Ümit Akçay: 4.5 yıl seçim yoksa paket neden 8 aylık?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın yeni ekonomik paketi açıklarken, "Önümüzde 4.5 yıl seçimsiz bir dönem var!” dediğini hatırlatan Doç. Dr. Ümit Akçay, "Ama açıklanan program 8 ayı kapsıyor. Madem 4.5 yıl var o zaman 4.5 yıllık açıklasalardı! Belli ki böyle bir hazırlıkları yok. 8 aylık bir geçiştirme programından bahsediyoruz" değerlendirmesini yaptı.

DUVAR – ‘Yeni Ekonomik Program Yapısal Dönüşüm Adımları 2019’ paketini değerlendiren Doç. Dr. Ümit Akçay, “Açıklanan program 8 ayı kapsıyor. Madem 4.5 yıl var o zaman 4.5 yıllık açıklasalardı! Belli ki böyle bir hazırlıkları yok. Zaten siyasi ufukları da bence 4.5 yıllık seçimsiz bir dönemi öngörmüyor” dedi. Akçay’ın ekonomide gelinen noktaya ve açıklanan yeni pakete ilişkin Evrensel gazetesinden Serpil İlgün’e verdiği söyleşide yaptığı değerlendirmelerden bir bölüm şöyle:

AKP’nin seçimin hemen ardından ‘acı reçete’yle yüklü bir program sunması bekleniyordu. Çarşamba günü açıklanan program, faturanın hangi kesimlere kesileceği, dolayısıyla iktidarın yüzünü hangi sınıfa döndüğü sorusuna nasıl bir yanıt vermiş oldu?

Önce, bugün gelinen durumu anlamak için kısa bir hatırlatma yapalım; 2002-2013 arası AKP’nin hem siyasi olarak güçlenebilmesini, hem de bir çeşit canlı ekonomik büyümeyle bunun desteklenmesini sağlayan konjonktür 2013’ten sonra değişti. 2013’e kadar dışarıdan kaynak girişleriyle, içeride de kredi genişlemesine dayanarak canlı ekonomik büyüme gerçekleşmişti. Bu dönemde AKP hükümetleri üç ayaktan oluşan sert bir neoliberal paket uyguladılar. Bunların ilki özelleştirme, bir diğeri emek yasasının dönüşümüydü. 2003’te çıkarılan yeni iş kanunu sonrası, taşeronlaştırma, esnek çalışma uygulamaları gerçekleşti. Üçüncüsü de Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve sıkı mali politikalarının ücret artışlarını sınırladığı bir makro ekonomik çerçeve. Bu üç ayak 2013’e kadar geldi. Normalde bu tip politikaları uygulayan hükümetlerin siyasi desteğinin azalması beklenir ama bu olmadı, aksine her girdiği seçimde oyunu artırarak gelen bir siyasi iktidar gördük.

Bu nasıl sağlandı?

Bunun için toplumu karşıt kutuplara bölen siyasi stratejilerin yanı sıra, bu stratejileri maddi olarak da destekleyen iki telafi mekanizmasını uyguladılar. İlki yaygın şekilde tartışılan sosyal yardımlardı, bir çeşit yeni kısmi sosyal refah devleti uygulaması devreye sokuldu. İkincisi de borçlandırma. 2013’e kadar düşük faizlerle ve TL’nin nispeten güçlü olduğu bir ortamda kolay borçlanma sayesinde insanlar gelirleri artmasa da harcayabilme olanaklarına kavuştular. 2013 sonrasında bu ekonomik politik model tıkandı. Tıkanınca neoliberal politikalar ve telafi mekanizmalar arasında bir tercih yapmak zorunda kaldı hükümet. Ancak yaşanan her ekonomik darboğazda tercih yapmayı öteledi.

Erteleyebilmek nasıl mümkün oldu?

Erteleyebildiler çünkü örneğin 2014’te AB Merkez Bankası parasal genişleme ilan etti, uluslararası borçlanma olanakları kolaylaştı. 2016’da 15 Temmuz sonrasındaki siyasi istikrarsızlık, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının not indirmesi gibi gelişmeler Türkiye’ye para girişini tekrardan azaltmıştı. 2014’teki gibi yeniden ekonomik daralmanın yaşanması söz konusu oldu ve ekonomi yeniden bir darboğaza girdi. Yine bir tercih yapmak zorunda kaldılar: “Sosyal refah harcamalarını, borçlandırma olanaklarını devam ettirecek miyiz, yoksa örneğin kıdem tazminatını ortadan kaldıracak, neoliberalizmi daha da derinleştirecek bir programı mı uygulayacağız?” Orada yine eski modeli sürdürmeye çalıştılar ve neticesinde şu anda yaşadığımız krize zemin hazırlayan, 2018’in ikinci yarısından itibaren gördüğümüz ekonomik daralmayla karşılaştık.

Doç. Dr. Ümit Akçay

Uluslararası sermaye kuruluşları ya da yabancı yatırımcılar Eylül 2018’deki Yeni Ekonomik Program’da bu tercihin yer almasını bekliyorlardı.  “Acı reçete” programı buydu, yani emeğin daha fazla esnekleştirilmesi, kıdem tazminatının ortadan kaldırılması, ücretlerin daha sert baskılanması ve “Türkiye’nin rekabetçiliğini artıracak” diye söyledikleri başka birtakım uygulamalar…

Bunlar açıklanan programda yer almıyor mu?

Eylüldeki programda buna kısmen değiniliyordu, 10 Nisan günü açıklanan programda da bu bir arka fon olarak duruyor. Yatırımcılara, uluslararası sermayeye, finans piyasalarına bu bir vaat olarak, kıdem tazminatının kaldırılması, bireysel emekliliğin neredeyse zorunlu hale getirilerek ikisinin de ortak bir fona devredilmesi gibi bir çerçeve sunuluyor; ama ben açıkçası bugünkü siyasi ve ekonomik ortamda bunun hayata geçirilmesinin hiç kolay olmadığını düşünüyorum.

Yani tercihin sınıfsal karakterinde bir tereddüt yok. Zira, kıdem tazminatı, zorunlu BES, vergilerin ‘tabana yayılması’ gibi emek karşıtı kararlar almakta bir tereddüt gösterilmiyor…

Elbette. Programın emek karşıtı olduğu ya da sermayenin çıkarlarını gözettiği konusunda hiçbir şüphe yok, zaten sermaye örgütlerinin açıklamalarına bakıldığında bunu rahatlıkla görebiliriz. “Vergi reformu” kurumlar vergisinin düşürülmesi; “verginin tabana yayılması” ise ücretlilerin daha da vergilendirilmesi. Yani o tercihte bir tereddüt yok. Zaten TÜSİAD’ın daha seçim akşamı yaptığı açıklamaların etkisini hükümetin açıkladığı metinde görüyoruz. İktidarın tereddüt ettiği konu, sermaye grupları arasında hangisini kurtaracağı. Bankacılık sistemini mi, reel sektörü mü; enerji sektörünü mü sanayiyi mi; turizmi mi inşaat sektörünü mü kurtaracağı… Bunu siyasi maliyeti nedeniyle yapamıyorlar. Yapamadıkları sürece de kilitlenme devam ediyor.

Peki, paketten ne çıktı, ne hedefleniyor?

Aslına bakarsanız içi boş bir paket çıktı. Basın toplantısını açarken Sayın Albayrak dedi ki “Önümüzde 4.5 yıl seçimsiz bir dönem var!” Ama açıklanan program 8 ayı kapsıyor. Madem 4.5 yıl var o zaman 4.5 yıllık açıklasalardı! Belli ki böyle bir hazırlıkları yok. Zaten siyasi ufukları da bence 4.5 yıllık seçimsiz bir dönemi öngörmüyor, o yüzden 2019’u çıkarmayı önüne koyan, krizin daha acil müdahale edilmesi gereken noktalarına odaklanan 8 aylık bir geçiştirme programından bahsediyoruz.

İktidarın acil müdahale listesinde neler var?

2016’daki ekonomik daralma sonrasında 2017’de Türkiye ekonomisi yüzde 7’ye yakın büyüdü. Yani bir zıplama gerçekleşti. Bu, kredi garanti fonu uygulaması ve muazzam bir kredi genişlemesiyle gerçekleşmişti. Orada şöyle bir tercih yaptılar. Normalde kriz zamanlarında yüksek borçlu ya da kar oranları düşen firmaların batması, yani elenmesi gerekiyordu. Hükümet bu kredi genişlemesiyle böyle bir elenmeyi engelledi. Aslında batan firmalar siyaseten yaşatılmış oluyor, çünkü çok sayıdaki küçük sermaye grubunun iktidara desteği sürdürmeleri isteniyordu.

Seçimi kazanmak için erteledikleri bu iflasların faturası daha da artarak şimdi hükümetin önüne geldi, ama ilan edilen programda bu sıkışmanın nasıl çözüleceğine dair bir doğrultu tespit edilebilmiş değil. İnşaat ve enerji sektörü ayrıcalıklı denilerek, bu alandaki batık kredilerin kurtarılacağı vadediliyor ama bunun da detayları yok.

Özetle Hükümet yine bir tercih yapmıyor. Çünkü o tercihi yaparsa zaten daralan siyasi tabanı daha da daralacak, elenen sermaye kesimleri, KOBİ’ler siyaseten de bu projeyi desteklemez hale gelecek. Bu kesimleri hele de böyle bir dönemde kaybederse iktidarın nasıl sürdürebileceği konusunda endişeleri var. Öncelikli dert iktidarda kalmak. İstanbul seçimi ve diğer mazbata tartışmaları bunu gösteriyor. Bunun da ekonomik gereklerini yapıyorlar. Ancak bu da ekonomiyi iyice kilitliyor.

‘Yandaş’ sermaye ile ‘geleneksel’ büyük sermaye arasındaki çatışmanın derinleşmesi, sözünü ettiğiniz tercihin oluşturulmamasında bir faktör mü?

Bunun çok etkili olduğunu sanmıyorum. Çünkü her ne kadar örneğin havaalanı projesinde, alt yapı yatırımlarında adı çok duyulsa da AKP ile ilişkili sermaye kesimlerinin Türkiye’nin geleneksel büyük sermaye kesimlerini tehdit edecek düzeyde büyümediğini biliyoruz. Bu dönemde hiçbir değişim olmadı demek istemiyorum elbette, zaten gözlerimizin önünde gerçekleşiyor bu yeni sınıf fraksiyonunun zenginleşmesi; ama bu yeni zenginleşen sınıf ile eski geleneksel sermaye sınıfı karşı karşıya ve hükümet bu ikisi arasında tercih yapamıyor gibi bir durum olduğunu düşünmüyorum. Çünkü TÜSİAD’ın karşısında konumlanmış bir AKP sermaye sınıfı yok. Ya TÜSİAD’ın alt işvereni ya da birlikte iş yaptığı kesimler bunlar zaten. Daha basit söylersek örneğin otomotiv sektöründe büyük firmalarla ilişkili Bursa’da yüzlerce, hatta binlerce yan sanayi firması, KOBİ’ler var. Yani TÜSİAD ve KOBİ’ler o açıdan karşıt değil. Ama siz ekonomi yönetimi olarak büyük otomotiv firmasını mı kurtaracaksınız, yani bir firmayı mı kurtaracaksınız, yoksa bin firmayı, KOBİ’yi mi? Şimdilik tercih edemedikleri yer orası.

 

SÖYLEŞİNİN TAMAMI