YAZARLAR

Eski Türkiye’den bir sahne komiği: Orhan Boran

Boran’ın kariyeri, kendi ifadesiyle “yavan” ve biraz da naif bir mizah anlayışının yıllar boyunca tutmuş, dinleyici/izleyici bulmuş olmasının nedenleri üzerine düşünmeye sevk ediyor.

Özel bir üniversitede Türkiye siyasî tarihini konu edinen bir ders veren arkadaşım, derste Turgut Özal’dan bahsettiğinde, zaten her konuya ilgisiz öğrenci çoğunluğunun boş boş baktığını, çalışkan ve ilgili birkaçının da merakla defterlerine ismi not ettiklerini anlatmıştı. Bu duruma şaşarken, birden aklıma kendi tecrübelerim geldi. 2010 yılından ihraç edilene kadar ders verdiğim Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde, 1990’ların ilk yarısında doğmuş gazetecilik öğrencilerinin neredeyse hiçbiri Sedat Simavi’nin adını duymamış oluyorlardı. 88’de girip 92’de mezun olduğum aynı fakültede, hocalarının çoğu Mülkiye’den gelen, geri kalanı da onlar tarafından yetiştirilmiş bir kadroyla çok kapsamlı ve ağır bir müfredat uygulanırdı. Bu müfredatta hem siyasî tarih, hem de basın tarihi mühimdi. Çünkü bir gazetecinin, radyocu veya televizyoncunun geçmiş hükümetleri, uluslararası ilişkilerimizin, ekonomimizin serencamını, önemli siyasî kişilikleri, sanatçıları, gazete ve gazetecileri, bu başlıklarda dönüm noktası sayılan olayları bilmemesi eksiklik sayılırdı. O sebeple, Tevfik Rüştü Aras, Abdülhalik Renda, Mustafa Necati, Refik Saydam, İhap Hulusi, Nadir Nadi, Malik Yolaç, Safa Kılıçlıoğlu, Selim Ragıp Emeç, Sabiha Sertel vb. isimler, meslekî derslerde ve tarih derslerinde sık sık geçerdi. Fakat ilginçtir ki, çoğumuz sayılanları en azından ismen biliyor olurduk. Halbuki bu isimlerin bazıları bize, Turgut Özal devrinin şimdiki gençlere olduğundan daha uzak bir geçmişte yaşamışlardı. Bunun sebebi, dönemimizin ortaeğitim müfredatının da bu isimleri ve tarihte bıraktıkları izleri –manipülatif bir tarzda da olsa- unutturmamaya yönelmesi olabilirdi. E tabii bir de, dünyanın ve ülkenin gündemi şimdiki kadar baş döndürücü hızla değişmiyor, değiştiğinde de internetin adı bile geçmediğinden bu gündemden bu kadar çabuk ve kolay haberdar olamıyorduk.

Geçenlerde elime geçen, Orhan Boran’ın yetmişli yıllarda Milliyet Gazetesi’nde yazdığı köşe yazılarının toplandığı Leyleğin Ömrü başlıklı kitabı okuyunca, her bir kuşağın hafızasında yer eden, yaşadıkları dönemin ruhunu, modasını, kültürünü, alışkanlıklarını, politik atmosferini ve sosyo-ekonomik yapısını temsil eden, toplumsallaşma sürecinin önemli figürleri olan, siyasetten, sanattan, kültür endüstrisinden popüler isimlerin ve onların üretimlerinin sonraki kuşaklarca bir bir unutulmasının, önceki kuşağın hayatla aheste vedalaşması ve kolektif hafızanın giderek zayıflaması anlamına geldiğini düşündüm. Fırtına gibi bir kariyer, gece hayatı ve hor kullanılmış bir bedene rağmen uzun yaşamış, birkaç kuşağı etkilemiş, neşelendirmiş, Türkiye’nin ilk stand-upçılarından sayılacak malumatfuruş, enerjik ve nezaketli bir sahne komedyeni olan Orhan Boran’ı, uzun meslek hayatına rağmen, unutulmaya yüz tutmuşken anmak istedim.

Kırklı yıllarda başlayan kariyerindeki önemli duraklara kısa kısa değindiği bu kitaptaki yazılarında bir yandan hayat hikayesini anlatırken, diğer yandan da Türkiye’nin eğlence sektörünü, kültür-sanat hayatını, basın tarihini anlatıyordu Boran. Hem de sadece İstanbul’u merkeze alarak değil. Çıktığı sayısız turnede gittiği Anadolu şehirlerinde gördüklerini de ortaya sererek… Şehir tiyatrosu, gece kulüpleri, gazinolar, radyo yayınları, televizyonun ilk acemi adımları, Babıali, Yeşilçam, reklam piyasası ve bu kurumları ayakta tutan ünlü isimler… Mesela, radyonun temsil yayınlarından sorumlu Ekrem Reşit Rey, magazin muhabirliğinden menajerliğe terfi eden Zeki Tükel, gazinocular kralı Fahrettin Aslan, gazinolar efsanesi Maksim, dublajın duayen ismi Ferdi Tayfur, tiyatro üstadı Hazım Körmükçü, meşhur evet-hayır yarışmasını Boran’dan aldığı ilhamla yıllarca sürdüren Erkan Yolaç, yazları bütün ünlüleri kendine çeken İzmir Fuarı, ekonomide ve kültürde Amerikanlaşmanın ilk emaresi Hilton Oteli, sahnelerde fırtına koparan alaturka repertuarların assolisti Behiye Aksoy, sadece akordeonuyla tek kişilik orkestra olan Celal Şahin, sahneye ilk ürkek adımlarını attıktan hemen sonra dünyaya açılan yarı striptizci, yarı dansöz Nana, dönemin magazin dergileri Yıldız, Pazar, Ses, kapak yıldızı yarışmaları vb. Bunlarla kalmıyor, gazinoların, gece kulüplerinin, otellerin emekçileri de kadirşinas bir insan olan Boran’ın sevgiyle andığı, hüzünlü ve komik hikayelerini anlattığı kişiler arasında yer alıyordu. Ne ararsanız vardı bu anı kitabında. Bir komedyenin mübalağalı üslubuyla, bazen abartarak, bazen de aradaki boşlukları kendince doldurarak, tıpkı sahnedeki ve radyoda mikrofon başındaki kısa programları gibi, skeçler halinde önümüze geliyorlardı.

***

Millî Mücadele kahramanlarından biri olarak tarihe geçen Tıbbiyeli Hikmet’in oğlu Orhan Boran, 1928’de doğar. Askerî hekim olan babasının gölgesi Boran’ın meslek hayatına düşer hep. Mesleğe başladığı Kırklı yılların sonunda, hem kahraman, hem saygın bir meslek sahibi olarak görülen Hikmet Bey’in oğlunun sahneye çıkıp insanları güldürmesi çok yadırganır. Oysa her dönemin itibarlı mektebi Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, Türkoloji bölümündeki eğitimini 3. sınıfta bırakmıştır. Lisede Moliere oyunlarında rol alarak başladığı tiyatro oyunculuğuna, Muhsin Ertuğrul ile tanışıp Şehir Tiyatrosu’nda devam eder. İstanbul Radyosu’nda temsil yayınları biriminde, Londra’da BBC’de ve Paris’te ünlü bir özel tiyatroda hayata tutunmaya çalışırken nihayet yolunu bulur. Paris’te izlediği sahne komedyenliğini, yabancı sanatçılardan oluşturdukları kadrolarla program yapmaya çalışan Türkiye’deki gece kulüplerine taşıyacaktır. Bir yandan da, “ustam” dediği Ferdi Tayfur’dan öğrendikleriyle İstanbul Radyosu’nda “Ayaküstü Gırgır” gösterisini yürütür, seslendirme stüdyolarında çalışır.

Orhan Boran’ın sahne ve radyo komedyenliği bir mendil, bir gözlük ve ayaklı bir mikrofondan ibaret aksesuarlarla, hayalî bir eş, kaynana ve kayınbiraderle yaşanan maceralardan, ortalama izleyiciyi incitmeyecek, onun deyimiyle “dekolte olmayan” fıkralardan ibarettir. Ona bir aile komedyeni denebilir. Siyasete fazla gönderme yapmaz, seyirciyi -sataşma olmadıkça- rencide etmez sahnede. İşi, assolist çıkana kadar müşteriyi keyiflendirmektir. Fakat bu işte öyle başarılı olur ki yıllar içinde, assolistler kadar aranılır hale gelir. Bu basit tertiple bunca yıl, hiç boş kalmadan, sürekli yeni teklifler alıp oradan oraya transfer olmasının, edindiği itibarın nedenleri üzerine kendisi de düşünür anılarını kaleme alırken:

“Lehçe taklidi yapmak, şarkı söylemek, kılıktan kılığa girmek gibi yeteneklerden yoksun olduğum halde, laf aramızda biraz yavan olan bu güldürü çabası, bana oldukça rahat bir geçim olanağı sağladı. Bu ilginin ustalığımdan doğduğu inancında değilim. Otuz yıl önce bu alanda bir boşluk vardı. Rastlantılar bu boşluğa benim oturmamı sağladı. Sonrası, özellikle radyonun yardımıyla, seyircide, dinleyicide bir alışkanlık oluşturdu.”

Yetmişli yıllarda, o güne kadar kazandığı popülariteyi, kitap boyunca karşılaşacağımız mütevazı tavrıyla samimi bir şaşkınlıkla karşılayan Boran, Kırklı yıllardan beri eğlence endüstrisinin nasıl geliştiğini, hangi etkenlere bağlı olarak tarz değiştirdiğini, yerli star sisteminin nasıl kurulduğunu, menajerlik kurumunun ortaya çıkışını da anlatır yazılarda. Yabancı orkestralar, artistler ve dans gruplarıyla şehirli elitlere hitap eden gece kulüpleri varlıkları ve kazançlarını, İkinci Dünya Savaşı sonrasının getirdiği rahatlama ve yaşam enerjisinin yükselişine borçludurlar. Büyük otellerin bodrum katlarındaki gece kulüplerinde süren eğlence hayatı, Kırkların sonu ve Ellilerden itibaren yerli assolistlerin, orkestraların, dansözlerin, Öztürk Serengil gibi komedyenlerin, Balarıları gibi komedi gruplarının, radyoda ünlü olan Zeki Müren, Neriman Altındağ Tüfekçi, Müzeyyen Senar, Nesrin Sipahi, Neşe Karaböcek, Gönül Yazar gibi sanat müziği ve halk müziği sanatçılarının ve nihayet aranjmandan Türkçe sözlü pop müziğe geçiş yapan Ajda Pekkan, Berkant gibi hafif müzik şarkıcılarının sahneye çıktıkları gazinolara bırakır yerini. Kervansaray, Maçka Taşlık, Klöb 12, Kordon Blö, Taksim Belediye, Maksim, Lunapark, Gar gazinoları, her mahallede bir milyoner yaratmayı vaad eden Demokrat Parti döneminde zenginleşen, bir kısmı taşrada zengin olup şehre yerleşen ve hacıağa denen tüccarların, fabrikatörlerin uğrak yeri haline gelirler. Gazino kadroları kurulurken patronlar arasında acımasız, hatta bazen kaba kuvvetin, silahların devreye girdiği bir rekabet olur ve Altmışlardan itibaren bu rekabete menajerler de müdahil olurlar. Bu kadrolar, yazları Anadolu turnelerine çıkarlar. Hem gazinolardaki sanatçı kadrosunun, hem de turnelerin bir sahne amirine ihtiyacı vardır. Programların tanıtımını, sanatçıların sahne trafiğini, kaprislerini, ücretlerini, müşteri memnuniyetini ve asayişi temin etmek için gerekli olan bu kişi genelde, kendisine “baba” diye hitap edilen, ağırbaşlı, sözü dinlenen, nazik Orhan Boran olur. Başta gazino sahnesine kendini yakıştıramayan, gece kulüplerinin kalburüstü müşterisine alışkın olan Boran, alkole olan düşkünlüğü ve savrukluğu sebebiyle bütçesinde sürekli açık verince yeni eğlence tarzına teslim olur. Bu açığı kapatması o kadar elzemdir ki, sahne gösterilerinin yanında 3. sınıf Yeşilçam filmlerinde oynar, Afif Yesari’nin teşvikiyle, 6-7 Mayk Hammer polisiyesi yazar.

Boran’ın kalıcı ve yaygın şöhretini sağlayansa önce radyoda, sonra televizyonda yaptığı programlardır. Birkaç kuşağın “bir sıkımlık diş macunu kazandınız” esprisiyle hatırlayacağı İpana Bilgi Yarışması, Dinleyici İstekleri ve benzeri programların ardından, kendisinin de şaşırdığı bir ilgi gören Yuki’li programlar gelir. İstanbul Radyosu’nda 16 yıl yayınlanan “Orhan Boran ve Yuki”, Boran’ın önce kendini, ardından teybin dönüşünü hızlandırarak Yuki’yi seslendirmesiyle didişmeli bir diyalog şeklinde hayat bulur. Yazıya eşlik eden fotoğraftan da göreceğiniz gibi sözde Orta ve Güney Amerika’nın ormanlarında yaşayan, nesli tükenmiş, kazma dişli, tavşan dudaklı, sincap kuyruklu bir tür yaratıktır Yuki. Bir yabancı dilden tek bir kelime duysa o dili konuşabilmek gibi olağanüstü yetenekleri vardır. Bir geminin ambarında İstanbul’a gelmiş ve Boran’ın evine yerleşmiştir. Mahalle arkadaşları Şişko Nuri, Tombik Can, Aferin Necdet, Salça Stelyo’yla haylazlık peşinde koşan, şımarık ve neşeli Yuki, çocuklardan sık sık mektup alır. Öyle sevilir ki, Altan Erbulak onu çizgi romana uyarlar. Milliyet Çocuk’ta, Pazar Dergisi’nde Orhan Boran’la birlikte köşe sahibi olur.

Eski magazin ve televizyon dergilerini şöyle bir karıştırmak Orhan Boran’ın en popüler döneminde sahip olduğu şöhreti, gördüğü ilgiyi fark etmenizi sağlar. Basının ona gösterdiği bu ilgi sadece sahnede, radyoda, televizyonda yaptığı işlerden değil, evlilikleri, aşkları, alkol problemi ve ara sıra yoklayan, onu hayata küstüren depresif ruh halinden de ileri gelir. Bir erkek komedyenin/sunucunun dergi kapaklarında ve magazin gazetelerinin manşetlerinde yer almasının sık rastlanan bir durum olmadığı Ellili, Altmışlı yıllarda onu bazen skandal olarak adlandırılan olayların başrolünde veya eşleri, sevgilileriyle ve büyük boy fotoğraflar eşliğinde görürüz. Anılarını kaleme aldığı yazılarda, son evliliği dışında özel hayatından, eski evliliklerinden, sevgililerinden hiç bahsetmemesi belki de bu konuların magazin tarafından yeterince suistimal edilmiş olmasındandır. Bu kibar, birçok konuda itinalı adamın kadınlar ve farklı cinsel kimlikler konusunda oldukça hoyrat, cinsiyetçiliğe varan fikirlere, önyargılara sahip olması, sosyal çevresi ve kişisel tecrübeleri kadar kendi kuşağının cinsiyet kimliklerine ve ilişkilerine yaklaşımına da bağlanabilir. “Sosyal görüş” olarak nitelediği politik görüşü ise millî duyguların öne çıktığı, vatana hizmet şiarıyla belirlenmiş bir konumdur. Her kesimden insan tarafından bu kadar sevilip benimsenmesi, devlet kurumlarının halkla ilişkiler ve tanıtım faaliyetlerinde ona sık sık görev verilmesi, popülerliği kadar bu özelliğinden de kaynaklansa gerektir. Zaten popüler olmanın yolu biraz da orta yolcu olmaktan geçer. Boran, birçok akranının aksine, bu popülerliği ileri yaşlarına kadar korur, özel televizyonlar döneminde de program yapar. 2005’te, BKM’nin organize ettiği bir “Orhan Boran Şov” ile jübile yapar, 2012’de hayata veda eder.

Boran’ın kariyeri, kendi ifadesiyle “yavan” ve biraz da naif bir mizah anlayışının yıllar boyunca tutmuş, dinleyici/izleyici bulmuş olmasının nedenleri üzerine düşünmeye sevk ediyor. İmparatorluktan devreden komedi kumpanyalarından komik-i şehir Naşit Özcan’a, Muammer Karaca’dan Gazanfer Özcan’a, Zeki Alasya Metin Akpınar’dan Ali Poyrazoğlu’na, Haldun Dormen tarzı bulvar komedilerden Levent Kırca tarzı absürd, argoyla bezeli politik mizaha her dönem kendi komiğini yaratıyor. Boran’ın fıkralar ve aile hayatına yaptığı göndermelerle bezeli nükteleri, ülkenin çocukluk ve ergenlik dönemine, modernleşme süreciyle dünyaya açıldığı, farklı olanla karşılaştığı, kimi tabuları yıktığı, kamusal alanda siyaset konuşmanın yasak veya yakışıksız olmaktan bir ölçüde çıktığı bir döneme denk geliyor. Hasılı, bir toplumun geçirdiği dönüşümlerin hikayesini, eğlence endüstrisinin popüler figürlerinin hikayelerinde aramak oldukça iyi bir fikir.

 
 
 

Funda Cantek Kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.