Gürkaynak: Türkiye tarihinin en borçlu dönemindeyiz

Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik vaziyeti değerlendiren Prof. Dr. Refet Gürkaynak, özel sektör borcunun eninde sonunda kamu borcuna dönüşeceğini söylerken, faiz indirimleri yerine gerçek bir yargı reformunun ekonomiye çok daha iyi katkı yapacağını belirtti. Gürkaynak, bankaların şu anda zor durumda olmadığını ve Türkiye'nin bir gün IMF'den borç almak zorunda kalacağını ifade etti.
Prof. Dr. Refet Gürkaynak

Mühdan Sağlam  

Türkiye ekonomisi zor bir süreçten geçiyor. Geçtiğimiz hafta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Yeni Ekonomi Programı’nı ilan etti. Programın geçtiğimiz yıl ilan edilenle aynı ismi taşıması ve yalnızca ekonomik hedefleri içermesi akıllarda soru işaretlerine neden oldu. Açıklanan enflasyon verileriyle beraberse Türkiye yeniden tek haneli enflasyonu gördü. Ancak işsizlik ve borçlanma cephesi, yatırımlardaki durgunluk dikkate alındığında ekonomi konusunda temkinli ve dikkatli olmak gerektiği görülüyor. Türkiye ekonomisinin durumunu, yeni ekonomi programını, enflasyonu, genç işsizlik dahil, istihdamda yaşanan büyük sıkıntıyı ve bu krizden nasıl çıkabileceğimizi Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Refet Gürkaynak ile konuştuk.

Yeni Ekonomi Programı’nı nasıl buldunuz?

Ortada pek bir program yok aslında. Birtakım tahminler var ve onların bir kısmı olamaz şeyler değil. Bu kategoriye girenler aslında “Biz bunları yapacağız ve sonucunda da şu olacak” denen şeyler değil, kısa vadede zaten olacağı belli olan şeyler. Büyümeyi istemek kötü bir şey değil ama yüzde 5 büyüme fetişine dair şunu düşünmek lazım, seneye yüzde 5 büyüyeceğiz, peki ne olacak da bu büyüme olacak? Buna cevap vermek için önce şuna cevap vermek lazım “Bu sene neden büyüyemiyoruz? Geçen sene neden büyüyemedik?” Yeni Ekonomi Programı’nın Türkiye’de sorunun ne olduğuna dönük bir teşhisi yok. Teşhis olmadığı için çözüm de sunmuyor. Böyle olunca temel bir iktisat paketi olarak ortaya çıkamıyor.

ÜLKEDEKİ KONJONKTÜREL VE YAPISAL SORUNLAR, KUR SALDIRISIYLA AÇIKLANAMAZ

Bakan Albayrak sunuşunda yoğun bir kur saldırısına değendi ve buna bağlı olarak lira değer kaybetti dedi. Yani kur saldırısına bağladı. Dış güçler, dış mihraklar zeminine çekti…

Eğer düşüncesiniz buysa, şu aşikâr: Türkiye’de olup bitenin temel belirleyicisi yurt dışında olanlar/yapılanlarsa, bizi esas bunlar etkiliyorsa, bizim kendi kaderimiz üstünde bir söz hakkımız yok demektir. Kur saldırısıysa eğer, neden bu saldırı bu kadar başarılı olmuş? O zaman soralım, biz neden bu kadar kolay saldırılabilecek bir ülkeyiz? O zaman bu inşallah saldırmazlar, saldırmazlarsa iyiyiz, saldırırlarsa yine böyle olur demektir.

Ben böyle bir dünyada yaşadığımızı düşünmüyorum. Bu kadar edilgen bir ülke değiliz. Memleketteki temel sıkıntıları, yapısal ve konjonktürel olanları görüyoruz. Bunlar da kur saldırısı değil.

Neydi peki?

Türkiye’de 2009’da bankalara, döviz geliri olmayan şirketlere döviz cinsi borç verebilme imkânı verdi. Bu şirketler hızla döviz cinsi borçlandılar. Bu kimsenin saldırısı değildi. Kötü düzenleme, kötü iktisat idaresiydi.

Bunu enerji şirketlerinde gördük aslında. Bazı enerji şirketlerinin 13 milyar dolardan fazla ödeyemediği borcu var, keza inşaat da öyle.

Evet. Ancak burada enerji ve inşaatı ayırmak lazım. Bu iki sektör en fazla döviz cinsi kredi kullananlar. İnşaat şirketlerinin bir kısmı yaptıkları işten katma değer gelmeyen, yani o işler yapılmasa da eksiğini hissetmeyeceğiz, hatta yapılmamasını tercih edeceğimiz şeyler yapıyorlar. Bu şirketleri gönül rahatlığıyla suçlayabiliriz. Bazılarını istihdam ettikleri insanlar için yine de yüzdürmeyi tercih edebiliriz, o ayrı bir mülahaza. Ancak enerji şirketleri için durum farklı. Bu şirketler dövizle girdi alıyor, borç alıyor. Sattıkları malın fiyatını belirleyemiyor, hükümetin sözüyle iş yapıyorlar. Enerji politikamızı, çevre etkilerini eleştirmek gayet normal ancak iktisadi tarafı sadece şirketleri suçlamakla tamamlanmıyor. Şunu görmek önemli, bu şirketler, 2008’de krizinde neden batık hale gelmedi? Neden 2018’de böyle oldu da 2008’de kur arttırdığı zaman böyle olmadı?

2008 Türkiye’si ile 2018 Türkiye’si arasında bir fark mı var?

Elbette. 2008’de Türkiye temelleri sağlam bir ülkeydi. 2018’deyse değil, dağ gibi borç ve ne yaptığını bilmeyen ekonomi idaresi var. 2008-2018 arasında farkı yaratan bizim mevzuatımız, bizim uygulamamız, bizim tercihimiz. Bugün olanlara bakıp kur saldırısı demek insan aklıyla alay etmektir.

Ağustosta Asya piyasalarının açılmasıyla beraber lira, dolar karşında hızla 15 dakika boyunca değer kaybetti sonra toparladı. Bu sıçramaya neden olarak ABD-Çin ticaret savaşı gösterildi. Ancak sabahında insanlar ABD ile Çin’e sosyal medyadan barışın çağrısı yaptı. Bu ilginç bir durum değil mi?

Şunu hatırlamak lazım. 2001 krizi Ahmet Necdet Sezer, Bülent Ecevit’e anayasa fırlattığı için çıkmadı. Aynı şey bence. Temeliniz böyleyse, siz herhangi bir üfleyişte yıkılmayı bekliyorsunuz, demektir. Bu noktada sormanız gereken, ‘ben kendimi niye bu hale getirdim, buradan nasıl çıkacağım?’ sorularıdır. Yandaki hızla geçti iskambil kağıdından yaptığım kule yıkıldı. E o kuleyi iskambil kağıdından yapmak akıl işi değildi zaten. O hızlı geçmeseydi başka nedenle yıkılacaktı. Onu yıkılacak şekilde kurarsan yıkılır. Kabahati de üfleyende, koşanda, ABD’de, Çin’de aramamak lazım.

Yakın tarihimizde bunun güzel örneği var. Biz 2008-2009-2010-2011’i “ABD kendi ülkesinde kriz çıkardı, bakın başımıza neler geldi” şeklinde hatırlamıyoruz. Elbette “teğet geçmedi” ama kuvvetli daralmanın ardından, çok hızlı bir şekilde büyüdük. Çünkü Türkiye’nin olumsuz etkilemesine neden olacak, Türkiye’den kaynaklanan bir durum yoktu. O sırada kırılgan bir ülke değildik. Yani dünyada işler bir kötüye giderse Türkiye’de beş kötüye gitmesi için bir neden yoktu. Halbuki şu anda, yıllardır bir iktisat politikası yok, iktisadi temeller çok zayıf, tamamen kredi genişlemesi ve borçlanmaya dayalı bir sistemin yürümeyeceğini bunun bir noktada biteceğini biliyoruz. Tek düşündüğümüz o nokta bugün mü sorusu. O nedenle herhangi bir şey olduğunda piyasalar birbirine giriyor.

CARİ AÇIK OLMADAN YÜZDE 5 BÜYÜMEYİ SAĞLAYACAK DEĞİŞİMİN NE OLDUĞU SÖYLENMİYOR

Bir nevi bir düşünceyi paylaşma gibi mi oluyor o zaman program?

Onun bile bir sistematiği olmak zorunda. Bu sistematik olmayanı. Şunu diyebilirsiniz, dünya konjonktürü el verecek, biz yine 2012-2017 gibi büyüyeceğiz. Bunu diyecekseniz, çok borçlanacağız, borçla, cari açıkla büyüyeceğiz diyorsunuz. Ama 2022’de yüzde 5 büyüyeceğiz cari açık da olmayacak diyorsanız Türkiye ekonomisi üç yılda nasıl bir değişim geçirecek de hayatımızda görmediğimiz gibi hızlı büyümeyi cari açık olmadan sağlayacağız? Buna dönük bir sözünüz olmalı. Ancak yok.

Arka arkaya iki grafiğe bakıp ya ilkinde bunu söyleyip ikincisinde şunu nasıl söyleyebiliyoruz diye sormamış, yani umurunda olmadan iş yapmışsınız. Böyle olunca bunun kuvvetli bir piyasa etkisi olmuyor. Yeni Ekonomi Programı’ndan büyük bir beklenti yok. Türkiye’nin 2007-2008’den bu yana, o zamanki stabilizasyon programı bittiğinden beri, bir iktisat programı yok. Temel eksiklik de bu.

Gürkaynak: IMF programı bittiğinden beri Türkiye yerine bir program koymadı. Sadece 2009’da kriz olurken devlet harcamalarını arttırdı, Merkez Bankası hızla faiz indirdi, çok hızlı büyüdük. “Öyle oluyormuş demek, yine öyle yapalım” ile iş yapmaya çalışıyoruz. Bu yapısal olarak ekonomiyi büyütecek bir sistem değil. Tamamen talep körükleme yöntemi. 2009’da doğruydu, çünkü sorun talep eksikliğiydi. Ancak bugün meselenin borç stoku olduğu bir ekonomide bu modelle büyüme sağlayamayız.

2007-2008’den programı olmayan Türkiye global kriz sonrasında nasıl büyüdü?

Büyüme 2009’un sonunda başladı. Makro iktisadi olarak meseleniz şu, yurt dışında kriz var, orada insanlar bir şey almıyor ki ithalat yapsınlar. Dış talep öldü. Yurt içinde de talep kilitlendi. Yani iç talep de düşük. Yani büyük bir talep eksiliği sorunu vardı. Nasıl biliyoruz: bir sürü başka göstergenin yanında, enflasyon da hızla düşüyordu. Enflasyon yüzde 4’lere geriledi. İnsanlar almıyor, almadıkları için satıcı fiyat artıramıyor. Üretim artırılamıyor. KDV’yi düşürelim beyaz eşyanızı yenileyin gibi kampanyalar yapıldı. Türkiye’deki mesele talep eksikliğiydi.

Buna müdahalenin en kolay yolu devletin kendisinin talep etmesi. Dolayısıyla kamu harcamalarını artırdık. Özel talep de artsın diye faiz düşürüldü, enflasyon düştüğü için faizi de düşürebiliyorsun. Bu büyümeyi destekliyor, iyi. Yani kitaptaki standart işleri yaptık vergi indirimi, faiz indirimi işe de yaradı. Ama neresinden bakarsanız bakın 2010 hadi 2011’de Türkiye ekonomisi talep artık eksiliği olan bir ekonomi değildi.

İstediğim gelir düzeyinde, istediğim büyüme hızında olmamamın iki nedeni vardı: Talep eksikliği ve kapasitenin istediğim yerde olmaması. Talep eksikliğini kapattınız, artık ikinci faktör için yapısal iş yapacaksınız. Örneğin kadınların işgücüne katılımı, eğitimle uğraşmak, sermaye stokunu artırmak, yatırım. Faiz meselesi yatırımda gündeme geliyor. Ancak Türkiye’de yatırımın önündeki en büyük engel, fonlama maliyeti değil. Yani insanlar, faizler iki puan düşük olsaydı ben buraya fabrika kuracaktım, demiyor.

GERÇEK BİR YARGI REFORMU FAİZ İNDİRİMİNDEN DAHA FAYDALI OLUR

Sorun faiz oranı değilse, nedir?

Temel sorun adalet, hukuk sistemi, ülkenin hali. Yabancı yatırımcı için özellikle böyle. Türkiye’de bugün mesela, gerçek bir yargı reformu yapılmasının faiz düşürmektense iktisadi faydası çok çok yüksek. Bunu söylemek için, yine, Türkiye’de mesele nedir diye sormak lazım. Bu soruyu sormayıp, yurt dışından kur saldırısı var, zorla gecelik faiz düşürürüz her şey hallolur deyince çözüm yok, sorun doğru tanımlanmayınca çözüm de olmuyor.

Hastalığa teşhis koymadan önce ilaç verirseniz, iyi ihtimalle işe yaramaz kötü ihtimalle başka sorunlar da çıkarır. Bizdeki böyle, biz hasta olduk 2008-2009’da teşhis doğruydu, ilaç buna iyi geldi. Şimdi yine kullanalım. Tamam o dönemdeki hastalığa bu ilaç iyi geldi, ancak o hastalık yok artık.

Aynı tedavide ısrar tehlikeliyse nasıl sonuçlar bizi bekliyor?

Ülkenin üretim kapasitesi yeterli değilken bu tarz talep artışının iki sonucu var. Biri enflasyonun başını alıp gitmesi bunu gördük. Diğeri ithalatın patlaması bunu da gördük. Dolayısıyla Türkiye’de gördüğümüz sorunu doğrudan iktisat politikasına bağlayabiliriz. Cari açığın bir neden değil, sonuç olduğunu görüyoruz.

Oysa cari açıktaki düşük bir övünç kaynağı olarak görülüyor.

Cari açığın doğru nedenle azalması iyi bir şey. Cari açığın azalması ateşin düşmesi gibi. Hasta iyileşiyor olabilir veya ölüyor olabilir. Hasta ölüyor ateş mateş kalmadı, sevinilecek bir şey değil. Cari açık düşüyor, çünkü üretim yapılmadığı için ara mal ithalatı yapılmıyor, yatırım yapılmadığı için sermaye malı ithalatı yapılmıyor, gelir düşük olduğu için ithal tüketim azaldı. İthalat yapılmadığı için de cari açık düşüyor. Sevinecek miyiz buna? 4.5 milyon işsiz olmasından, krizden, büyümenin bu noktadan olmasından memnunsak cari açığın düşmesi de bunlar gibi bir sonuç.

Birtakım sonuçlar görüyoruz ve onları beğenmiyoruz. İktisat politikasını doğrudan sonuçları değiştirmek için yapmayız. Beğenmediğimiz sonuçlara neden olan sorunları ortadan kaldırmak için yaparız. Bu sorunların ne olduğunu sormuyoruz. Onun için de Yeni Ekonomi Programı’na bakıp iyi ya da kötü olmuş diyemiyoruz. Dolayısıyla bu kırılgan durumunun süreceğini öngörüyoruz.

Ama enflasyon 9.26 yani tek haneye düştü. Bu başarı değil mi?

Bu şekilde enflasyon düşer, çıkar. Biz daha önce enflasyonu tek haneye düşürmüştük. Sorun enflasyonu tekrar yüzde 25’lere çıkarmış olmak. Şu anda enflasyonun yüzde 9 olmasıyla övünecek bir halimiz yok. Ama şunu da görüyoruz, enflasyonu tek haneye düşüren mekanik baz etkisi tekrar yukarı da çıkaracak.

Türkiye’de enflasyon niye buralarda diye sormak lazım. Sorunun cevabıysa ortada bir Merkez Bankası’nın olmaması. Gördüğümüz şey, bir sürü sahipsiz iş. Bu, beklediğimiz sonucu yaratıyor. Kamyonu gaza bağlayıp, elinizi direksiyondan çekerseniz, bir saniye sonra duvara çarpmayabilirsiniz. Düz bir yolda giderken engebeler sizi sarsıyor. Normalde direksiyondaki kişi manevra yapacaktı ki o şokların etkisi ortadan kalksın. O düzeltme olmayınca bunlar birikiyor. Duvara tosladığınızda sebep son çakıl taşı değil, ta başından beri gazı kökleyip kamyonu idare etmiyor olmanızdır. Türkiye’de her seferinde bu yaşanıyor. Marifet gazdan ayağınızı çekip sallanmadan, devrilmeden gidebilmek.

TÜRKİYE TARİHİNİN EN BORÇLU DÖNEMİNDEYİZ

Türkiye’de şu an kırılganlığa neden olan ne?

Türkiye’de konjonktürel sorun birikmiş şirket borçları. Daha önce de borç sorunu vardı, ama bu kamudan kaynaklanıyordu. Önceden bankalar da sağlıksızdı ve düzenli olarak sarsılıyorlardı.

Bu sefer bankalarımız sağlıksız değiller, kötü idare edilmiyorlar, sermayeleri var. Fakat kamunun borcu, Ali’nin borcu, Veli’nin borcu diye değil, bir iktisadi varlık olarak Türkiye’nin borcu diye bakarsanız, Türkiye tarihinin en borçlu zamanında olduğumuzu görürsünüz. Şirketlerin borçlanması iktisat politikası tercihlerinin sonucu.

Üstelik sadece borçlanma kolaylaştırılmadı, dövizle borçlanmanın da önü açıldı değil mi?

Evet, şirketlerin döviz geliri olmasa da bankalardan dövizle borçlanabilmelerine izin vermek siyasi bir tercihti. Genel olarak borçlanmayı körükleyen bu politikaya düşük faiz politikası deniyor.

Şirketler dövizle borçlandı. Pek çoğu da borcunu ödeyemiyor. Ne yapacağız bu durumla başa çıkmak için?

Bu noktada şunu söylemek lazım, şirket sahipleri kâr ederken iyiydi, zarar ederken de Allah belalarını versin, batsınlar düşüncesine dikkat etmeli. Öncelikle o şirket batarsa, şirket sahibi ve şirket ayrı şey, şirket sahibinin cebindeki parayı almıyorsunuz. Şirket batıyor. İkincisi şirket battığı zaman şirketin çalışanları da işsiz kalıyor. Öfkeyi anlayabiliyoruz, anlamak lazım. “Siz nasıl iş yapıyorsunuz?” sorusunu yabana atmamak lazım. Şirketlerin bir kısmı anlamadıklarından döviz borcu almış olabilirler. Bir kısmı kötü niyetle yapmış olabilir. Nihayetinde geldiğimiz yerde bir dünya insanı istihdam eden şirketler borcunu ödeyemiyor. Biz bu insanların işsiz kalmasını istemiyoruz. Reel sektör sorunu hiçbir zaman sadece şirketlerin sorunu değil.

Zaten işsizlik en büyük sorunlardan bir tanesi…

İşsizlik şu andaki en büyük sorun. Rakamlara bakarsak Türkiye tarihinde bu sayıda işsiz olmadığını göreceksiniz, buna yakını bile yoktu. 2009’da da kriz oluyor, o zamanki işsizlik bunun yakınına bile gelmiyordu.

İNŞAAT EMEK YOĞUN OLDUĞU İÇİN İŞSİZLİĞE ETKİSİ YÜKSEK

Günümüzde işsizliğin böylesi bir düzeye çıkmasının nedeni nedir?

İşsizliğin nedenlerinden biri, geçtiğimiz birkaç yılda istihdamın inşaata yığılması. İnşaatın emek yoğun, vasıfsız emek yoğun, olması. Türkiye’deki eğitim sisteminin yarattığı vasıfsızlığın inşaat tarafından istihdam edilmesi. Bu, işlerken iyi görünüyordu. Fakat inşaat bir yandan döngüsel olarak en hassas sektör. İşler biraz yavaşlayınca ilk duran inşaat. Yeni fabrika da istemiyorsun, yeni konut da istemiyorsunuz. İnşaat yavaşlamıyor, inşaat duruyor. O zaman da bu alanda çalışanlar işsiz kalıyor. İnşaat diğer sektörlerden daha emek yoğun olduğu için işsizliğe katkısı da daha yüksek oluyor.

Milli gelirlerdeki yavaşlamayla işsizlik arasındaki ilişki bu sefer çok daha yüksek. Bundan 10 yıl önce milli gelir yavaşladığında işsizlik böyle artmıyordu. Bu defa küçülmeye kıyasla işsizliğin çok hızlı arttığını görüyoruz, böyle olmasını da bekliyorduk.

Sizin ekonominiz yüzde 2 küçülüyorsa, herkes geçen yıla nazaran reel gelirden yüzde 2 daha az gelir elde ettiyse bu kötü, ama bununla yaşanır. 100 kazanıyorduk 98 oldu diyebiliriz ama bu böyle işlemiyor. Küçülme dediğimiz şey, birtakım insanların gelirinin işsizlik nedeniyle sıfıra inmesi demek. Bu çok bir büyük sorun. Ayrıca bu sefer ilk defa hane halkları toplamda borçlu. Eskiden insanların tek tek borcu olurdu ama hane halklarının hep beraber, toplamda borçları sıfırdı.

Hane halklarının hep beraber borçlu olması ne anlama geliyor?

Şu demek eskiden benim borcum varsa eş dostun da birikimi, alacağı vardı. Onlar birbiriyle netleştirilebiliyordu. Ben amcama “Bana borç verir misin?” diyebiliyordum. Bizdeki sosyal yapıyla karnımı doyurabiliyordum. Mutsuzdum. Ama idare edebiliyorum. Başımı sokacak bir yer, karnımı doyurmam yetiyordu. Ama artık yetemiyor, çünkü hem işsizim hem de borcum var. Onun da ödenmesi gerekiyor. Ama eskiden bana borç verenler şimdi kendileri borçlu. O ayrı ve büyük bir mesele. Şirketler için de böyle.

Eskiden şirket borcu vardı ama şimdi olduğunun üçte biriydi. O düzeydeki borcu idare etmek zor değildi. Eski krizlerimizde borcu alan devletti, borç krizine giren de devletti, başka herkese onun yan etkisi vardı. Şirketsem ben kirayı ödeyebiliyorsam iki ay kepenk açmam, iki ay sonra “Açacağım dükkânı işe devam edeceğim” diyebiliyordum.

YA BORÇLU ŞİRKETLERİ KURTARACAĞIZ YA DA BANKALARI

Ama artık devlet değil, şirketler borçlu. Şimdi ne olacak?

Şimdi artık borç şirketin, borç sizin. Kapatınca dükkânı açamıyorsunuz çünkü ortada dükkân mükkan kalmıyor, borç yüzünden haciz geliyor. Borcun şirketlerde olması ayrı bir şey. Biz o kadar kamu borcu krizini art arda yaşadık ki krizi tanım olarak kamu borcu krizi sanıyoruz. Kamu borcu düşünce “Biz öğrendik bu işi, artık kriz olmaz” deniyordu, ama oluyor işte. Krizlerin hepsi borca dayanıyor. Biz ömrü hayatımızda cari açığın yüzde 4’ü geçtiğini görmemiştik, bu dönemde yüzde 10’a dayandığını gördük. Cari açık ülkenin tasarruf açığının, dışarıdan gelen sermayenin ölçüsüdür. Ne hızda borçlandığımızı anlatıyor.

İktisat politikasının şöyle olması lazım, bu şirketler batıyor. Batmalarını istemiyoruz, bir kısmı batmak zorunda, zaten katkıları yok, peki. Ama bu şirketler hep birlikte batınca borç yok olmuyor. Bir de o borcu veren var. Ona ne olacak? O borçlar bankaların alacağı. Şirket borcu ödeyemeyeceğim deyip batınca bankalar benim alacağım vardı, o artık geri dönmüyor diyecek. Bankalar mevduat toplayıp, kredi alıp borç verdi. Bankaların da ödemesi var. Bu sefer onlar zorlanacak. Türkiye’de şu an bir bankacılık krizi yok, ama uğraşırsanız çıkar. Şu anda biz de uğraştığımız bir fazdayız. En nihayetinde bu kamu borcuna dönüşecek. Ya şimdi dönüşecek şirketleri kurtaracağız ya şirketler batacak bankaları kurtarmaya çalışacağız.

TÜRKİYE’DE YATIRIM İÇİN KREDİ TALEBİ YOK

Öte yandan bankacılıkta tuhaf bir durum var. Hükümet özel ve yabancı bankalara kredi vermedikleri için yükleniyor. Kamu bankalarınınsa kredi konusunda cömert davrandığını görüyoruz. Kamu bankalarının mı yaptığı doğru yoksa özel bankaların yaptığı mı?

Burada iki ayrı sorun var. Birincisi, hâlâ sorunun kredi verme tarafında olduğunu sanmak. Kredi almak isteyen birileri var sanıyoruz. Oysa Türkiye’de yatırım için kredi talebi yok. Üstelik bu kredi fonlama maliyetinden bağımsız. Kredi almak isteyenler ya işletme sermayesi ya da borç döndürmek için alıyor.

Diğer taraftan bankalarımız kötü bankalar değil, bankacılarımız yetkin. Fakat kamu bankalarına zorla, siyasi nedenlerle, “ver krediyi, ver krediyi” derseniz, bankalar mecbur krediyi veriyor. Ama kamu bankası mevduat topladığında, kendini fonladığında bunun maliyeti özel bankalarınkinden ucuz değil. Dolayısıyla aynı maliyetle fonlanan bankalardan biri ben şu maliyetle kredi veriyorum derken diğeri bunun çok altında, kendi fonlama maliyetinin altında, kredi veriyorsa zarar edecek. O zararı da biz karşılayacağız. Mali genişleme kamu bankaları eliyle yapılıyor. Bunun sonucu kamu bankalarının görev zararlarının hazine tarafından kapatılması olacak, biz ödeyeceğiz yani.

Yatırım kredisine talep yok dediniz bu yatırım kredisi nedir?

Kapasite artıracağız, fabrika kuracağım, üretim kapasitesini artıracağım. Makro iktisadi üretim kapasitesini artıracak, milli gelir olarak gördüğüm neyse gazoz kapağından berber hizmetine bunları sağlayacak olan araç gereç yatırımları. O tür bir yatırım için şu an bir iştah yok, zaten olan kapasite kullanılamıyor. Yatırım uzun dönemli bir el kol bağlama hareketi. Fabrikayı kurduysanız siz artık buradasınız demektir. İnsanlar bu taahhütte girmek istemiyor. Bu Türkiye’deki eğitimli insanların eskisinden çok fazla yurt dışına yerleşmesiyle aynı. İnsanlar yaşamaya korktukları ülkede yatırım yapmaya evleviyetle korkuyorlar.

Bu yatırım iştahsızlığı nedeniyle mi bir Alman otomotiv firmasının Manisa’da kurmayı planladığı fabrika büyük ilgi çekti? Oysa bu firmanın ABD başta olmak üzere sicili bir hayli kabarık. Çevre konusunda özellikle. Ancak onlara nasıl şartlar garantiler verildi zamanla göreceğiz sanırım.

Cari açığın yüksek olması bir şey, bunun finansman kompozisyonu başka bir şey. Doğrudan yabancı yatırım sıcak paradan daha iyi bir fonlama biçimi. Sanırım bu konjonktürde gelmesi gelmemesinden iyidir. Ama ne taahhüt ettik de geliyor? Yani bunun tüm yükü bizim cebimizden karı onlara kalacak şekilde yapıldıysa o zaman bu kaynağı başka türlü kullanabilirdik. Çevre etkisi ne olursa olsun gel diyorsak iyi etmiyoruz. Ancak Türkiye’de istihdam yaratacak girişime ihtiyaç var. Kategorik olarak karşı çıkmam.

IMF’NİN KAPISI ENİNDE SONUNDA ÇALINACAK

Bu krizin pek çok özelliğinin diğerlerinden farklı olduğunu söylediniz. Peki böylesine farklı bir krizden çıkma ihtimalimiz var mı?

Öncelikle öldük, bittik diye umutsuzluğa kapılmamak lazım. Bizim memlekette kriz olur. Alışık olduğumuz kriz türü kamu borcunun yüksekliğiydi. Buradaki iyi haberse, akıllıysak yakın zamanda, değilsek bu borçlar kendi seçmediğimiz zamanda zorla, yine kamu borcuna dönecek. IMF’ye kızmak artık çok bilindik bizde, refleks halinde. Ama 2001 programı iyi bir programdı. Türkiye’de hazırlanmış, Türkiye bürokrasisinin siyasetçilere uzun zamandır kabul ettirmeye çalıştıkları unsurları IMF üzerinden kabul ettirdikleri ve IMF fonlamasıyla yapılan bir programdı. Bunun da faydasını gördük. Yapan bizdik bunu hatırlamak lazım. Niyet edip aklı başında iş yapınca her krizden çıkabiliyoruz.

Bu koşullar altında siyasi iktidar sıcak bakmıyor olsa da Türkiye’ye IMF’nin kapısını çalacak mı?

Bana kalırsa evet. Borcun er geç kamusallaşacağını, kamunun da o yükü sırtlamak için gereken borcu IMF’den alacağını düşünüyorum. Şu anda bile, kamu borç stoku yüksek görünmese de güvenilmeyen ülke olarak çok yüksek faizle borç alıyoruz. Yani uluslararası piyasalar Türkiye’yi gönülsüzce fonluyor. Kamu borcunu ciddi şekilde artırmak gerektiğinde bunu özel piyasalar üzerinden yapmak mümkün olsa bile çok pahalı olacaktır. IMF’nin işi bu durumlarda borç vermek. O zaman önemli olacak şey IMF ile anlaşma yapılırken masanın bizim tarafımızda oturacak, ne yaptığını, dünyanın nasıl işlediğini bilen insanlardan faydalanmak. Türkiye bürokrasisinde bu insanlar hâlâ var ancak sesleri çıkmıyor, politikaya etkileri yok. Yeni bir IMF anlaşması demek yeni bir büyüme programı demek. O da IMF’ye biz ne yapacağız diye gidilirse bir şeye benzemez. Bizim başı sonu belli, akla uygun programımız şudur, buna mali destek lazım diye gidersek aldığımız borca, o borcu ödemek için dökeceğimiz tere değer.

Prof. Dr. Refet Gürkaynak kimdir?

Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesi ve bölüm başkanıdır. Lisans eğitimini Bilkent İktisat bölümünde alan Gürkaynak, doktorasını Princeton Üniversite’sinde yapmıştır. Refet Gürkaynak, Center for Economic Policy Research (Londra), Center for Financial Studies (Frankfurt), CESIfo (Münih) ve Bilim Akademisi üyesidir. ABD Merkez Bankası’nda iktisatçılık ve Massachusetts Institute of Technology’de ziyaretçi öğretim üyeliği yapmıştır. Araştırma alanları para politikası, mali piyasalar ve genel olarak makroiktisattır. Bu konularda yaptığı yayınlar alanın önde gelen uluslararası dergilerinde yayımlanmıştır. TCMB ve AMB’ye danışmanlık yapmış olan Gürkaynak çalışmalarıyla TÜBA, TÜBİTAK, TC Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası’ndan ödüller almıştır.