Büyük sermaye-iktidar gerilimi üzerine birkaç hatırlatma

İktidarlar ekonomik büyümeyi sağladıkça, rejimin niteliğinin demokratik ya da otoriter olması, tayin edici değildir. Yani iktidarlar özel sektör kârlılığı teşvik edici politikalar uyguladığı sürece ekonomi, rejimin siyasi niteliği önünde bir engel yaratacak bir başlık olmaktan çıkacaktır. Ancak herhangi bir hükümet, sermaye kârlılığını sağlayamıyorsa (ki buna kriz diyoruz), orada büyük sermaye ile iktidar arasında sorunlar başlar.

Ümit Akçay  uakcay@gazeteduvar.com.tr

15 Mayıs 2019’da TÜSİAD’ın Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısında, YİK Başkanı Tuncay Özilhan’ın yaptığı konuşma, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sert bir şekilde eleştirildi. Bunun üzerine iktidar ile büyük sermaye ilişkileri yeniden gündeme geldi. Önümüzdeki süreçte kritik önemde olan bu tartışmayı nasıl takip etmek gerektiği ile ilgili kısa birkaç hatırlatma yapmak istedim.

İlk olarak Özilhan’ın konuşmasındaki şu ifadelerinin tepki çektiğini anlıyoruz.

.

Bu açıklamalardan 15 gün önce, tam da 1 Mayıs’ta TÜSİAD üyeleri Erdoğan ile buluşmuştu.

.

TÜSİAD’ın Türkiye’deki rejim değişikliğine tam destek verdiği konusunda bir şüphe yok. Buna yönelik pek çok örnek var iki tanesine değineyim.

İlki, 1 Ağustos 2018’de zamanın TÜSİAD Başkanı’nın yaptığı değerlendirmeler:

.

İkincisi de eylül ayında, döviz krizinin hemen sonrasında Güler Sabancı’nın Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Yeni Ekonomi Programı’nı açıklamasının hemen sonrasında yaptığı değerlendirme:

 

 

Dün akşam ise Erdoğan, TÜSİAD’ı sert şekilde eleştirdi

.

BÜYÜK SERMAYE VE OTORİTER İKTİDARLAR

Otoriter yönetimlerin en önemli ekonomik sınırı, sermaye birikim sürecinin devamının sağlanması zorunluluğudur. Sermaye birikimi ya da ekonomik büyüme, büyük ölçüde özel sektör yatırımları aracılığıyla sağlanıyorsa, özel sektör de kâr etmedikçe yatırım yapmıyorsa, otoriter yönetimler, özel sektörün kârlılığını sağlayacak ekonomi politikalarını uygulamak zorundadır.

Benzer şekilde istihdam da özel sektör tarafından sağlandığından, özellikle kriz dönemlerinde sermayenin siyasi iktidarlar karşısındaki yapısal gücü daha net açığa çıkmaktadır. Erdoğan’ın dünkü açıklamalarının bir kısmı, buna verilebilecek bir örnek olarak görülebilir:

‘Zira biz TÜSİAD’ın kasıtlı olarak Türkiye’yi alt sırada gösteren istatistiklerin illüzyonuna sığınmak yerine mesela başlattığımız 2,5 milyonluk istihdam seferberliğine niçin destek vermiyor, bunu da kendilerine hatırlatırım. Size burada iş düşmüyor mu, dev fabrikalarınız var, holdingsiniz. Ne olur 5 tane, 10 tane yanına işsiz insanı alsan, neyini kaybedersin? Bunların dert edinmiyorsunuz.’

İktidarlar ekonomik büyümeyi sağladıkça, rejimin niteliğinin demokratik ya da otoriter olması, tayin edici değildir. Yani iktidarlar özel sektör kârlılığı teşvik edici politikalar uyguladığı sürece ekonomi, rejimin siyasi niteliği önünde bir engel yaratacak bir başlık olmaktan çıkacaktır. Ancak herhangi bir hükümet, sermaye kârlılığını sağlayamıyorsa (ki buna kriz diyoruz), orada büyük sermaye ile iktidar arasında sorunlar başlar.

ERTELENEN ACI REÇETE

Farklı sermaye fraksiyonlarından oluşan bir ekonomik büyüme koalisyonu olan AKP, kriz sürecinde hangi programı uygulayacağına -bizatihi kendi sınıfsal tabanı nedeniyle- bir türlü karar veremedi. Tartışmanın özü budur. Ekonomi yönetiminin, TÜSİAD’ın ve uluslararası sermaye çevrelerinin ısrarla gündeme getirdiği ‘yapısal reformları’ yani ‘acı reçeteyi’ bir türlü uygulayamaması, bu yönetimi sermaye için ‘işlevli’ olmaktan çıkarıyor.

HUKUK VE DEMOKRASİ

Bu tartışmanın demokrasi-hukuk üzerinden yürütülüyor olması, işin ideolojik ve moral üstünlük kısmı ile ilgili. Bu anlamıyla görünüş sizi yanıltmasın. Büyük sermaye, ancak ‘yatırımcı demokrasisi’ ister, o da bütün dünyada gerçek demokrasinin altını oymakla meşgul.

Bu kısa hatırlatmayı Hakkı Özdal’ın bugün Gazete Duvar’da çıkan yazısına referansla bitireyim. Özdal’ın son cümlesi, yukarıda yazdıklarımı benden daha iyi özetlemiş:
Unutulmamalı ki kapitalist bir ülkede ekonomik ve siyasal bir krizin yönetimi, burjuvazinin gönüllü ve aktif desteği/işbirliği olmadan gerçekleştirilemez.

 

*Bu yazı ilk olarak Kriz Notları’nda yayınlanmıştır


Ümit Akçay kimdir?

Doç. Dr. Ümit Akçay, Berlin School of Economics and Law'da (HWR Berlin) ders vermektedir. Daha önce İstanbul Bilgi Üniversitesi, ODTÜ, Atılım Üniversitesi, New York Üniversitesi ve Ordu Üniversitesi’nde çalıştı. Akçay, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği (Ankara: Notabene, 2016) kitabının ortak yazarı; Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği (İstanbul: SAV, 2009) ile Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve Devlet Planlama Teşkilatının Dönüşümü (İstanbul: SAV, 2007) kitaplarının yazarıdır. Akçay, güncel olarak uluslararası siyasal iktisat, merkez bankacılığı ve finansallaşma alanlarıyla ilgilenmektedir.