Ergün Toğrol: Hükümetlerin olgunluk göstermeleri lazım

Boğaziçi Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Ergün Toğrol (1982-1992): Üniversitenin finansmanıyla üniversitenin özerkliği aslında çelişen kavramlar. Üniversiteyi finanse edince devlet “Ben finanse ediyorum, karışacağım biraz” diyor. Devlet açısından bakılırsa ödeneklerin nasıl harcandığını sormak yanlış değil. Üniversiteler ise fazla karışılmasından rahatsız oluyor. Burada hassas bir denge var. Hükümetlerin o olgunluğu göstermeleri lazım. Ama politikada öyle olgunluk hep söz konusu olmuyor.

1991 Spor Bayramı’nda rektör Ergün Toğrol konuşuyor.
Google Haberlere Abone ol

Aytaç Demirci

DUVAR - “Boğaziçi Üniversitesi misyoner okulu mu?” “Boğaziçi Üniversitesi arazisi Amerikalılara mı ait?” “Boğaziçi Üniversitesi’nin altında gizli dehlizler mi var?” Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından birini tepeden tırnağa değiştirecek nitelikte kararlar alınırken bu kurumda yıllarca görev yapmış, Türkiye ve dünyadaki eğitim tartışmalarını takip eden, yükseköğretimin ihtiyaçlarına vakıf yüzlerce biliminsanının bir tekine bile danışılmadı. Üniversite camiasının bu keyfiyete gösterdiği tepkiye kulak verilmediği gibi ortalığa atılan ipe sapa gelmez iddialarla yoğun bir bilgi kirliliği yaratıldı. Saçmalığın kurdelesini kesmek için safrayı savdan ayırmak gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi rektörleriyle yaptığımız söyleşilerle hazırladığımız bu dizi, Boğaziçi Üniversitesi’nin kuruluş hikâyesine, üzerine inşa edildiği değerlere ve bu değerlerin Türkiye için önemine odaklanıyor.

 “Robert Kolej misyoner okuluydu, Boğaziçi Üniversitesi de bu misyonerlerin devamıdır” deniyor. Robert Kolej bir misyoner okulu muydu?

Türkiye’de yabancıların kurduğu başka okullar da var. Robert Kolej’i kuranlar Fransız Calvinistlerin İngiltere’ye geçmiş olanları. “Huguenot” diyorlar onlara. Bunlar Robert Kolej’i kurdukları zaman demişler ki “Biz insan yetiştireceğiz. Dinlerini değiştirmeyi hedeflemiyoruz.” İyi insan yetiştirme felsefesi, topluma yararlı insan yetiştirme, çatışmaya girmeyen, insanları seven, tolerans gösteren insan yetiştirme felsefesi kuruculardan geliyor. Adamlar tek bir şart koymuşlar; öğretim dili İngilizce olacak. Robert Kolej’in kurucuları bir yandan okulun fiziki imkânlarını geliştirmişler bir yandan da eğitim-öğretimin kalitesi üzerinde durmuşlar. Öğrencilerin fiziki, entelektüel, ahlaki yeteneklerini geliştirmenin ve değerliyi değersizden ayırmayı öğretmenin önemi üzerinde durmuşlar. Mesela okula ismini veren Christopher Robert’ın doğum günü olan 23 Mart’ta, Kurucular Günü’nde, 1909’da yapılan bir törende o zamanki president, Profesör Alexander van Millingen yaptığı konuşmada, “Eğitim öğretimin temel ilkeleri; İngilizce dilinde eğitim yapmak, öğrenciye özgürlüğünü doğru kullanmasını öğretmek, öğrencinin ahlaki bakımdan gelişmesini sağlamaktır,” diyor.

Boğaziçi Üniversitesi nasıl kuruldu?

Boğaziçi Üniversitesi Robert Kolej Yüksekokulu’nun Türkiye Cumhuriyeti hükümetine devredilmesiyle kuruldu. 1965 yılında, o zaman Kahire Amerikan Üniversitesi rektörü olan zat İstanbul’a çağrılıyor ve Kolej’in mali durumunun incelenmesi kendisinden isteniyor. Destekleyen bir vakıf var, bu vakfın bir anaparası var ve Robert Kolej bu anaparanın nemasıyla destekleniyor. Görülüyor ki artık “nema” yeterli olmuyor, anaparadan harcanmaya başlanmış. Bu durumun Robert Kolej’in geleceğini tehlikeye düşüreceği anlaşılıyor. Bir değişiklik yapılmasının gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Değişiklik de şu, Yüksek kısmın devlete devredilmesi. 1971’de Robert Kolej, Arnavutköy Kız Kolej’ine taşınıyor. Bebek kampüsü doğrudan doğruya devlete devrediliyor.

'YABANCI DİLDE ÖĞRETİMİN AMACI ARTIYI EKSİYİ İNGİLİZCE SÖYLEMEK OLMAMALI'

Amerikalıların bu devir için bir şartı var mıydı?

Devir sırasında bir tek şart var: Öğretim dilinin İngilizce olarak kalması. 1982’de rektör olduğum zaman, birinci sınıfta hazırlık sınavı yapılıyor ve hazırlık sınavında başarısız olan öğrenciler o zaman Türkçe öğretim yapan meslek yüksekokuluna gönderiliyordu, yani iki yıllık ön lisans öğretimine. İngilizcesi yeterli olan öğrenciler de lisans öğretimine yönlendiriliyordu. 1982’den sonra Üniversite’nin bütününde öğretim dili İngilizce oldu.

Yabancı dile, bilhassa İngilizceye hâkimiyetin bu kadar önemli olduğu bir çağda Boğaziçi Üniversitesi’nin sunduğu bu imkân çok önemli. Ve bugüne kadar Üniversite’nin bu konuya önem verdiği anlaşılıyor.

Üniversite eğitim-öğretiminde önemli olan, üzerinde en çok durulması gereken konulardan bir tanesi yabancı dilde eğitim. Yabancı dilde eğitim yapılması kolay değil. Ben bir süre Cambridge Üniversitesi’nde öğrenim gördüm ve 60'lı, 70'li yıllarda İstanbul Türk-İngiliz Kültür Derneği’nde İngilizce ders verilmesi konusuyla ilgilendim. Benim gördüğüm kadarıyla, 17-18 yaşındaki bir çocuğa, eğer kendisi hevesli değilse, yabancı bir dili öğretmek çok zor. Birçok üniversitede “Biz İngilizce eğitim yapıyoruz” deniliyor, ama yabancı dilde öğretim yapmanın amacı artıyı, eksiyi İngilizce söylemek olmamalı. Esas olan, yabancı dili felsefesiyle, edebiyatıyla anlayabilmek ve onu kullanabilmek. Bu nedenle Boğaziçi Üniversitesi’nde yabancı dil öğretilmesi için gösterilen çabanın devamlı olması zorunlu. Yeni kuşaklar geliyor. Yeni kuşakların kendi problemleri var. Son yıllarda ortaöğretimdeki yabancı dil öğretimi aksadı. Eskiden belli bir seviyede İngilizce öğretimi yahut Fransızca, Almanca vardı. Ama şimdi ortaöğretimde yabancı dil öğretecek öğretmen bulmakta zorlanıyorlar. Bu açıdan, üniversitede yabancı dilde öğretim yapılacaksa, yabancı dilin öğretilmesinin üzerinde daha fazla durmak zorundayız.

Yabancı dilde eğitim verecek öğretmen bulmak bile güçleşiyorken bu çaba nasıl sürdürülecek?

Boğaziçi Üniversitesi, yabancı dilde öğretim yapacağım diye Robert Kolej’den devralırken söz vermiş. Bazı zenginlikler var dünyada. İnsanlar o zenginlikleri yaşamalı ve korumalı. O zenginlikleri harcamamalı. Belki Boğaziçi Üniversitesi’nin bu şekilde kurulması Türkiye için bir zenginlik. Bunu bir zenginlik olarak görüp korumak lazım. “Boğaziçi Üniversitesi’nin başarısı İngilizcedendi, onun için ben de İngilizce öğretim yapayım” diye çıkarsanız o taklitçilik olur. Onun için bazı konularda rahat düşünmek lazım. Daha geniş düşünmek lazım. Ne yapacağını çok iyi düşünmek lazım.

'BÜTÜN ÜNİVERSİTELER GELECEKLERİNİ PLANLAMAK ZORUNDALAR'

1989 yılında Boğaziçi Üniversitesi rektörü Ergün Toğrol tarafından Leyla Gencer’e fahri doktora tevdi ediliyor.

 

Siz YÖK kurulduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan ilk rektörsünüz ve sizin zamanınızda Üniversite, Türkiye’nin artan ihtiyaçlarıyla birlikte büyümeye başladı.

Boğaziçi’nde en uzun süre rektörlük yapanlardan biriyim. 10 sene görev yaptım. 1982-92, iki dönem. Rektörlüğü devraldığımda öğrenci sayısı 3 bin civarındaydı, bıraktığım zaman 10 bin civarındaydı. Bence niteliği ön planda tutan bir üniversite için optimum büyüklük 8 bin olmalı. Öğrenci sayısının kademeli olarak 3 binden 10 bine kadar çıktığı dönemlerde rektörlük yaptığım için, idari bakımdan, eğitim-öğretimin verimliliği bakımından uygun büyüklüğün 8 bin kişi olduğunu düşünüyorum.

Bunun planlaması nasıl yapılmalı? Bir üniversite optimum büyüklüğünü nasıl tespit eder?

Bütün üniversiteler geleceklerini planlamak zorundalar. “Bugün vaziyet nedir?” değil, “Beş sene sonra, on sene sonra bu üniversite nereye gidecek?” diye planlamak lazım. Öğrenci sayısını 8 bine indirmek de bir plan olabilir. Yahut 20 bine çıkarmak da bir plan olabilir. Ama 8 binin üzerine çıktığınız zaman işlerin zorlaştığını ben kendim gördüm. Öğrenci sayıları çok arttığı zaman öğretim üyelerinin ve rektörün öğrencilerle teması, etkileşimi azalıyor. Ben, Rektörlük binasında girişin altındaki katta ve öğrencilerin rahat ulaşabileceği bir odayı ofis yapmıştım. Benim anlayışıma göre, yeni gelen öğrencilerden en kıdemli öğretim üyesine kadar üniversitenin mensuplarının hepsi akademik hayatın bir üyesi. Bu bakımdan, aynı saygı ve ihtimama layıklar.

Boğaziçi Üniversitesi’nde kuruluşundan itibaren artan bir kalite çizgisi var. Eğitim kalitesinin devamlılığını sağlamanın yolu nedir?

Üniversitelerin amacı öğrencilere belirli bir formasyon kazandırmak. Öğrencilere özgür düşünmeyi ve insanlara karşı saygılı olmayı öğretmek. Robert Kolej’in müdürlerinden birisi bir konuşmasında şöyle diyor “Education is not taught, but caught.” Eğitim öğretilmez, alınır, diyor. Bunun için de örnek olmak gerektiğini söylüyor. Onun için ben her öğretim üyesini örnek olarak görüyorum. İnsanlar örnek öğretim üyelerinin peşinden belli konularda çalışıyorlar ve belli konularda kendilerini yetiştiriyorlar. Boğaziçi Üniversitesi, aşağı yukarı Türkiye’nin en gözde, en fazla tercih edilen üniversitesi. Bu on sene devam eder, yüz sene devam eder; onu bilmiyorum. Ama şu anda böyle. Bu kadar kaliteli öğrencinin karşısına siz öğretim üyesi olarak çıktığınız zaman iki özelliği fark ediyorsunuz. Birincisi, kolaylık. Daha çabuk anlayan, daha çok çalışan, daha fazla ileriye gitmek isteyen öğrenci var. Ama aynı zamanda siz onlara daha da ilerisini göstermek için örnek olmak zorundasınız. Şunu da söylemek lazım, dünyanın her yerinde kimin, ne zaman iyi öğretim üyeliği yaptığı konusunda da bir kural yok. İşin bütün inceliği, sizin kendinizi devamlı suretle geliştirmeniz. Öğretim üyesi olarak da, öğrenci olarak da biz hepimiz öğrenmek için üniversitede bulunuyoruz. Öğrenmenin sonu yok. Dünya değiştikçe yeni bilgiler, yeni öğretim yöntemleri ortaya çıkıyor. Benim rektör olduğum dönemdeki eğitim-öğretim koşulları ile şimdiki koşullar aynı değil. O değişime öğrencilerin de, öğretim üyelerinin de kendilerini uydurmaları gerekiyor. Nasıl? Öğrenerek. Öğrenmek için ne lazım? Birincisi, merak etmeniz lazım. İkincisi, yaptığınız işi, öğrenmeye çalıştığınız konuyu sevmeniz lazım. İşte bunu öğrencilere aktarabilirsek, yani meraklı olmayı ve sevmeyi aktarabilirsek öğrenci kendiliğinden öğreniyor. Önü açılmış oluyor.

Yöneticilerin sorumluluğu ne bu durumda?

Boğaziçi Üniversitesi çok seçkin bir üniversite. Bunu bilhassa vurgulamak isterim. Özellikle çok iyi öğrencileri alabilmesiyle bunu sağlıyor. İyi öğretim elemanları, iyi laboratuvarlar, iyi futbol sahası öğrencilerin iyi yetişmesi için gerekli, fakat esas etken öğrenci kalitesi. Onun için üniversitelerin ne yapıp edip öğrencilerin iyi yetişmelerini sağlamaları gerekiyor. Bunun da birinci şartı öğrencilere değer vermekten geçiyor. Öğretimin yapılma şekli konusunda bütün öğretim üyelerinin aynı fikirde olması gerekmiyor. Zaten eski bir laf var, “Müsademe-i efkârdan Barika-i hakikat doğar,” diyor. Yani fikirlerin çarpışmasından gerçek ortaya çıkar. Yani birtakım fikirlerin çarpışması lazım. Onun için her türlü fikre de açık olmamız gerekiyor.

'SADECE SEÇİM ÖZERKLİK SAĞLAMIYOR'
2000’lerde Boğaziçi Üniversitesi Güney kampüsü.

 

Üniversite özerkliğinin bu kadar tartışmalı olduğu, üniversite yönetimlerinin bağımsız hareket edemedikleri bir ortamda bu bahsettiğiniz değerleri öne çıkaran yaklaşımlar nasıl uygulanabilir ki?

Özerklik konusunda öğretim üyelerinin daha bilinçlenmesi lazım. Sadece seçim özerklik sağlamıyor. Eskiden, yani 2547 sayılı yasadan önce üniversitelerin genel sekreterleri vardı. Rektör iki sene için seçilirdi. Her fakülte sırayla rektör adayı verirdi. O rektöre fazla iş düşmezdi. Esas işi yapan genel sekreterdi. Eski Alman sistemi. Amerikan sisteminde president aynı zamanda CEO’sudur sistemin. Biz iki sistemi nasıl birleştireceğiz? Mademki günümüzde Amerika’daki yöntemlere önem veriliyor, onları mı örnek alacağız? Öbür taraftan da Avrupa’dan gelmiş birtakım geleneklerimiz var. İkisini birbiriyle nasıl birleştiririz, bunu oturup düşünmek lazım. Mümkün olduğu kadar yumuşak geçişler tercih edilmeli. Olumsuzlukları da düşünelim. Rektör atanmışsa ve görevini yapamıyorsa, atayan makam onu görevden alabilir. Ama seçilmiş adam görevden alınamaz. Çünkü onu seçen makam öğretim üyeleri. Öğretim üyelerinin de bir araya gelip rektörü görevden almaları gibi bir gelenek yok. O hâlde, 2547’den önce olduğu gibi rektörün yetkileri kısıtlı mı olmalı? Bu dengeleri kurmaya çalışmak, olanakları değerlendirmek gerekir.

Üniversitenin tamamen devlet tarafından finanse edildiği bir ortamda bu denge nasıl sağlanacak?

Üniversitenin finansmanıyla üniversitenin özerkliği aslında çelişen kavramlar. Üniversiteyi finanse edince devlet “Ben finanse ediyorum, karışacağım biraz” diyor. Devlet açısından bakılırsa ödeneklerin nasıl harcandığını sormak yanlış değil. Üniversiteler ise fazla karışılmasından rahatsız oluyor. Burada hassas bir denge var. Hükümetlerin o olgunluğu göstermeleri lazım. Ama politikada öyle olgunluk her zaman söz konusu olmuyor. Burada üniversitelerin bir fonksiyonu daha çıkıyor ortaya. Üniversiteye gelir sağlama fonksiyonu. Üniversite rektörlerinin, aynı zamanda gelir kaynakları bulup, üniversiteye ilave gelir sağlamak gibi bir yükümlülüğü var. Bu geliri sağlamadığı sürece özerkliğin korunması şansı da yok. Aksi durumda doğrudan doğruya hükümete bağımlı oluyorsun.

 

Boğaziçi Üniversitesi'nin tarihçesi-2

26 Şubat 1939, Pazar akşamı, saat 8.30’da Milli Şef İsmet İnönü Ankara Radyosu’ndan “Türk milletinin selam ve muhabbetlerini Amerika halkına bildiren” kısa bir konuşma yaptı.(1) New York Fuarı münasebetiyle Türk-Amerikan dostluğuna değinen Cumhurbaşkanı, İngilizce konuşmuştu. Böylece ilk kez bir Türk lider, dünyaya Türkçe dışında bir dille seslenmiş oluyordu. Dünya Savaşı öncesine uzanan ABD ile bu üst düzey yakınlaşma savaştan sonra da artarak devam edecek ve Türk ailelerin Amerikan kolejlerine ilgisi her geçen gün çoğalacaktı.(2) Türkiye’de uzun yıllar İngilizce eğitimin başta gelen adresi olan Robert Kolej 1950’lerden itibaren kadrosundaki doktoralı öğretim görevlilerini artırmış,(3) 1960’lardan itibaren bu kadro özellikle Amerikan üniversitelerinde doktorasını tamamlamış Türk akademisyenlerle genişletilmişti.(4) Bu sayede Robert Kolej Yüksek Okulu 1971 yılında kaliteli İngilizce eğitim geleneğini sürdürebilecek nitelikte bir kadroyla Boğaziçi Üniversitesi’ne devrolunmuştu. 12 Eylül askeri rejiminin ürünü olan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu 1981 yılında yürürlüğe girdikten ve üniversitelerin iç işleyişleri tepeden tırnağa Yükseköğretim Kurulu’nun yetki ve denetimine terk edildikten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin kaliteli İngilizce eğitim geleneği de büyük darbe almıştı.(5) 1982’de YÖK tarafından Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanan İTÜ İnşaat Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Ergün Toğrol’un, YÖK’ün kendisine tanıdığı sınırsız yetkilere rağmen bölüm, fakülte ve üniversite kurullarına danışmadan kurumla ilgili tasarrufta bulunmamaya özen gösteren yaklaşımı sayesinde yükseköğretimin merkezileştirilmesi süreci Boğaziçi Üniversitesi’nde görece daha az hasarla atlatılmıştı. Bir yandan devlet tarafından yükseköğretime ayrılan kaynaklar hızla daralırken öğrenci sayılarının kısa sürede üç misline çıktığı Boğaziçi Üniversitesi’nde, İngilizce eğitimin belirli bir standardın üstünde tutulması için yoğun çaba harcanmıştı.

Ergün Toğrol kimdir?

Prof. Dr. Ergün Toğrol, 1950-1957 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) İnşaat Fakültesi’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra Cambridge Üniversitesi’nde yükseköğrenimine devam etmiş, 1963 yılında İTÜ İnşaat Fakültesi’nden doktora derecesini almıştır. 1982 yılında YÖK tarafından Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanan Prof. Toğrol, 1992’ye kadar sürdürdüğü bu görevi boyunca Avrupa Rektörler Birliği Yönetim Kurulu üyeliği yapmış (1984-1994) ve Balkan Rektörler Birliği başkanlığında bulunmuştur (1989-1992).

 

(1) “İsmet İnönü’den Amerika milletine” ve “İsmet İnönü Radyo evine şeref verdi,” Tan, 27 Şubat 1939.
(2) John Freely, A Bridge of Culture, 279.
(3) John Freely, A Bridge of Culture, 322.
(4) Abdi İpekçi, "Çirkin ve güzel Amerikalılar," Milliyet, 27 Şubat 1966.
(5) Üstün Ergüder, Yükseköğretimin Fırtınalı Sularında: Boğaziçi Üniversitesi’nde Başlayan Yolculuk (Doğan Kitap, 2015), 267-271.