cevdet Kurar

Türkiye’de yapılan her seçimden sonra “Halk şu mesajı verdi”, “Milletin mesajı sert oldu” gibi toptancı yorumlar yapılır gazetelerde, televizyon ekranlarında. Sanki vatandaşlar seçimden bir gece önce milyonlar halinde bir araya gelmiş de, bir sonraki gün gerçekleşecek oy oranlarını belirlemek için mahşeri bir toplantı yapmışlar gibi.

Şüphesiz oy verme davranışı böyle toptancı analizlerle anlaşılacak bir olgu değil. Uzun yıllardır üzerinde çalışıldığı üzere, pek çok ideolojik, ekonomik, sosyal, kültürel, stratejik ve hatta teknik detayı içinde barındıran çok karmaşık bir olgudan söz ediyoruz. En azından demokratik kurumların ve teamüllerin az çok işlediği ülkelerde, bir seçim sonucunu bu değişkenleri teker teker ve birlikte ele almadan değerlendirmemek gerekir.

Parlamenter demokrasinin, tüm kurum ve kurallarıyla, modern çağlardaki en önemli örneklerinden birinin Birleşik Krallık (BK) demokrasisi olduğu su götürmez bir gerçek. O nedenle, geçen hafta yapılan genel seçimin sonuçları ancak yukarıda sıralanan değişkenleri kapsayan bir yaklaşımla analiz edilebilir. Sonuç analizine başlamadan önce ilgilenmemiz gereken bir soru var:

SEÇİMLER NASIL BİR ORTAMDA GERÇEKLEŞTİ?

Öncelikle, bu bir erken genel seçimdi. 2015 yılında yapılan genel seçimlerde önceki Başbakan David Cameron liderliğindeki Muhafazakar Parti (MP), 2010-2015 yılları arasında Liberal Demokrat Parti (LDP) ile kurdukları koalisyon hükümetinin ardından, çoğunluğu kazandı ve tek başına iktidar oldu. Bu seçimi kazanırken Cameron, Britanya toplumuna bir AB’den çıkış/AB’de kalış (Brexit) referandumu vaat etmişti. Tek parti hükümetinin başı olarak bu vaadi gerçekleştirdi, ancak kendisi de AB’de kalma yönünde kampanya yürütmesine rağmen referandumdan AB’den çıkma yönünde bir sonuç çıktı (1). Bu sonuçtan sonra Cameron istifa etti ve MP kendi iç mekanizmalarını çalıştırarak Temmuz 2016’da Theresa May’i yeni genel başkan ve dolayısıyla başbakan olarak seçti. May, uzun süre aksini savunmasına rağmen, Nisan 2017’de, Brüksel’de yapılacak Brexit müzakerelerinde BK’nin elini güçlendirmek gerektiği savıyla 8 Haziran’da bir erken genel seçim çağrısı yaptı ve parlamento da bunu onayladı. May’in temel argümanı, BK’nin daha güçlü bir hükümet ve başbakana ihtiyaç duyacağı bir “AB ile müzakereler” sürecine girecek olmasıydı ve bunu en iyi seçmenler tarafından tam destek almış bir muhafazakar başbakan yapabilirdi. Bu değerlendirmenin ardında yatan asıl neden ise, tüm anketlerin 20 ila 25 puanlık bir farkla MP’yi önde göstermesi ve muhalefete hiç şans tanınmamasıydı. May, bu türden bir ezici çoğunlukla iktidarını sağlamlaştırıp, kendisini parti içinde kanıtlamak ve muhalefetin “eleştirilerinden kurtulmak” amacıyla erken seçim çağrısını yaptı.

Peki, Nisan 2017 itibariyle muhalefet ne durumdaydı? Öncelikle, 20’nci yüzyıl boyunca BK’de iktidar genellikle MP ve İşçi Partisi (İP) tek parti iktidarları arasında gidip gelmişti, dolayısıyla İP her durumda iktidarın en önemli alternatifi olarak görülüyordu. BK’de geleneksel olarak işçi sınıfını temsil eden sosyal demokrat İP, 2015 seçimlerini hem merkeze hem de daha solda yer alan kesimlere hitap etmeye çabalayan (kimilerine göre karmaşık) (2) argümanlarla yürüttü, yeni bir politika öneremedi ve kaybetti. İP’nin 2015 seçimlerindeki başarısızlıktan sonra yaşadığı lider (ve bir ölçüde paradigma) değişikliği 2016 yerel seçimlerinin de, geçen haftaki yerel seçimlerin de önemli bir bileşeniydi. İP, siyasi yelpazenin merkezine hitap etmeye çalışan Ed Miliband başkanlığında girdiği 2015 genel seçimlerinde ciddi bir yenilgi almıştı. Ed Miliband bu sonuçla birlikte istifa etti ve bu istifayı takiben yapılan parti konferansında, sol söylem ve politikalar öneren Jeremy Corbyn  (gelir adaletsizliğine, işsizliğe, sosyal yardım mekanizmalarının/sağlık sisteminin yetersizliğine ve Britanya’nın mülteciler konusundaki pozisyonunu değiştirmesi gerektiğine vurgu yaparak) parti genel başkanı seçildi.  Bu lider ve söylem değişikliğinin parti içinde yarattığı dalgalanmalar, Nisan 2017’de erken genel seçim kararı alındığında da son hız devam ediyordu. İP’nin bir merkez parti olarak kalması gerektiğini, başka türlü 2020’de iktidar olamayacağını düşünen deneyimli partililerle, Corbyn ile birlikte hareket eden sol siyaset figürleri ve partiye yeni katılan gençler arasında fikir ve yöntem tartışması yaşanıyordu. Hem soldan (geleneksel olarak İP destekçisi olan Guardian gazetesi dahil) hem sağdan medya kuruluşları, birkaç istisna dışında, bu tartışmada Corbyn’i eleştiren ekibi destekler bir pozisyon aldılar. Kamuoyunda, anketler de bir veri olarak gösterilerek, Corbyn karşıtı bir hava esiyordu.

Ancak geçen haftaki seçimlerde beklenilen olmadı, MP parlamento çoğunluğunu kaybetti, Corbyn başkanlığındaki İP ikinci parti olmasına rağmen önemli bir çıkış yakaladı. Şimdi, bu seçimin sonuçlarını üç başlık altında değerlendirelim:

NASIL BİR PARLAMENTO ARİTMETİĞİ VE SİYASETİ?

Sondan başlayalım: Britanya devlet televizyonunun açıkladığı verilere göre aşağıdaki gibi bir oy dağılımı ve parlamento aritmetiği ortaya çıktı (3):

.

.

Bu parlamento aritmetiğinden, (326 vekil sandalye gerektiren) tek parti iktidarı çıkmadı, “seçmen koalisyon mesajı verdi”. Hem aritmetik hem de politik olarak gerçekleşmesi, daha doğrusu sürdürülmesi epey güç olan iki ihtimalden söz edilebilir. İlk ihtimal, birinci parti olarak hükümeti oluşturması beklenen MP’nin hükümeti, kurması ancak onun da seçenekleri çok değil. İP, LDP ve İskoç Ulusal Partisi (İUP) çok önceden MP ile herhangi bir koalisyonun içinde yer almayacaklarını açıklamışlardı, bu pozisyonlarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla, 2010-2015 arasında olduğu gibi beş yıl sürebilecek bir MP-LDP koalisyonu da mümkün değil. Geriye yalnızca, MP’nin , Demokratik Birlikçi Parti’den (DBP) destek alarak bir azınlık hükümeti kurması seçeneği kalıyor. May, ilk tercih olarak buna yönelmiş görünüyor ancak bu epey sorunlu bir “birlikteliğe” işaret ediyor. Hem önemli ölçüde güç kaybetmiş May’in böyle bir parlamento aritmetiğinde gücünü tam anlamıyla kullanması mümkün değil, hem de bir Kuzey İrlanda partisi olan DBP’nin silahlı İrlanda siyasal hareketleri ile olan ilişkisi, kimi zaman ırkçılığa varan aşırı sağcı tutumu May’in elini iyice güçsüzleştiriyor. Bu nedenle May’in, DBP destekli bir hükümeti, gelecek hafta başlayacak Brexit müzakerelerinde bir yol almayı sağlayacak geçici bir çözüm olarak düşündüğü ancak bu sürede bile yetkilerini parlamentoyla daha çok paylaşarak bir geçiş dönemi tasarladığı konuşulan ihtimaller arasında (4). Diğer bir ihtimal ise, ikinci parti olan İP’nin liderliğinde “ilerici koalisyon” diye de tabir edilen, İP-LDP-İUP ve YP’yi kapsayan bir azınlık hükümeti formülü olarak karşımıza çıkıyor. Ancak hem bu dört partinin sandalye sayılarının da bir çoğunluk ifade etmemesi hem de dört partinin MP ajandası karşıtlığı dışında fazla bir ortak noktaları bulunmaması bu ihtimali de çok zorlaştırıyor. Dolayısıyla, bir geçiş dönemi hükümeti olarak DBP destekli bir MP azınlık hükümetinin en kuvvetli ihtimal olduğu ancak bunun da uzun ömürlü bir hükümet olmaktan çok uzak olduğu değerlendirilebilir. Yakın zamanda yeni bir genel seçim kararı alınması şaşırtıcı olmaz, Brexit müzakerelerinde alınacak yol ile bağlantılı olarak böyle bir kararı yaz sonunda görebileceğimiz ihtimali çokça dillendiriliyor. Bu ihtimal, AB’nin müzakereler sırasında Tek Pazar üyeliği ve serbest dolaşım hakkında BK’ye nasıl bir pozisyon önereceği ve BK’nin buna ne türden karşılık vereceği ile doğrudan bağlantılı. Gerek MP içindeki politik çekişmelerin, gerekse de İP’den MP’ye yöneltilecek eleştirilerin içeriğinin belirlenmesinde, diğer iç politika konularının yanında, bu müzakerelerin ne yönde ilerlediği de belirleyici olacak.

Bu yazıda, geçen Perşembe günü yapılan seçimlerin hangi ortamda yapıldığı ve ne türden sonuçlar ortaya çıkardığına odaklandık. Bu sonuçların nasıl yorumlanabileceğine dair bazı ipuçlarını da burada bulmak mümkün. Yarın yayınlanacak yazıda ise bu sonuçların olası politik etkilerini, “Kim kazandı, kim kaybetti?” ve “Bundan sonra ne olabilir?” soruları altında irdelemeye devam edeceğiz.

(1) Bu oylamada çıkan sonucun da, genel beklentinin tersine olduğu söylenebilir. BK seçmenlerinin yaklaşık yüzde 52’si AB’den çıkmak yönünde oy kullanmışlardı; http://www.bbc.com/news/politics/eu_referendum/results

(2) 2015 kampanyasının da elbette kendine özgü dinamikleri vardı. Milliband’ın da Blair başkanlığındaki “New Labour”dan farklı bir yol izlemeye çalıştığı söylenebilir. Ancak Corbyn’in ortaya koyduğu, Milliband’a göre daha “radikal” bir program ve yöntem olarak görülüyor.

(3) http://www.bbc.com/news/election/2017/results

(4)  http://www.bbc.com/news/election-2017-40209585


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.