Godot'yu yakarken

Biz sustuk Kerunmanat'ın sessiz çoğunluyduk, Kerunmanat'ın çaresiz çoğunluyduk. Biz sustuk ve sessizliğimiz gecenin karanlığında yitip gitti.

Uğur Aflay

Büyük bir adaydı Kerunmanat’ımız, yalnız bir adaydı. Yalnızlığının mı daha büyük, büyüklüğünün mü daha yalnız olduğu bilinmezdi. Nemli bir geceydi, çürümüş lahana kokusu sızlatıyordu burnumu. Bilirim bu kokuyu belaya gebedir gece, gebedir gece kötülüğe lahana koktuğunda çürümüş. Ama kötülük, hafif kalacaktı geceyi tanımlamak için, yetersiz kalacaktı sözcükler.

Meydanda toplanmaya başladığında ahali, evin penceresinden bakarken biz geceye, yıldızlara, yalnızlığımıza ve itilmişliğimize, ağlayan bir kadının çığlıkları dolduruyordu adamızın ve odamızın içini. İçini dolduruyordu yakarış, çığlık ve tükenmişlikler. Odamızı dolduruyordu çürümüş lahana kokusu, çürümüş düşler ve çaresiz aman dileyişler.

Hayvanlarım öldü diye bağırıyordu kadın kısılmaya yüz tutmuş sesiyle, hayvanlarım öldü. Önce yemeden içmeden kesildiler, sonra yumruk büyüklüğünde yaralar açıldı gövdelerinde. Gözleri kör, kulakları sağır oldu. Dilleri çürüdü susuzluktan. Kimse duymadı yakarışlarımı, devrildi birer birer yıllanmış ve tükenmiş çınarlar gibi gürültülü hayvanlarım, bir o kadar muhteşem yıkıldılar. Yıkıldılar dedi kadın dizlerini döverek.

Kalabalık mırıldanmaya başladı. Bu daha önce görmedikleri, duymadıkları ölüm karşısında bir mantık, bir neden üretmeye çalışıyorlardı. Neden sonra biri fısıldadı yavaşça. Ben gördüm dedi. Ben gördüm fotoğrafçı hayvanların fotoğrafını çekti. Ruhlarını hapsetti makinesine. Ruhsuz kaldı hayvanlar, sen yaşayabilir misin ruhsuz? Hayvanlar yaşayabilir mi ruhsuz? Bütün ölümler bu yüzden.

Fısıltılar mırıltılara, mırıltılar seslere, sesler çığlıklara bıraktı yerini. Gözlerini kısmıştı bir gök gözlü, bağırdı geceye ve kalabalığa. Şeytandır bunun diğer adı, yakalım şeytanı. Yakalım şeytanı, yakalım bilinmeyeni, yakalım kötülüğü, kötülük içimize yer etmeden yakalım onu. Yakalım onu ruhumuzu tüketmeden.

Meydana dizdiler odunları, çaputları, umutları, çaresizlikleri dizdiler meydana. Getirdiler fotoğrafçıyı yaka paça, bağladılar ellerini, ayaklarını. Neden diyordu, neden diyordu ağzı bağlanana dek bir çuval parçasıyla. Döküldü yağlar, gazlar, benzinler. Ve ateş petrolle sevişmeye başladığında fotoğrafçının sessiz çığlıkları doldurdu geceyi. Gözleriyle yakarıyor, gözleriyle bağırıyor, gözleriyle karşı çıkıyordu. Tenekeler çalınmaya başladı, tencereler davul oldu ve ahali dans etti ateşle, dans etti kötülükle; tükenene dek ateş, tüketene dek gözlerdeki yaşam ateşini, nefret ateşi.

Fotoğrafçı kömür olduğunda dansın ritmi azaldı, tenekelerin tıkırtısı, tencerelerin patırtısı, sineklerin vızıltısı ve insanların hırıltısı azaldığında. Ama yanıyordu nefret ateşi tüm gücüyle ahalinin ruh haliyle besleniyormuş gibi harlıyordu.

Biz sustuk Kerunmanat’ın sessiz çoğunluyduk, Kerunmanat’ın çaresiz çoğunluyduk. Biz sustuk ve sessizliğimiz gecenin karanlığında yitip gitti.

Tören bitti diye düşünürken, bir başka kadın diz çöktü yere, başladı dövünmeye. Düşünemedim dedi, aklıma gelmedi dedi. Benim de oğlum öldü, oğlum öldü hayvanlar gibi. Aynı yaralar açıldı yüreğinde, doktor olmadı çare. Kimse duymadı yakarışlarımı, devrildi yıllanmış ve tükenmiş çınarlar gibi gürültülü oğlum. Görkemli, bir o kadar tükenmiş, yıkıldı evimin direği, gönlümün bebeği, gözümün nuru, yarınımın ışığı yıkıldı. Yıkıldı dedi kadın dizlerini döverek.

Kalabalık mırıldanmaya başladı yeniden. Neden sonra biri fısıldadı yavaşça. Ben gördüm dedi. Ben gördüm hastaydı oğul. Gitti doktora, doktor kulağına taktığı bir aletle dinledi kalbini. Alet hapsetti yüreğini oğlanın. Kalpsiz kaldı oğlan. Sen kalpsiz yaşayabilir misin, oğlan yaşayabilir miydi kalpsiz? Bu yüzden öldü oğul, doktordur suçlu.

Fısıltılar mırıltılara, mırıltılar seslere, sesler çığlıklara bıraktı yerini. Gözlerini kısmıştı aynı gök gözlü, bağırdı geceye ve kalabalığa. Şeytandır bunun diğer adı, yakalım şeytanı. Yakalım kötülüğü, yakalım kirli elleriyle sökmeden yüreklerimizi.

Getirdiler doktoru yaka paça. Neden diyordu. Neden? Ne kötülük yaptım size, ne yaptım size iyilikten başka? Vardır tedavi edemediklerim, Azrail’in elinden alamadıklarım vardır. Bundan mıdır öfkeniz? Ağzına tıkanana dek bir çuval parçası bağırdı durdu çaresiz. Ve bedeni tükenene dek ateşte, yanmış et kokusu çürümüş lahana kokusunu bastırana dek yandı, kavruldu. Tenekeler çalıyordu, tencereler ritim tutuyordu insanların dansına. Ay bulutların ardına gizlenene, yıldızlar ferini kaybedene dek sürdü dans.

Biz sustuk Kerunmanat’ın sessiz çoğunluyduk, Kerunmanat’ın çaresiz çoğunluğuyduk. Biz sustuk ve sessizliğimiz gecenin karanlığında yitip gitti.

Uykunun ellerine teslim edecekken aklımızı, ruhumuzu ve bedenimizi, bir başka kadın diz çöktü yere. Başladı ağıt yakmaya. Balıklar öldü dedi. Öldü denizdeki balıklar, neden diye sordunuz mu kendinize? Bütün kayalıklar, kumsallar dolu ölü balıkla. Sordunuz mu nedendir? Dizlerini dövüyordu, kulakları tırmalıyordu bağırışları, yakarışları.

Ben biliyorum dedi biri artık fısıldamaya gerek duymadan. Ben gördüm balıkçı temizliyordu kumsaldaki çöpleri. Balıkçı engelliyordu tarım ilaçlarının denize dökülmesini. Balıklar çöple beslenir, tarım ilaçları şifadır balıklara. Çöp yoksa temizse sahiller, temizse adamız, temizse denizimiz nasıl beslenir, nasıl iyileşir, nasıl yaşar balıklar. Ben gördüm balıkçıdır suçlu.

Yakalım dedi gök gözlü. Onu da yakalım, o da kötülüktür. Temizleyelim adamızdan kötülükleri.

Getirdiler balıkçıyı yaka paça. Bağladılar ellerini, bacaklarını. Son bir dileğim var dedi balıkçı madem yakacaksınız beni. Atın küllerimi denize, atın bedenimden arta kalanları. Gömülmek istemiyorum bu lanetli adaya.

Gök gözlü gürledi. Yoktur seçim şansın. O uğursuz bedeninle, daha fazla zehirleyemeyeceksin denizimizi. Yakın dedi. Attılar ateşe bedenini balıkçının. Tenekeler ve tencereler aynı ahenkle yırtıyordu gecenin sessizliğini. Danssa daha bir hararetli, titriyordu bedenler, titriyordu bacaklar, kollar, göğüsler. Titriyordu gece, utanmış aya inat, utanmış yıldızlara inat.

Biz sustuk Kerunmanat’ın sessiz çoğunluyduk, Kerunmanat’ın çaresiz çoğunluyduk. Biz sustuk ve delirmişlik konuştu.

Bitti derken bir kadın daha diz çöktü. Başladı bağırmaya. Duyun dedi, duyun sesimi. Ekinlerim kurtlandı, ağaçlarım kurudu. İncir ağacı bile kökünü çekti toprağımdan. Nedendir bu haller, nedendir bu lanet, var mı bilen?

Ben gördüm dedi yine biri. Ben gördüm şairi senin bahçelerine yakın. Şiir yazıyordu kara kaplı defterine. Büyülü bir boruya üfledi sonra. Çıkan ses kalbimi söküyordu neredeyse, gözlerim tuzlu zehir attı da kurtuldum. Ama çeldi aklını ekinin, çeldi aklını ağaçların, kandırdı toprağı büyülü sözcüklerle ve seslerle. Öylesine büyülüydü ki sözcükler, öylesine büyülüydü ki sesler, aklım rüzgâr olacaktı neredeyse, zor kaçtım.

Yakalım dedi gök gözlü hırsla, yakalım şairi. O büyülü sözcükleriyle kandırmadan bizi, kandırmadan ailemizi ve kandırmadan ne kalmışsa geriye ot, böcek, hayvan, dağ, taş kanmadan tılsımına sözcüklerin, yakalım şairi.

Şairde yakıldı kutsallaştırılmış ateşte, kutsallaştırılmış önyargılarımızda, bitmez tükenmez hırsımızın alevinde tutuştu bedeni. Bedeninden buharlaşan her hücresiyle yeniden ve yeniden şiir yazıyor gibiydi dumanlar. Dumanlar aya yükseldi, korkularımız yüreğimize gömüldü ve sözcükler kaçtı yakamozlara göremedik bir daha.

Durmadılar sabaha dek yaktılar veterineri, gazeteciyi, radyocuyu, telsizciyi, berberi, öğretmeni, demirciyi, terziyi yaktılar sabaha dek, kimin kime garezi varsa, kimin kimde kalmışsa alınacak öcü yaktılar, izledik.

Biz sustuk Kerunmanat’ın sessiz çoğunluyduk, Kerunmanat’ın çaresiz çoğunluyduk. Biz sustuk, gece sustu, ay sustu, deniz sustu, önyargılarımız konuştu kusarcasına.

Gece bittiğinde, nefret közlendiğinde ve bilinmeze öfke gizlendiğinde, güneş doğdu puslu, güneş doğdu korkak, güneş doğdu kurumuş gözyaşlarıyla.

Unutmayı seçtiler, unutmayı seçtik, Kerunmanat’ın sessiz unutkanlarıydık. Olmamış gibi hiçbir şey çift sürdük vermeyecek ekinleri için toprağı, ağ attık gelmeyecek balıkları için denize, unuttuk ama bela unutmadı. Unuttuk ama komşu adalar unutmadı. Gelmez oldular adamıza, sokmaz oldular limanlarına. Biz sessiz, biz yalnız ve çaresizdik, kendimizle harmanlanmış adamızda. Ada biz kokuyordu yalnızca, ada yalnızlık kokuyordu, tükenmişlik kokuyordu.

Bela da unutmadı bizi, unutmamıza da izin vermeyecek gibi görünüyordu. Hayvanlar yıkılıyor, ekinler kuruyor, ağaçlar devriliyor, oğullar, kızlar analarından önce yumuyordu gözleri, yumuyordu gözlerini gelinler, torunlar dedelerden ninelerden önce. Yaralar açılmış bedenleriyle, yumru yumru şişmiş gövdeleriyle, yıkılıyordu dağ gibi sağlam, taş gibi sert, su gibi dingin kıvrımlı vücutlar, kurumuş dallar gibi yıkılıyordu.

Limana çıkıp bekledik bir kurtarıcı. Umuttu içimizdeki, gelecek bir gemiden taşacak kurtuluş biliyoruz. Bekledik kurtarıcıyı. Gelmedi. Yelkovan akrebi kaç umut geçti yine de gelmedi. Biz bekledik, sonra yine bekledik, hep bekledik.

Arabasının arkasına koyduğu genç ve çürümüş bir bedenle geldiğinde ak saçlı, dev elli, nasırlanmış yürekli, yıllanmış çınar yüzlü bir adam, durduğunda Kerunmanat’ın ortasında ve bağırdığında doktor nerede diye, bağırdığında ben yukarı köydenim diye ve bağırdığında evlat acısı nedir bilir misiniz diye, uyandık birden. Uyandı hafızlarımızda silinmeye yüz tutmuş anılar. Demek ki sarmış bütün adamızı bela, yayılmış yabani sarmaşık gibi tüm adamızın gövdesini.

Yanıt verdi biri sessizce, o kadar sessizce ki bakışlarıyla konuşur gibi. Yaktılar dedi, yaktılar doktoru biz izledik, biz gizlendik onlar yaktılar biz kapatırken gözlerimizi, ısırırken dillerimizi yaktılar.

Dona kaldı çınar yüzlü, balmumu ile biçimlendirilmiş gibi oldu gövdesi. Uzunca bir süre sessizlik konuştu, uzunca bir süre gözleriyle lanetledi hepimizi. Sonra bağırdı yeniden çağırın fotoğrafçıyı çeksin oğlumun bedeninin fotoğrafını, çağırın balıkçıyı götürsün komşu adaya, komşu adanın doktoruna göstersin belki tanır hastalığı. Almazlar çocuğumu adalarına bilirim bulaşmasın diye. Ama bulaşmaz fotoğraflardan kötülükler, bulaşmaz bela, bulaşmaz lanet. Onları da yaktık dedi sessizlik, onları da yaktık, çare olabilecek herkesi yaktık çaresizliğimizden. Veteriner baksın bari dedi, ya da çağırın telsizciyi haber versin sorsun komşu adalara, kimin varsa kulağı, kimin varsa vicdanı sorsun. Yanıt aynıydı, acımasız, sert ve gerçek. Yaktık hepsini.

Bağırdı çınar yüzlü kısılmış sesiyle, o zaman çağırın şairi, çağırın yazsın, çağırın dizsin sözcükleri, anlatsın ki gelecek kuşaklara, olursa geleceğimiz diye, yapmasınlar bir daha bunu, yoksa bilirim yine yanacak canlar, yine tükenecek umutlar. Bilirim unutkandır hafızalar, çağırın şairi kazısın dizeleri belleklerimize hiç sökülmeyecekmişçesine.

Sessizlik yanıt oldu çınar yüzlüye. Sormadı bir daha nerede şair diye. Hepimize doğru döndü ve çatlamış sesiyle yırttı kulak zarlarımızı sessizce, peki siz ne yaptınız, siz ne yaptınız yanarken çareler, yanarken geleceğimiz. Siz ne yaptınız dedi çınar yüzlü, siz ne yaptınız dedi dağ, siz ne yaptınız dedi deniz, siz ne yaptınız dedi sessizlik. 

Cehennem ateşiydi dudaklarımızın öpmeye susadığı, lanetlenmişliğimiz bir kedinin gözleriyle gülüyordu. Ve gökten ölü balıklar yağıyordu çürümüş düşler gibi.

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.