Ölüm oruçları: Benerci kendini neden öldürdü?

Devlet, 19 Aralık 2000’de, hücre ve tecrit koşullarını kabul etmeyen ve ölüm orucuna yatan mahkûmları ‘hayata döndürmüştü’! Ölüm orucuna yattıktan sonra Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanmış Refik’in Agos Gazetesi'nde yayımlanan öyküsünü sunuyoruz.

Funda Tosun*

“96 yılında ‘tabutluk’ diye adlandırılan hücrelerin devreye sokulmasıyla süresiz açlık grevine girdim. 69 günün sonunda Çapa nöroloji servisine kaldırıldım, tedavi oldum ve cezaevine döndüm. 67 kiloydum, 38 kiloya düştüm… Son yemeklerde püre benzeri şeyler yedik, bağırsaklarımız rahat çalışsın diye. İlk bir hafta, 10 gün zor geçer ama bilinçle halledilebilir… Sonra zaten her şeyi beyninde hissediyorsun. Ses ve ışık bir süre sonra aşırı hassasiyet oluşturuyor. Koku da mideni bulandırıyor. Gözlerime pamuklar koyuyorlardı arkadaşlar. Günlük gazete okuyorlardı ve beni konuşturmaya çalıştırıyorlardı. Su alamıyorsun bir süre sonra. O zaman arkadaşlar, ıslak bezleri vücudumda gezdiriyorlardı. Damlalıkla ağzıma su vermeye çalışıyorlardı ve bu işi sürekli, bıkmadan tekrar ediyorlardı. Bir de en önemlisi sürekli konuşturmaktı, bir de kısa kısa uyuman gerekir. 10-15 dakika gibi, yoksa zaten tahrip olmuş bilincinin yerine gelmesi daha da zorlaşıyordu.”

60’ı aşkın cezaevinde 700’den fazla mahkûmun süresiz-dönüşümsüz açlık grevi devam ediyor. Kritik sınıra gelinmesine rağmen, hükümet bir adım atmış değil. Devlet, yaklaşık on yıl önce, 19 Aralık 2000’de, hücre ve tecrit koşullarını kabul etmeyen ve ölüm orucuna yatan mahkûmları ‘hayata döndürmüştü’! Bu süreçte ölüm orucu tutan ve operasyondan sağ kurtulmayı başaran insanların karşısınaysa, anlam dünyalarını tümden değiştiren ve hatta yok eden daha ağır bir fatura çıktı: Wernicke Korsakoff sendromu. Yani hafızanın yok olduğu, yeni herhangi bir bilginin, duygunun kaydedilmediği ve vücudun hareket kabiliyetini kaybettiği bir maraz. Bu hastalığa yakalanan insanlar 2000’lerin başında kamuoyunun ilgisinden paylarına düşeni aldıktan sonra unutuldular…

Bir insanın ‘ölüme yatması’ ne demek hiç bilmiyorum. Ölüm orucunun politik olarak doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine de tek kelam edebilecek cüreti kendimde bulamıyorum. 1996’da ölüm orucu yapan Refik’in anlattıklarını aynısıyla sadece aktarıyorum…

Seni tanıyarak başlayalım…

Refik, kendini devrim, sosyalizm, komünizm işçisi olarak adlandıran biri. 1990 yılında Ankara’da gözaltına alındı. O zamanlar doğalgaz şantiyesinde çalışıyordu, orada gözaltına alındı, 1994’te tahliye edildi. Beraat ettim.

Tesisatçıydım o zamanlar. Askerlikten sonra işe başladım. İşçilerle prefabrik bir yerde kalıyorduk. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay dinliyorduk; ama bazen Ahmet Kaya da dinliyorduk. Sonra arkadaşlarla toplantılar yapmaya başladık. Sonra zaten alındım.

Sonra yine aynı yıl alındı Refik 1999’da sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Bu son davam zamanaşımı nedeniyle düştü ama ben beş, beş-buçuk yıl boşu boşuna cezaevinde kalmış oldum. Sistem bir şekilde kendini muhalif ya da Marksist ya da komünist olarak adlandıranlardan hesap soruyor.

Sorguya götürüldüm. 15 gün sorgulandım, sonra Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne götürüldüm. Örgüt üyeliği suçlamasıyla. Ama çok sonra dava beraatle sonuçlandı. Çıktım, İstanbul’a geldim. Bir süre faaliyet yürüttüm sonra tekrar cezaevi…

Ben şimdi başka şeylere geçmek istiyorum, toplum ve doğayı dönüştürerek var olmak istiyor Refik. ABD’nin orta eyaletlerindeki tahıl üretimiyle dünyada aç insan kalmayabiliyormuş. Nasıl oluyor? ABD kendine pazar açsın diye Somali oluyor. 1985’e kadar kendi kendini doyuran Somali bugün açlıktan kırılıyor.

Refik nasıl ‘devrim, sosyalizm, komünizm işçisi’ oldu?

Beypazarı’nda MHP’li bir belediye başkanı vardı. Ailemde de benim gibi olan yoktu o zaman. Nasıl Refik böyle oldu? O zaman teoriye bakmak gerekiyor. Epiküros “Atomlar düşer ama bazıları sapar” diyor. “Sapanlar hiçbir şeyi değiştirmez ama sonra aynı sapanlar bütün sistemi değiştirirler” diyor, o. Üç kardeşiz. Babam Ankara’da Sincan’da ya da Yenikent’te bilmiyorum şimdi. Çelik fabrikasında çalışıyordu babam, ama ben içeri alındığımda canına kıydı.

O zaman Refik’in adını İsmail koymuşlar, ilkokula başlayana kadar adının İsmail olduğunu sanıyor. İlkokulda adının Refik olduğunu öğreniyor. Neden böyle? Çünkü dedem, adımın İsmail olmasını istemiş, onlar da onu kıramamış ama babam da Refik olsun istemiş. Nüfusa kaydımı Refik diye yapmışlar. İlkokulda Refik’in öğretmeni Alican, TKP’liymiş, ben sonra öğrendim. Sınıfta ilk olarak okuma-yazmayı öğrenen, Refik. Alican her gün sınıfa isteyen istediği gazeteyi alsın diyor. Herkes istediği gazeteyi alır. Bir de Refik okula, kendi kendine kayıt yaptırdı. Beni, okula göndermeyeceklerdi. Pazarda su satıyordum, biriktirdiğim paraları ev sahibinin oğluna verdim, beş liraydı herhalde, beni okula yazdır dedim. Ama beş liranın hepsini vermedim, iki buçuğunu önce, iki buçuğunu sonra verdim.

Sonra öğrendim işte adım Refik’miş. Refik ‘r’ leri söyleyemez. Sonra, babam fabrikada çalışıyordu, ben fabrika diyemiyordum. Adımı sordu Alican, ben “Lefik” dedim bütün sınıf güldü. Sonra fabrika demeyi öğrendim sonra ‘r’leri söyledim, sonra adımın Refik olduğunu söyleyebiliyorum şimdi… Fabrika böylece ruhuma girdi, şantiyede Kapital okuyordum. Ne anlıyordum? Hiçbir şey. Anlasam böyle olmazdım zaten…

Nerelisin?

Refik kendisini adlandırırken ya dünyalı diye adlandırır ya da kapitalizmde yaşıyorum diye adlandırır.

Tamam peki, Refik’in anne babası nereli?

İşte orası bana göre kapitalizm… Ama siz ısrar ediyorsanız söyleyeyim. Ankara Beypazarı doğumluyum. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Kürtlerle, Türklerle, Müslümanlarla, Lazlarla yaşamaktan farklı bir şeyden bahsediyorum ben. Kapitalizmle yaşıyorum ve sorun kapitalist toplumun başka bir toplum biçimine evrilip evrilemeyeceği sorunu.

Kaç yaşındasın?

Refik’in doğum tarihi 1967, ben 42-43 yaşındayım. Ben ya da Refik şu anda bu büroda ve Özgür Üniversite’de kendini yeniden inşa etme çalışmaları içinde.

Özgür Üniversite’de ne yapıyorsun?

Felsefe çalışmaları, kapitalizm konusunda kalıcı bir çözüm çalışması yapmayı hayal ediyorum. Bunu için Kapital’i okuyorum. Niye Kapital? Çünkü benim cezaevine girmeme ‘neden olan’ bu kitaptı. İlk gözaltına alındığımda geldiler ve doğrudan kitaplara saldırdılar. Sistemin aslında Refik’le bir sorunu yoktu, kitaplarlaydı bütün derdi. Kapitalizm mülksüzleşme demek. Bu mülksüzlük maddi araçlardan çok kültür araçlarının elinden alınması demektir. İnsan denen işçinin, elinden alınmak istenen kültür araçlarıdır. Bu sebeple önce kitaplara saldırdılar. İşçi denen varlığın karnını doyurmak dışında ve olabilirse, tabii, yani bir takım olabilirse seks faaliyetleri dışında entelektüel olarak zenginleştirebilecek yolların elinden alınması… Popüler kültür nesneleriyse tamamen bundan uzaktır, insan denen varlığın aşkı yok sayarak cinsellik yaşamasıysa …

Ölüm orucuna gitme süreci nasıl gerçekleşti?

96 yılında ‘tabutluk’ diye adlandırılan hücrelerin devreye sokulmasıyla süresiz açlık grevine girdim. 69 günün sonunda Çapa nöroloji servinse kaldırıldım, tedavi oldum ve cezaevine döndüm. 67 kiloydum, 38 kiloya düştüm.

Kapitalizmin hücreleşmesi… Ben toplumla birlikteyim. Sizi sevmeyebilirim ama burada, yalnız, sabah kalktığımda mesela çok sıkıntı oluyor. Kapı çaldığında, bir insan içeri girdiğinde rahatlama başlıyor. Evet, sevmeyebilirim sizi, ama ben ancak sizde yansıyabilirim. Siz bende. Hücre insanın var olma ihtimalini elinden alıyor, yani seni yok ediyor.

Aç kalmak günlerce…

Son yemeklerde püre benzeri şeyler yedik, bağırsaklarımız rahat çalışsın diye. İlk bir hafta, 10 gün zor geçer ama bilinçle halledilebilir… Sonra zaten her şeyi beyninde hissediyorsun. Ses ve ışık bir süre sonra aşırı hassasiyet oluşturuyor. Koku da mideni bulandırıyor. Gözlerime pamuklar koyuyorlardı arkadaşlar. Günlük gazete okuyorlardı ve beni konuşturmaya çalıştırıyorlardı. Su alamıyorsun bir süre sonra. O zaman arkadaşlar, ıslak bezleri vücudumda gezdiriyorlardı. Damlalıkla ağzıma su vermeye çalışıyorlardı ve bu işi sürekli, bıkmadan tekrar ediyorlardı. Bir de en önemlisi sürekli konuşturmaktı, bir de kısa kısa uyuman gerekir. 10-15 dakika gibi, yoksa zaten tahrip olmuş bilincinin yerine gelmesi daha da zorlaşıyordu.

Bu durumdayken tüm bu gazete haberleri sana bir anlam ifade ediyor muydu peki?

Bazen tüm sesler rahatsız ediyordu, sadece midemi bulandırıyordu, bir mana ifade etmiyordu. Aslında hâlâ biraz böyle, çok ses ve ışık beni strese sokuyor. Bir de bazen çok konuşunca beynim uyuşmaya başlıyor, ellerim ve ayaklarım sonra. Nefes almayı unutuyorum…

Refik, ölüm orucu yapanlarda en ciddi tahribatı Wernicke Karsakoff hastalığı bırakıyor galiba. Bu konuda, insanların neden eylem yaptıklarını dahi unuttukları ve çoğu kez “Neden ben bu haldeyim?” sorusuna yanıt bulamadıkları, sevmek, özlemek gibi duygu durumlarının mana ifade etmediği gibi bilgiler var. Senin hafızanda, kendi kişisel hikâyene ilişkin boşluklar var mı?

Refik tüm bu sorulara şöyle cevap verebilir. Refik, ‘98-99’da dahi uyandığında cezaevinde olduğunu sanıyor, ölüm orucuna ilişkin ise hiçbir şey hatırlamıyor. Birileri bana anlatıyor, dışarıdan, tüm hikâyeyi. Orada Refik açısından şöyle bir şey var, o ideali doğrusunda yaşayan bir varlık, sevgi ya da aşk, karşı cinse duyulan bir şeyden çok idea’ya duyulan bir şey. Bu noktada, ‘ben insanım birisini sevmem gerek, ben insanım birisini özlemem gerek’ diye bir şey yok. Refik sosyalizmi seviyor. Okuduğum kitapları unuttum bir de. Açlık grevinde Engels’in ‘Doğanın Diyalektiği’ni unutmuştum mesela ama ezbere biliyordum önceden.

Neden kendinden bahsederken ben demiyorsun, neden Refik diyorsun?

Bu duruma tıp şizofreni diyor galiba ama öyle değil. Varlıklar kendi kendisiyle tartışmasını bilmeliler. Ben Refik’le çok kavga ettim, çok tartıştım. Bir de ben içerden çıktıktan sonra bir daha yürüyemeyeceğimi söylediler. İçerde gördüğünüz boy aynası var ya, onun önünde sürekli hareketler yaptım, çalıştırdım Refik’in tüm kaslarını. Şimdi yürüyebiliyorum. Şimdi, şu bardağı kaldırıyorsun ya, normal… Bir şey düşünmen gerekmiyor kaldırırken, ama ben kaldırma hareketini düşünüyorum ve öyle kaldırabiliyorum. Bazen çok titriyorum, mesela ilk zamanlar bardağa ancak yarısından az su koyuyordum ki, dökülmesin. Şimdi sadece bir parmak boşluk bırakıyorum. Marx, insan, işte doğa, pardon, doğa insanın örgensel olan bedeni diyor ya işte öyle… Refik’le konuşuyorum ve ancak kendime bu şekilde yabancılaşıyor veya ancak kendimle bu şekilde karşı karşıya geliyorum. Böyle ayakta kalabiliyorum.

Refik’i 69. günde hastaneye kaldırdılar, sonra…

Götürmüşler işte beni hastaneye. Ben şimdi kokuları ve tatlarını alamıyorum. Benim bir yoldaşım, neydi, adı neydi? Biz, bir kilo zeytin alırdık, bir demlik çay. Zeytinin üzerine kekik, kırmızıbiber dökerdik, ikimiz yerdik. Şimdi zeytin yiyemiyorum, o aramızdan ayrıldı çünkü, yani öldü.

Ölüm orucuna girdiğini annene nasıl söyledin?

1993 Eylül’ünde kardeşlerimi görmüştüm. Anneyle de ‘90’da, değil, 2000 yılında görüştüm. Anneyle ve kızkardeşle 1993’ten 2000 yılına kadar görüşmedim. Çünkü onlar bu tür olaylara pek sıcak bakmıyor ve aynı zamanda korkan insanlar.

‘Korkmak’, bir annenin böyle bir durumdaki ruh halini anlatan doğru kelime mi sence?

Bizim çok klasik bir aile ilişkimiz yoktu. Ben söylemedim anneme ama o haberdardı çünkü kardeşim de ölüm oruçcusuydu. O Ulucanlar’daydı ve zorla müdahale edilenler arasında yer aldı. Onu biliyorlardı, çünkü onunla görüşüyorlardı. Buradan belki başka noktalara gitmek gerekir. Refik’in ailesiyle ilişkisi hep uzaktı, bir de kardeşini etkilediği düşünülüyordu. Bir de babası, Refik hapse girdikten sonra intihar etmişti.

Nam-ı diğer Hayata Dönüş Operasyonu’nda kardeşin Ulucanlar’daydı. Sen neredeydin?

Ben dışarıdaydım ama dışarıda olmak içerde olmaktan daha zor. Arkadaşların içeride, haberlerde görüyorsun, izliyorsun naklen. Bir de içeride olan biteni tahmin edebiliyorsun ama bir şey yapamıyorsun… Bu korkunç bir duygu. O zaman içerde olmayı çok isterdim. Daha az acı çekerdim. Eminim daha az olurdu hissettiğim ıstırap. Televizyonda izlerken olanı biteni, ellerimden bileklerime kan geldiğini hissettim. Ellerimi ben ya arkamda tutuyorum, ya da böyle aşağıda tutuyorum çünkü havaya kaldırırsam kan bütün vücuduma bulaşacak gibi hissediyorum. Bu yüzden çok sık ellerimi yıkarım ben ya da banyo yaparım. Şimdi gerçi daha az banyo yapıyorum ama bazı gün ellerimi 50 defa belki daha fazla yıkıyorum.

Şimdi başka bir konuya geçmek istiyorum. Irak’ta bir milyon insan katledildi. Bir milyon. Ben bazen düşünüyorum, bir milyona kadar saymaya çalışsam şimdi başlasam 1,2,3,4 diye acaba kaç saatte varabilirim bir milyona? Ama diyorlar işte bir milyon insan öldü. Bu barbarlık değil mi? Acaba ben bunları duyacağıma, ben ölsem daha iyi olmaz mıydı?

Bugünlerde Korsakoff’luların kurduğu ‘Yaşam Evi’nde hayat nasıl gidiyor?

Ben orada pek kalmıyorum aslında çünkü yalnız kalmak istiyorum. Okumak istiyorum ama orası buna müsait değil. O yüzden ben bu büroda yatıp kalkıyorum. Mat ve uyku tulumum var, ben buradayım. Yaşam Evi’nde yedi kişi kalıyor. Bir de kardeşim orada kalıyor, o benim yanımda çok çocuklaşıyor ve ben onun büyümesini istiyorum artık. Gerçi şimdi daha iyi, annemlerle yaşadığı zaman anneme bıçağı götürüp kendisini öldürmesini istiyormuş. Kız kardeşim işe başladığında uzun süre küsmüş, böyle şeyler ama şimdi daha iyi. Bir zamanlar bana “Benerci kendini neden öldürdü?” diye soruyordu, sonra “Benerci haklı mıydı, haksız mıydı? “ diye sormaya başladı…. “Beni öldürelim” diyordu hep. “Devrim yapamıyoruz, yapamayacağız. Hadi beni öldürelim” diyordu…

*Bu söyleşi, 5 Mart 2010 tarihli Agos’ta yayımlanmıştır.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.