YAZARLAR

Édouard Louis ve yazı biçimi olarak protesto

Édouard Louis sadece yazmıyor, deneyimini itirazın parçası yapıyor, neden itiraz ettiğini gösteriyor. Louis'in dili maruz kaldığı şiddeti açık eden bir dil; hesap soran, kıvrak ve çekincesiz...

Édouard Louis ile ilk karşılaşmam 2018 yılında, Sarı Yelekliler hareketine dair yazdığı bir metinle olmuştu. Uzak bir coğrafyadan gelişmeleri takip etmeye çalışırken, hareketin anlamlandırılmasının epey tartışma konusu olduğu ortamı hatırlıyorum. Kimdi bu insanlar, talepleri neydi? Klasik sol argümanları kullanmayan ama direniş biçimi anarşizan diyebileceğimiz, sonradan çok farklı grupların içinde yer aldığı bir harekete dönüşen bu eylemler hakkında düşünürken rastlamıştım yazıya. Louis bu insanlar hakkında bir türlü yazamayıp, en sonunda sosyal medya aracılığıyla fikirlerini dile getirmişti. Metnin şu bölümü hareketi anlamlandırmama yardımcı olurken, Sarı Yelekliler kim sorusuna da cevap veriyordu: “Yazılara eşlik eden fotoğraflarda, kamusal alana ve medyalara neredeyse hiç yansımayan bedenler gözüme çarpıyordu; acı çeken bedenler, çalışmaktan, yorgunluktan, kötü beslenmekten, egemenlerin ezilenleri daimi aşağılamasından, toplumsal ve coğrafi dışlanmışlıktan harap olmuş bedenler, bitap düşmüş bedenler görüyordum, yorgun eller, çökmüş sırtlar, takatsiz bakışlar…” (1) İsyan edenleri bir kategoriye yerleştirmeden ifade eden bu üslup, aklımda yer etti, çünkü kapitalizmin en baskıcı çağında, sokakları dolduran bu insanların bilindik bir kategoriyle ifade edilmeye ihtiyaçları yoktu. Louis de buna dikkat çekerek, gördüğü kalabalıkları, onları belli bir yere yerleştirmeye çalışanlara olan öfkesiyle de birleştirerek tanımlamış ve bende iz bırakmıştı.

Babamı Kim Öldürdü, Êduard Louis, çeviri: Ayberk  Erkay, 56 syf., Can Yayınları, 2021.

KÜLTÜREL ERKEKLİK, TOPLUMSAL NORMLAR VE  EZİLEN İŞÇİ  BEDENLERİ

Louis’nin 'Babamı Kim Öldürdü' metni yazarla ikinci karşılaşmam oldu. Kitap, Ayberk Erkay çevirisiyle, Can Yayınları tarafından 2020 yılında yayımlandı ve yazar, Türkiyeli okurun ilgi alanına girdi. Metin, ilk bakışta bir baba-oğul çekişmesi olarak yorumlanabilir ancak onun yazısında tek konu babalık kurumu değil; onun altında yatan nedenler, kültürel erkeklik, toplumsal normlar, ezilen işçi bedenleri ve tüm bunların ortaya çıkardığı baba figürüydü. Louis, belki de kendisiyle karşılaştığım o ilk metinde tanımladığı insanlardan biri olan babasıyla hesaplaşırken, aslında tüm kurumlarla hesaplaşıyordu. Tek tek bedenlere yayılan içselleştirilmiş toplumsal cinsiyet rollerini, kişiyi kendi olmaktan uzaklaştıran tüm ahlâki kalıpları, devleti, fabrikayı, patronu, politikacıları, babasının çocukluğundan beri geleneksel erkeklik kalıbına uydurmaya çalıştığı bedenini ortaya koyarak sorguluyordu. Bir anlamda eşcinsel bedeninde, farklı olmasından kaynaklı açılan yaraları dünyaya gösteriyor, yalnız olmadığını hatırlatıyor, sebep olanları açık ediyor, bunu yazma biçiminin parçası yapıyordu. Onun dili öfkenin diliydi, çocukluktan itibaren maruz kaldığı şiddeti açık eden bir dil; hesap soran, kıvrak, çekincesiz. Yıllar sonra ziyarete gittiği babasıyla bu hesaplaşma bize, bireyin kültürel biçimleniş süreçlerinin devletin ve politikacıların söylemlerinden azade tutulamayacağını gösteriyordu. Kitabın sonuna doğru yer verdiği şu cümlelerde olduğu gibi: “Hollande, Valls, El Khomri, Hirsch, Sarkozy, Macron, Chirac. Acının tarihinde isimler yazılı. Senin yaşamının tarihi, seni yok etmek için birbirinin yerine geçen bu insanların tarihidir. Senin bedeninin tarihi, onu yok etmek için birbirinin yerine geçen bu isimlerin tarihidir. Bedeninin tarihi, siyasi tarihi suçluyor.”

Başta da ifade ettiğimiz gibi, metnin genel havası bir baba-oğul hesaplaşması olarak kavranabilir hâttâ kültürel erkeklik çalışmaları için de oldukça işlevsel bir metin ancak Louis’nin muhatabı sadece bir baba figürü değildi. Babayla ilişkiyi bu denli sorunlu hâle getiren, bedene yazılan erkeklik normlarıydı asıl mesele ve bunların hiçbiri politikacıların edimlerinden ayrı değildi, yukarıdan aşağıya kurulan bir erkeklik inşasının parçalarıydı ki metinde yazar, bu durumu sözünü hiç esirgemeden, isim isim deşifre ederek, anlatısının bir parçası hâline getiriyor.

Édouard Louis’nin otobiyografik romanı, 'Eddy’nin Sonu' yine Ayberk Erkay çevirisiyle, Can Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Louis bu metninde, farklı bedeninden kaynaklı, çocukluktan itibaren yaşadığı travmaları anlatısının bir parçası yapıyor. Bir yazar için kendi benliğini ortaya koymak gerçekten zor olabilir çünkü bu aynı zamanda pek çok yüzleşmeyi, kendisini olduğu şey yapan yaşanmışlıklara geri dönüp bakmayı, kısacası, yaraya tuz basmayı gerektirir. Bu nedenle yazarın kendisini ortaya koyduğu yazıda, çekincelerin oluşması, başkalarının ne diyeceği kaygısı ortaya çıkabilir. Ancak Louis’nin bu kitabında da bunu görmüyoruz, yazar yaşadıklarını, pek çok insana oldukça sert gelebilecek anlarını, tüm bu oluşabilecek kaygıları uzaklaştırarak anlatıyor ki bu bir bakıma onun yazı üslubunun bir parçası. Çünkü onun asıl meselesi ortaya bir metin çıkarırken sistemin tüm kurumlarının altını oymak, tek tek bedenlere sinen politikalarını göstermek. Aile kurumuyla başlayan, bireyin kim olduğunu belirleyen anlatının inşa süreçlerini açığa çıkarmak, üstüne giydirilmeye çalışılan, olduğu şey olmaktan uzaklaştıran ne varsa onu sorgulamak ve bana kalırsa okura kim olduğuna, kendisinin mi yoksa başkasının mı karar verdiğine dair bir soru sordurmak.

'Eddy’nin Sonu'nda, en başta aile kurumuna yönelik bir eleştiri var ve bununla ilişkili olarak; annelik, babalık rollerinin toplumsal cinsiyet normlarıyla iç içe geçmiş hikâyesinden bahsediliyor. Bu normların nasıl bireyler tarafından içselleştirilerek devamının sağlandığına dikkat çekiyor yazar.

Eddy'nin Sonu, Êduard Louis, çeviri: Ayberk  Erkay, 168 syf., Can Yayınları, 2021. 

EDDY'NİN BEDENİ

Aile kurumu bir yandan toplumun en küçük parçası olarak ulusun devamını garanti ederken, diğer yandan devletin onayladığı resmi ilişki biçimi olarak yaşamlarımızda yer alır, kurum vasıtasıyla aktarılan aile içi roller, toplumsal cinsiyet rollerinin pekiştirilmesinde işlevsel kılınır. Her zaman olmasa da bu konuda yapılan çalışmalar bunun genellikle böyle olduğunu gösteriyor. Louis’nin metnindeki baba ve anne figürü de bir bakıma bu durumunun yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Çocukluğundan beri yazarın kendi deyimiyle 'efemine' olan bedenine yüklenmeye çalışılan erkeklik değerleri, küçük bir kasabada bu konuda her türlü hakarete, zorbalığa maruz bırakılan ve dalga konusu olan bedenini tanınma süreci, kitabın diğer bir meselesi olarak karşımıza çıkarken aile kurumunun bu konudaki rolü açısından değerlendirme yapmaya izin veriyor. Özellikle babanın, Eddy’nin bedenini 'erkekleştirmek' için verdiği çaba, futbol oynanmaya zorlanma, 'kadınsı hareketlerini' aşağılama, erkekliğin aile içinde babadan oğula aktarılma çabasının göstergesi oluyor. Bir bakıma erkeklik kalıbı bedene yerleştirilmeye çalışılıyor çünkü 'pederşahi erkeklik' kurumunun devamı aile kurumunda erkek otoritesini sürdürmenin bir parçası. Ancak Eddy’nin bedeni, ailesinin 'hayallerini yıkıp, umutlarını söndürüyor'. Sesinin inceliği, konuşurken yaptığı hareketler, bedeninin varoluşundan gelen her tavır, her mimik onu âdeta bir aşağılama nesnesine dönüştürüyor: “Annemle babam buna oynaşma diyordu. Kes oynaşmayı, diye kızıyorlardı. Bu Eddy neden kız gibi davranıyor, diye soruyorlardı kendilerine. Kızgınlığın peşinden emirler geliyordu: Bir rahat dur, deli karılar gibi oynatıp durma elini kolunu…”

Yaşadıkları kültürel ortamın da payı vardı elbette bu tutumda. Eddy, erkeklerden beklenen rollere uymuyor ve bu onun içinde devamlı yarık açıyor, bu nedenle kendi bedeninden, olduğu şey olmaktan kaçıyor ve varoluşuyla yüzleşmesi epey zaman alıyor. Çünkü yaşadığı yerde erkekliğin anlamı, yazarın babasından bahsederken kurduğu şu cümlelerde anlatıldığı gibi: “Dillerden hiç düşmeyen eril değerlerin ete kemiğe büründüğü kasaba delikanlıları okul disiplinine boyun eğmeyi reddediyorlardı ve bir delikanlı olmak onun için de önemliydi (babasından bahsediyor). Erkek kardeşlerim ya da kuzenlerimden birinden delikanlı diye bahsedecek olduğunda, sesindeki hayranlığı hemen sezerdim.”

'GERÇEK BİR KADIN' OLMANIN ŞARTI!

Ağızdan eril küfürlerin eksik olmadığı, kabalığın, kavga çıkarmanın konu erkekler olduğunda alkışlandığı bir atmosferi metnin tamamında görebiliyoruz. Louis’nin metni, tüm bunları gösterirken kadına ve erkeğe, cinsiyetlere göre değişen, ahlâkî yargılarla pekişen bakışın nasıl değiştiğini de hatırlatıyor. Erkeklerin ne kadar çığırtkanlık yapma hakkı varsa kadınların o kadar yok. Bunu en iyi yazarın annesinden bahsettiği kısımlarda görüyoruz ki onun anlatısının önemli parçalarından birinin, sadece annelik üzerinden tanımlanan kadınlığın, aile kurumuyla bir araya geldiğinde toplumsal cinsiyet rollerinin devamında, nasıl işlevsel hâle getirildiğini göstermek olduğu söylenebilir. Louis, annesine dair anlatıyı kurarken, bunu aile kurumuna yönelttiği eleştiri ile birlikte ele alıyor: “Kasabalı kadınların çocuk yapmak istemelerinin sebebi sanki kadın olmak istemeleriydi, gerçek bir kadın olmanın şartı buydu, sistem böyle işliyordu… Kadınların okul çıkışı konuştuğu konulardan biri buydu, O yaşa gelmiş çocuğu yok, normal bir tip değil zaten…”

Kadınların sadece annelik üzerinden tanımlandığı bir yerde, kadın olarak kabul görmenin koşulu annelik, Eddy’nin annesinin, kasabanın diğer anneleri gibi 'bıkmış olsa da' bu durumdan kaynaklı rolleri sürdürmesinin nedeni de bu çünkü annenin tavırları bu ilişkilerle birlikte şekilleniyor. Yazarın metinlerinde genel olarak eleştirisini yönelttiği şeyin de bu olduğu söylenebilir, bireylerin ne olduğundan çok onları o yapan değerler, sınıfsal eşitsizlikler, toplumsal gözetimin tahakkümü, karşında kendi çocuğun olduğunda bile yüzleşilemeyen rollerin, bedeni ve benliği parçalayan kısımlarının açık edilmesi.

Michel Foucault’nun çok sık anımsadığım ve alıntıladığım bedenle ilgili bir cümlesi var: “Ama her sabah aynı mevcudiyet, aynı yara. Her sabah aynanın dayattığı kaçınılmaz bir imge olarak gözlerimin önünde şekillenir.” (2)

Eddy’nin bedeniyle karşılaşma, onu önce çevresindeki yerleşik kalıpların etkisiyle reddetmeyi deneme ve sonuçta oluşunu kabullenme, eşcinsel varlığının öncelikle kendisi tarafından tanınması ve sonrasında bunu toplumun diğer kesimlerinde, yaşamını alt üst eden okul gibi kurumlarda bir tanınma mücadelesine dönüştürmesi, yukarıdaki cümleyle ilişkilenebilir. Her sabah aynada karşılaştığı o imge onun gerçekliğidir ve bu gerçeklik onun asıl varlığıdır, onu bedenine hapsetmeye çalışmak, bedenini bir kuş kafesine çevirip onun her tavrını sorgulayan, aşağılama sebebine dönüştüren patriarkal sistem asıl sorundur. Onun bedenini sorun hâline getiren şey kendisi dışında kalanın varoluşunu sorgulama cüretinde bulunan politikalardır, kurumlardır. Eddy’nin tüm bunları fark etmek için çok yara alması, en sonunda da ailesinden, kasabadan kaçması gerekecektir ve bu da aslında bir bakıma 'olma'” demektir. “Diğerlerinin -erkek ve kız kardeşlerimin, arkadaşlarımın- kasaba hayatından benim kadar mustarip olduklarını sanmıyorum. Onlardan biri olmayı başaramayan bendim ve bu dünyaya ait olan her şeyi reddetmem gerekiyordu…” ifadesi de bu kaçışın nedenini özetliyor.

PROTEST YAZI  

Édouard Louis’nin bugüne kadar okuduğum metinleri bana onun yazma biçiminin protest bir yazı olarak tanımlanabileceğini düşündürdü. Yazarın her cümlesi bir itirazın yansıması, sistemi, toplumsal cinsiyet rollerini, kendi ailesi içinde de bulunan ezilmiş işçi bedenlerini, patriarkal düzenin bireyin yaşamını nasıl cehenneme çevirebildiğini gösterme gayreti, tüm bunları eleştirirken kullandığı o dil, bir protesto biçimi olarak yazının işlevselleştirilmesinin nasıl olabileceğinin de göstergesi...  Louis sadece yazmıyor, deneyimini itirazın parçası yapıyor, neden itiraz ettiğini gösteriyor. Özellikle 'Eddy’nin Sonu'nda, bunu bedeninin neredeyse her zerresini ortaya koyarak yapıyor ve okura pek çok soru ve yüzleşme kalıyor.

Dipnotlar

  1. https://birartibir.org/siyaset/196-onlara-edilen-her-kufur-babama-ediliyor

 


Emek Erez Kimdir?

Çeşitli gazete, dergi ve online sitelerde, kültür-sanat alanında on yıldır yazılar yazıyor.