Ölüm Efendi’nin ölümsüzlüğü

Ölümsüzlük kendine kolay yer buldu. İnsan, önce nevrozunu, sonra bahanelerini uydurdu.

Uğur Aflay *

İnsan etinin yenilebilirliği entelektüel piyasalarda tartışmaya açılıp, bu tartışma tüm dünyada merkez medyalara taşındığında, “aha dünyayı yediler doymadılar bizi de yiyecekler” diye düşünmüştüm. Ben pek kolay yanılırım. Ucundan biraz, saf salağımdır, kombine ataklarda kolay gol yerim (yazmanın faydaları, insan kendini keşfedebiliyor). Bu kez de öyle olmuştu.

Bilgi kirliliği doyum noktasına ulaştığında yaklaşık 10 kadar ülke dışında, tüm dünya kapılarını, genetiği değiştirilmiş tohumlara açtı. Hiç kimse ölmüş babaannesini yemekle, sonucu belirsiz GDO’lu gıda tüketmek arasında tercih yaparken zorlanmadı.

Entelektüel piyasa ile kastettiğim aslında şirketler ve bunlara bağlı güdümlü yazıcılar. Elinizde bir ürün veya bir fikir varsa ve bunu pazarlamakta zorlanıyorsanız, bu tür aracı şirketlere başvurursunuz. Bu şirketler birbirinden habersiz konuyla ilişkili olabilecek tanınmış yazar, gazeteci, bilim adamlarına gerekli yüklemeleri ve yönlendirmeleri yapar, yazıları daha kolay yayınlanır, şov programlarına daha sık konuk olur hale gelirler. Bu fikir insanlarının neyin maşası olduğu konusunda bilgileri yoktur. Dünya çok kısa süre sonra kıtlıkla karşılaşacaktır, böcekler yeni mutasyonlar geçirmekte ve doğal tohumların daha verimsiz olmasına neden olmaktadır, hava kirliliğine doğal tohumlar adapte olamamaktadır.

Neanderthaller, insan eti yiyen barışçıl topluluklardı, (subliminal mesaj, insan yemek insancıldır) biz de onları yedik (ama sadece aç olduğumuz için), yüzde 4 genlerini taşıyarak insancıllaştık gibi birbiriyle bağlantısız görünen bilgi kümeleri topraktan çıkarılır. Aslında bilgilerin çoğu doğru temellere dayanır ve bunların savunucuları gerçekten buna inanan fikir insanlarıdır. Ama neden birden ön plana çıktıklarını, yıllardır kimse dinlemezken neden “sabah ütüleri” programının ilk 15 dakikasında fikirlerini anlatmaları için davet aldıklarını bilmezler, insanlık uyanıyor veya değerimi anladılar yanılgısına kapılırlar. Siz havadaki kuşa bakarken, ayakkabı bağcıklarınızın çözüldüğünü fark etmezsiniz. Bu önceleri daha basit şekilde işliyordu. Ispanak konservesi için Temel Reis, pizza için Ninja Kaplumbağalar yeterliydi.

Yeterince vahşet, yağma, kıyım, tecavüz ve işgalden sonra Roma sokaklarında zafer turu atan komutanların başına, köleleri bir tapınak tacı tutar ve memento mori, (ölümlüsün anımsa) ile başlayan bir deyişle alçakgönüllülüğe çağırırdı. Ölümsüz olan tek şey bizzat Ölüm Efendi’nin kendisiydi çünkü.

İnsan yeme kültürünün kökeninde de öldürülen düşmanın gücünü, kalan ömrünü ve yeteneklerini alma, ölen dostlarınsa kendi bedenlerinde yaşamaya devam etmesini sağlama, bilgi ve güçlerini alma “anlamlaştırması” vardır. Üreme güdüsü de bir tür ölümsüzlük arayışıdır, genler ve dolayısıyla bilgi aktarılmalı ve devran sürmelidir. Sigmund Freud, yemek ve sevişmenin birbirinden ayrılmayan iki faaliyet olduğunu iddia etmişti. Klanlarda içe dönük yamyamlığın, özellikle ölen babanın yenmesinin, onun cinsel gücüne sahip olma arzusundan köken aldığını ileri sürmüştü.

Ölümsüzlük arayışı pek çok mitoloji ve kültürde kendine kolay yer buldu. Neden var olduğuna anlam veremeyen insan, önce nevrozunu, sonra bahanelerini uydurdu. Daha sonra da anlam yüklediği yaşamını sonsuzlaştırma eğilimleri yarattı. Bu evrende bir tozsun, tarih seni unutsun, haydi gel içelim diyen “Yüksek Sadakat” duyabileceğiniz bir dini ritüel yoktur. Öleceksin ve her şey bitecek kavramı; insanları bir amaç uğruna ortak emek harcamaya, ölmeye, ödülü diğer tarafta verilecek gönüllü köleliğe ikna edemiyordu.

Lokman hekimin Misis Köprüsü’nde kaybettiği ölümsüzlük otu, Yenidünyada cennetin asası, Mısırlılarda ölümsüzlük bitkisi, Çin’de ölümsüzlük mantarı, ölümsüzlük baharatı adlarıyla anılıyordu. Aloe vera’dan, jiaogulan’a, reishi’den, altın otuna pek çok bitki bu unvanı aldı. Olasılıkla tümü bir vaat, bir takas, ödül, ticaret, hediye aracı olmaktan öteye anlam ifade etmiyordu. Çin’de 500 yıl hatta 1000 yıl yaşayanların olduğu ileri sürülür. Yine de ileri sürülmüş en uzun yaşam Âdem peygambere aittir ve uzun yaşam, ölümsüzlük arayışlarının temelini oluşturur. Her üç Semavi dinde de Âdem’e ait yaklaşık 2000 yıllık bir ömürden bahsedilir.

Hz. Âdem’den bahseden kaynaklar semavi dinlerin kutsal kitapları ile sınırlı değildir, bilinen en eski kaynak Adapa efsanesi ile Sümer mitolojisidir. Sümerlere göre de Âdem ya da Adapa 2000 yıl yaşamıştır, elbette Sümer takvimine göre. Sümerlerde hemen her şehrin ayrı takvimi vardı, çoğu Sümer şehir takviminde 2000 yıl, günümüz takviminde yaklaşık 40 yıllık bir zamana denk geliyordu ve o döneme özgü yaşam beklentileri için gerçekten uzun bir süreydi.

Science dergisinde yayınlanan bir makaleye göre 2000 yıl önce ortalama yaşam süresi 20 yıl iken, 1796’da 24 yıl, 1890’da ise 48 yıldı. Bugün ise 70 yıllık bir ortalama yaşam süresine sahibiz.

Google ve Apple özellikle son yıllarda uzun yaşam, ölümsüzlük, robot, sibernetik, Mars yolculuğu gibi alanlara ciddi yatırım yapıyorlar. Her gün yeni bir robot, mars, dünya benzeri gezegen haberi, kanser ilacı, biyoteknoloji mucizesi, yapay organlar, ölümsüzlük geni filan buluyoruz. Yual Noah Harari, Homo Deus adlı kitabında bunun nedenini kapitalizmin gidebileceği başka alan kalmaması olarak açıklıyor.

Bu, yeni başlayan bir bombardıman değil. Doğrusu kapitalizmi uzay yolculuklarının kurtaracağına da pek korkum yok (yanlış yazmadım, “inancım yok” keşke içerir). Bu daha çok aynı amaç etrafında birleşmiş, yağmacı zihniyetten uzak, e hadi tamam en azından sosyalizmden az biraz nasiplenmiş bir örgütlenmenin akabileceği bir mecra. Çünkü kapitalizm arz talep dengesi üzerine kuruludur. Mars’tan altın çıkarıp dünyaya getirip sattığınızda, masraflarınızı çıkarıp kâra geçemezsiniz, çünkü artan altın arzı, fiyatları düşürecektir. Bu diğer madenler için de geçerli. Elbette talebi arttırmak için algı oyunlarını kullanıp beni yine ters köşeye yatırabilirler.

Bu bilgi ve haber bombardımanları farklı bir şeyi patlattı, “sağlık harcamalarını”. İnsanlar sonsuza kadar yaşayabileceklerini, bunun için gerekli gen, ilaç, yapay organ tedavilerinin, Silikon Vadisi’nin zenginleri tarafından finansmanı ile “gelecek sezon gösterime gireceğini” düşünmeye başladılar.

Aslında ölmemeleri gerekiyordu, ölüyorlarsa ya paraları yeterli olmadığından Olympos Tanrılarına ölümsüzlük, gençlik ve mutluluk bahşeden sihirli bal Ambrosia, kendilerinden saklanıyordu, ya da doktorlar beceriksizdi. Hatta şehir efsaneleri yayılmaya başladı. Kübalı doktorlar telomeraz aktivitesini düzenleyen gen tedavisi buldular ve ya Almanlar tatlı su polipi Hydra’dan elde ettikleri Fox0 genini yaşlılarda aktifleştirecek ilaç yaptılar, sonsuz yaşam kapıda gibi haberler magazin sayfalarında yer buldu. Olay abartılıp Paris’te yaşlı milyarderlere gençlik aşısı yapıldığı, bunların bir hafta içerisinde öldüğü, olayın örtbas edildiği fısıltıları dolaşmaya başladı.

İnsanlar, ölümsüzlüğü gün geçtikçe daha fazla ciddiye alan haberler okudular ve okumaktalar. Artık 90 yaşın üzerindeki insanlar 2029’a kadar yaşamayı başarırlarsa ölümsüz olacaklarını düşünüyorlar. Sağlıkta şiddet olaylarının patlamasının nedenlerinden birinin, bilinçaltına yüklenmiş ölümsüzlük saplantısı olduğunu düşünmüşümdür. Yine de, başta da söylediğim gibi ben pek kolay yanılırım.

Ray Bradbury Tırpan adlı öyküsünde, yeni aldığı çiftliğin ruh tarlası, kendisinin de Azrail olduğunu anlayan bir çiftçiyi anlatır. Çiftçi, ailesinin başaklarını biçmez ve onlara uzun bir yaşam sunabileceğini düşünür. Yangında kömürleşmiş gövdeleriyle ailesi, acı içinde yaşamaya devam ettiklerinde hata yaptığını anlar.

Zekice kurgulanmış asparagas olması kuvvetle muhtemel bir haberde, dünyanın en yaşlı kişisine, 145’inci doğum gününde, gazeteci duygularını soruyordu. Adam “artık ölmek istiyorum” demişti, “çişimi bile tutamıyorum”.

Yaşam iyi kullanılması gereken değerli bir hediyedir, bazen ölüm de öyledir. Yoksa tercihiniz, 950 yılını bir bankada kredi onay kaşesi vurmakla geçireceğiniz 1000 yıllık bir ömür mü olurdu?

Ortalama yaşam süremiz uzuyor, üstelik bu gayri safi milli hasıla ile orantılı görünüyor, ama bunun bir sınırı olacak. Her yıl 800 bin kişinin intihar ettiğini, sadece Türkiye’de geçen yıl 55 milyon kutu antidepressif tüketildiğini masaya yatırırsak, belki de yaşamı ölçmek için, para, eşya, süre kıstaslarını değil, Güney Asya’nın küçük ülkesi Bhutan Krallığı’ndaki gibi gayri safi milli mutluluk endeksi ölçümlerini temel alma zamanımız gelmiştir.


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.