Kâr patronun zarar kamunundur

Ekonomik olarak şimdiden zorlanan vatandaşın, krizin enflasyon ve işsizlik olarak evlerine girdiğini görmesi ve borç yükü nedeniyle en az bir neslin daha kendine gelemeyeceğini anlaması halinde çareyi sandıktan öte sokakta aramaya başlamasını beklemek hayal görmek değil. Borçların kamulaştırılmasının bir bedeli mutlaka olacak, o bedel sokağa yansıyacak.

Mustafa Murat Kubilay – @mmkubilay 

Bugünün dünya düzeninde yapılabilecek en büyük hata borçlandıkça borçlanmak ve zamanla borcu borçla kapatacak duruma düşmek olsa gerek. Ancak bu önermenin nedeni muhtemelen ilk aklınıza geleceği üzere alacaklınıza karşı zayıf düşüp ona tavizler vermek değil. Esas neden o borcun bir gün ödeneceği ve ödeyeninse olan bitenden habersiz ve haliyle sessiz sizlerin olacağı gerçeği. Hele bir de maddi gücünüz yoksa; alacaklıya sunabileceğiniz tek şey geleceğiniz olacak. Çünkü kâr patronun zarar kamunundur!

Başlıkta belirttiğim düzeni anlayabilmek için an itibarıyla yaşanan bir örneği incelemek gerek: Bugünün Türkiye’si. Cevaplanacak çok soru var: Nasıl borçlanıldı, kimler borçlandı, neden borçlandılar, borcu kimler ödeyecek ve para yoksa borç nasıl ödenir? Bu yazıda tüm bu sorular birçok istatistikle açıklanacak ancak herkesin anlayabilmesi amacıyla mümkün suret günlük hayattaki jargon kullanılacak. Hemen ekleyeyim bu yazıdaki istatistikler Hazine, TCMB, TÜİK, ÖİB ve BDDK kaynaklıdır. Son olarak yazı sahibi sıfatıyla bir uyarıda bulunmak istiyorum; sonuna kadar sabırla okuduğunuzda siniriniz bozulacak.

Türkiye’nin gün geçtikçe dış borç batağına sürüklenmesinin bir nedeni var; cari açık. Cari açık en basit ifadeyle yurt dışından satın aldığınız mal ve hizmetlerin yurt dışına sattıklarınızdan fazla olması demek. Türkiye’nin 2002’den beri verdiği toplam cari açık 580 milyar dolar. Bu derece büyük cari açığı verebilmek için dövizinizin olması, yoksa da döviz cinsi dış yatırım almanız gerekir. Peki Türkiye bu dövizi nasıl buldu?

2002 sonrasında Türkiye’ye yaklaşık 157 milyar dolar doğrudan yatırım olarak gelmiş. Bu cari açık finansmanının küçük bir kısmı olsa da kayda değer bir miktar. Uluslararası finansın en tatlı kısmı olan bu yatırımlar yabancılar tarafından yeni fabrika kurulup istihdam yaratılması şeklinde açıklanıyor. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) verileriyle karşılaştırdığımızda 2003 sonrasında 61 milyar dolarlık özelleştirme yapıldığını görüyoruz. Kimi özelleştirmede satın alan firma yerli olsa da Petkim, Tekel ve Türk Telekom gibi birçoğunun yabancılara satıldığını biliyoruz. Üstelik bu rakama yerli özel sektörün yabancı özel sektöre sattığı şirketler dahil değil. Örneğin Eczacıbaşı’nı veya Garanti Bankası’nı yerli zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. İlki Çeklerin ama onlar da Fransızlara sattı, ikincisi ise İspanyolların. Özetle gelen paranın kayda değer kısmını ifade eden doğrudan yatırımlar yeni bir yatırımdan öte kurulu olanların satın alınması şeklinde gerçekleşmiş.

Dış finansman olarak gelen paranın aslan payı ise spekülatif portföy yatırımları (hisse senedi ve tahvil) ve diğer yatırımlar (ticari kredi ve mevduat) olmuş. Bu süre zarfında bu iki yatırımın büyüklüğü sırasıyla 166 ve 284 milyar dolar. Bir de kaynağı belirsiz veya istatistiksel ölçüm hataları sonucu kaydedilememiş 48 milyar dolarlık para girişi var. Bu derece büyük miktarın ne derece istatistiksel hata ne derecede de kayıt dışı giriş olduğunu okuyucuların takdirine bırakıyorum. Özetle Türkiye tasarruf yoksunu bir ülke olarak hızla büyümek istemiş, gerekli dış finansmanı yurt dışından çoğunlukla borç yoluyla karşılamış ve bu esnada devasa büyüklükte cari açık vermiş. Peki bu önermeyi teyit edebilir miyiz?

Yukarıdaki görsel TCMB tarafından hazırlanmış Türkiye’nin brüt dış borç stokunu gösteriyor. Hazine’nin 2018 yılı mart sonu itibarıyla daha güncelini açıkladığı istatistiklere göre Türkiye’nin 467 milyar dolar dış borcu var. Bu borç Türkiye’yi oluşturan tüm unsurların toplam borcu; örneğin merkezi yönetim, yerel yönetimler, TCMB (merkez bankası), ticari bankalar, reel sektör ve vatandaşın hepsi dahil. Elbette tüm bu grupların yalnızca dış borcu yok; aynı zamanda döviz cinsi varlıkları da var. Hazine verilerine göre dış borç ve varlıklar netleştirildiklerinde geriye kalan dış borç 303 milyar dolar. 2018 Mart sonu itibarıyla geçerli olan bu miktarın dolar kurundaki hızlı sıçrama sonucu son birkaç ayda ciddi bir artış gösterdiğini de eklemek gerek. Bu borcun ne zaman yaratıldığına ilişkin bir şüphemiz varsa 2002 Aralık ve 2018 Mart verilerini söylemem yeterli olur; sırasıyla 131 milyar dolar ve 467 milyar dolar. Kısacası AKP iktidarı tüm ülkeyi 336 milyar dolar borçlandırmış. Net borcu mu merak ettiniz; o da 2002’den bu yana 89 milyar dolardan 303 milyar dolara çıkmış.

“Borç artmış artmasına ama ekonomimiz de büyüdü borç oranımız artmamıştır” diye şüpheyle yaklaşanlara Hazine tarafından hazırlanmış aşağıdaki grafiği gösterelim. Görüldüğü üzere brüt borç seviyemiz neredeyse 2002 yılına yaklaşmış. Tabii bu hesapta son üç ay yok; çünkü birkaç ay içinde güncellenecek verilerle “Türkiye’yi borç batağından devraldık” diyenlerin aynı batağa geri soktuklarına dair hiçbir şüphe kalmayacak.

Şüpheye yer bırakmamak için yine Hazine tarafından hazırlanan “net” dış borcu da aşağıya ekleyelim. Yani tüm Türkiye’nin sahip olduğu döviz cinsi borçla yine tüm Türkiye’nin sahip olduğu döviz cinsi varlıkları netleştirdiğimizde ortaya çıkan net borcun GSYH’ye oranı. Görüldüğü üzere burada da neredeyse 2002 seviyesine gelinmiş.

Diyebilirsiniz ki “henüz krizden sonraki 2002 yılındaki kadar kötüyüz, daha kötüsü olmaz, endişeye mahal yok”. Öyleyse dolar kuru yukarı fırladıkça dolar cinsi borcumuzun yukarı sıçradığını ancak dolar cinsi GSYH’mizin her geçen gün çakılacağını belirtmeliyim. Keşke bu kadarla kalsaydı çünkü hatırlatmam gereken bir nokta daha var. Önce 2008 yılında sonra da 2016’da GSYH güncellemesi yapmıştık; yani “ekonomimiz zaten olduğundan büyükmüş de biz yanlış hesaplıyormuşuz” demiştik. Bu hesaplamalar sonrasında ilkinde yüzde 32 ikincisinde ise yüzde 19 oranında “bir gecede” ekonomimiz büyüyüvermişti. Toplam etkisi yaklaşık yüzde 50 olan bu iki güncelleme olmasaydı brüt dış borç oranı yüzde 80, net dış borç oranı ise yüzde 52 ile şu anda çoktan rekor kırmış olacaktı.

Sıradaki sorumuz şu: Kim bu kadar borçlanmış? Öncelikle “net” dış borçlunun bankalar olmadığını belirtmekle başlayalım. Aşağıdaki görselde ifade edildiği üzere bankalar kanunları (çok doğru bir kanun) gereği döviz pozisyonlarını büyük ölçüde kapatıyorlar. Başka bir ifadeyle bankalar döviz cinsi kredi verseler de yaklaşık aynı düzeyde döviz cinsi fonlamayı sağlayıp neredeyse 0 hale gelebiliyorlar.

Hane halkının 2009’daki düzenleme neticesinde (çok doğru bir karardı) bankalar yoluyla döviz cinsi borçlanmasının önüne geçildi; başka bir ifadeyle eşe dosta dolar cinsi borçlananları ihmal edersek vatandaşın da nette döviz cinsi borcu yok. Öyleyse geriye iki grup kalıyor; devlet ve bankalar harici özel sektör, yani reel sektör.

Yukarıdaki görselde kamu kesiminin net dış borcunun GSYH’ye oranı gözüküyor. Bu rakamlara merkezi yönetim, yerel yönetimler ve TCMB’nin döviz rezervlerinin dahil edildiğini belirtelim. Açıkça görüleceği üzere kamunun dış borçlanması için endişelenecek bir durum şimdilik yok. Ancak aşağıdaki görselde belirtildiği üzere kamunun da çok fazla şımarma fırsatının olmadığını, borçlarının yüzde 42,1’inin döviz cinsi olması nedeniyle dolar kuru sıçradıkça borçluluğunun artabileceğini vurgulayalım.

Ve reel sektör. Reel sektör bu süre içerisinde 325 milyar dolar döviz cinsi borçlanıp karşılığında yalnızca 108 milyar dolarlık döviz varlığı elde edebilmiş; bunun neticesinde de döviz borcu içine düşmüş. Aşağıda TCMB tarafından hazırlanan görsele göre reel sektör “net” dış borcu 217 milyar dolar. Peki bu vahim tablo neden ortaya çıkmış?

İlk neden borçlanma ile yapılan yatırımların hatalı döviz kuru varsayımına dayanması. Özellikle 2013 yılına kadar alınan birçok kredide doların uzunca yıllar yatay seyir izleyeceği düşünülmüş. Düşük getirili projelerin bile neredeyse 0 faizli döviz cinsi kredilerle kârlı olacağına inanılarak girişilmiş ve sonucunda borcu geri ödemeye yetecek dolar yaratılamayıp borcu borçla döndürme sarmalına girilmiş. Kısacası iş dünyası basiretli davranamamış. Elbette bu öngörüsüzlükte hükumetin açıkladığı orta vadeli planlarda yer alan gerçek dışı tahminlerin de etkisi büyük.

Bir diğer nedense düşük faizli döviz cinsi kredilerin alınabildiği dönemlerde elde edilen yüksek kârları temettü (kâr payı) ödemesi yoluyla patronların şirketten çıkartıp cebe atmaları. Dolayısıyla şirket kâr ederken parayı şirketin içerisinde tutup ilerideki olası zorlu günlere karşı sermayeyi güçlendirmek yerine; şirketlerin içini boşaltmışlar. Dolar kuru sıçradıkça borçluluk artınca şirketi ayakta tutabilmek amacıyla şirketlerini daha da borçlandırmışlar. Peki bu borcu kim vermiş?

Yukarıdaki görselde TBB (Bankalar Birliği) tarafından hazırlanan 2002 sonundan 2017 sonuna kadar kamu bankalarının (86 katına çıkmış) ve özel bankaların (31 katına çıkmış) ayrı ayrı kredi gelişimlerini bulabilirsiniz. Görüldüğü üzere 2013 ortası sonrasında kamu bankaları kredi hacminin özel bankalara kıyasla çok daha yüksek arttığını görüyoruz. Üstelik kamu sermayeli banka sayısı yalnızca üç (Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank) olmasına rağmen. Açıkça ifade etmek gerekirse ekonomide işler kötüye gittikçe kredi musluğunu kamu bankaları açmış. Daha açık konuşalım: İşler bozuldukça reel şirketler özel bankalardan kredi alamamış; seçimler nedeniyle ekonomi çökmesin denerek kamu bankaları geri ödenmeme riskine rağmen milyarlarca doları reel sektöre akıtmış.

Üçüncü ana neden ise özel sektörün borçlanmasının kamunun ihale ettiği mega projeler (Kamu-Özel İş birliği, KÖİ) kaynaklı olması. Bu konuyu biraz daha derinleştirmekte fayda var. Nedenini okuyuculara bıraktığımız bir nedenden ötürü devlet bazı mega projeleri kendi üstlenmek yerine özel sektöre yaptırmaya karar veriyor. Bu tercihten ötürü de miktar veya fiyat garantisi veriyor. Özel sektör bu işleri üstlenmek ve vadesi gelince de geri kârlı bir şekilde devredebilmek için oldukça cazip miktar-fiyat garantileri talep ediyor. Ancak talepler bununla da kalmıyor, yatırımı yapacak olan özel sektörün borçlarına devlet Hazine garantisi veriyor; çünkü bu ihaleleri alan çoğunlukla hükumete yakın sermayenin dış dünyada bir itibarı bulunmuyor. 2013’teki kanun değişikliği ile KÖİ projeleri için özel sektörün aldığı dış borçların koşullar oluşması halinde (iflas gibi) Hazine’ye devredilmesinin önü açılıyor (Özyıldız, 2018). Böyle bir garantiye sahip olan özel sektöre bir anda yabancı bankalar kredi musluklarını açıyor; çünkü biliyorlar ki proje verimsiz olsa ve iflas etse bile karşı tarafın Hazine garantisi var. Özellikle 2013’ten sonra yaşanan kredi artışında bu durumun etkisi büyük.

Peki tüm bu borcu kim ödeyecek? Reel sektördeki az sayıda firmanın gittikçe yükselen kur ve artan faiz ortamında elde ettikleri TL gelir ile bu borcu kapatabileceğini söylemek hayal olur; çünkü başarabilselerdi daha uygun koşulların olduğu bugüne kadar yapmış olurlardı. Bu nedenle bu şirketler artan maliyete rağmen çoğunlukla borcu borçla döndürmeye devam edecekler. Krediyi kim verecek?

Biraz önce belirttiğimiz gibi devreye yine kamu bankaları girecek; en başta Ziraat Bankası borç yükünü üstlenecek. Zaten borcun önemli bir kesiminin Hazine garantili olduğunu, yani reel sektör ödeyemediğinde otomatik olarak devlete kalacağını biliyoruz. Ancak ötesi de var. Bankacılık sektörü ekonominin en merkezinde yer alır ve iflası halinde tüm ekonominin dağılmasına yol açar. Şu an için Türkiye’de iflas edebilecek durumda olan hiçbir banka yok; fakat zaman içerisinde reel sektör firmaları iflas ettikçe oluşan zararın banka sermayelerini tüketeceğini biliyoruz. 2000-01 krizinde benzer bir şekilde batık şirketlerin yükü önce bankalara, bankalar taşıyamayınca da kamuya kalmıştı; çünkü büyük bir bankanın iflas etmesinin olası sonuçları göz ardı edilememişti. “Batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” bankalar (too big to fail) nedeniyle nihayetinde ödenemeyen kredi borçları Hazine’ye kalmış olacak. 2001 krizinde deneyimlediğimiz, benzer şekilde ABD ve AB’de de örnekleri yaşanan banka kurtarma ve ekonomi istikrar programları çerçevesinde özel sektörün borcunun büyük bir kısmı kamusallaştırılacak. Özetle borcu kimin ödeyeceği sorusunun cevabı: Devlet, yani vatandaş.

Bunun meşrulaştırılmasında da IMF kullanılacak; hani birtakım ekonomistin Türkiye’ye tavsiyede bulunduğu kurtuluş meleği. Öncelikle IMF’nin neden Türkiye’de bu şekilde değerlendirildiğini tespit etmek gerek. Yaygın kanıya göre ekonomideki kötü gidişatın tek nedeni hükumetin israfı ve yanlış politik kararları. IMF çıpası olması halinde hükumet ayağını yorganına göre uzatacak ve gerekli “yapısal” reformları tamamlayıp IMF’den uygun maliyet, miktar ve vadede finansman elde ederek 2001 sonrasındaki gibi Türkiye’nin ayağa kalkmasını sağlayacak. Ancak unutulan kısım IMF’nin borçluyu değil alacaklıyı kurtarmak amaçlı fonksiyona sahip olmasıdır. Bu nedenle IMF programı ile israflar azaltılsa da ötesinde devletin asli fonksiyonları olan sosyal hizmetler de kemer sıkma politikası neticesinde zayıflatılacak. Hepsinden ötesi reel sektörün borç yükü tamamen kamuya aktarılacak; çünkü IMF kredi anlaşmalarını özel bankalar veya büyük şirketlerle değil, devletlerle yapar. En açık ifadeyle IMF kredisi banka borçlarının ödenmesine tahsis edilir, devlet de IMF’ye borcu geri ödeyebilmek için kemer sıkar ve nihayetinde vatandaş bedeli öder.

Peki vatandaşın parası var mı ki de bu borcu üstlenebilsin? Üstteki görselde TCMB tarafından hazırlanan 2018 Mart ayına ilişkin hane halkının sahip olduğu finansal varlıklar bulunuyor. Vatandaşın yaklaşık 1,254 trilyon TL finansal varlığı bulunmakta. Hemen borç tarafına da bakarak net resmi çizmeye çalışalım. Aşağıdaki görsel ise yine aynı kurumca hazırlanan hane halkı finansal yükümlülüklerini gösteriyor; vatandaşın ilgili tarihteki toplam borcu 575 milyar TL. Hane halkının kendisine ait olmayan borcu ödeme kapasitesi var görünüyor.

Tam bu esnada BDDK tarafından yayınlanan veriler doğrultusunda yapılmış bu habere rastlıyoruz: TL, döviz veya altın cinsi mevduat sahibi milyoner sayısı yaklaşık 146 bin ve sahip oldukları finansal varlıkların toplamı 954 milyon TL. Özetle varlık sahibi olan hane halkı 13 bini yurt dışında yaşayan 146 bin göreli zengin kişiymiş; yukarıdaki zenginlik sıradan vatandaşa ait değilmiş. Teyit etmek için BDDK kaynaklı tüketici kredilerine bakalım.

Üstteki görselde tüketici kredileri hacmini bulabilirsiniz. 2004 sonrasında 16,4 milyar TL’den 407,3 milyar TL seviyesine ulaşmış. Yani vatandaş henüz özel sektörün ve bankaların borcu üstüne kalmadan şimdiden varlıktan yoksun, günlük hayatını devam ettirebilmek için rekor düzeyde borçlanmış.

Öyleyse bu uzun yazının en başındaki önermemize geri dönelim: “Hele bir de maddi gücünüz yoksa; alacaklıya sunabileceğiniz tek şey geleceğiniz olacak.” Borç yükü önce devlete ardından vatandaşa kaldığında IMF olsun olmasın uygulanacak politikalar neticesinde vatandaşın geleceğini satarak bu borcu ödemesi talep edilecek. Bu cümle fazla teorik gelmiş olabilir, gözünüzde canlandırabilmeniz için 2010’da IMF ile anlaşmaya oturan ve geçen sekiz yılda krizden çıkamayan Yunanistan’ın 2060 yılına kadar AB ve IMF’ye 322 milyar avro borç ödeme taahhüdünde bulunduğunu belirteyim. Kısacası iki kuşak boyunca Yunanistan’da insanlar yalnızca hayatta kalmak ve borç ödemek için çalışacak.

Bu uzun yazının başlığını tekrar anımsatayım: “Kâr patronun zarar kamunundur!” Tüm bu devlet kaynaklı verilerden ve yaşanmış IMF deneyimlerinden sonra Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda bu durumla karşılaşacağı öngörüsünde bulunmak zor olmayacaktır. Öyleyse son sorumuzu soralım: Tüm bunların siyasi bir sonucu olmayacak mı?

Türkiye’de söz sahibi birçok siyasetçi ve siyaset bilimci büyük bir yanılgı içerisinde yaklaşan ekonomik krizi yüksek enflasyon ve birkaç yıllık durgunluk neticesinde artacak işsizlikten ibaret görüyorlar. Bedel ödeyip yapısal reformlar ile ekonominin 2001 sonrasındaki gibi hızlıca ayağa kalkacağı varsayımı yapılıyor; borç yükünün önceki krizlerde olduğu gibi zamanla ödenebileceği yanılgısına düşülüyor. 2020’lerde Türkiye’nin durumunun 1990’lı yıllara benzer olacağı iyimserliği yapılıyor. Halbuki durum kimse inanmak istemese de 1920’lerdeki gibi bir bağımsızlık savaşını gerektirecek kadar feci. Elbette bu savaş dış düşmana karşı topla tüfekle yapılacak türden değil.

Ekonomik olarak şimdiden zorlanan vatandaşın, krizin enflasyon ve işsizlik olarak evlerine girdiğini görmesi ve borç yükü nedeniyle en az bir neslin daha kendine gelemeyeceğini anlaması halinde çareyi sandıktan öte sokakta aramaya başlamasını beklemek hayal görmek değil. Borçların kamulaştırılmasının bir bedeli mutlaka olacak, o bedel sokağa yansıyacak. Dini ve milli duygular ile her şeye sebat eder denilen vatandaşın tüketim toplumunun getirdiği sabırsızlıkla beklenmedik sürprizler yaratabileceğini hep beraber göreceğiz. Yalnızca bugünün AKP iktidarının değil, muhtemelen yerine gelecek ve yapısal reformlarla ekonomiyi kurtarmayı hedefleyecek bir sonraki iktidarın dahi borç yükünün sonuçlarının hissedilmesiyle birlikte yok oluşuna tanık olacağız.

Çünkü borç yükü vatandaşın sırtına kalacak, ancak söz hakkı da sonunda vatandaşın olacak!