YAZARLAR

Düşünülemeyen, kaçınılmaz olduğunda

On sekiz yıllık AKP ve Erdoğan iktidarının ardından, yine en etkin muhalefet (anlatısı) Erdoğan’da. Kasa tamtakır ama kol bükmeci dış siyaset berdevam. Bakınız en son “Karabağ Zaferi.”  Kendi pasına, yine kendi koşuyor Erdoğan. IMF’siz IMF acı reçetesi, damadı bile fedaya yönelebilen dolayısıyla işini istenildiği gibi yapamayan kimsenin koltuğunun sağlam olmadığı bir yönetim biçimi.

Karabağ meselesinin askeri yoldan hallinde karneyi nasıl verirseniz verin Erdoğan için gerçek bir başarı var. Albayrak’ın istifasında, kaybında da yine Erdoğan için “normal” denecek koşullarda gizlenemeyecek bir yenilgi var. Buna karşılık, her iki olayın anlatısında da egemen olan, kazanan Erdoğan.

Anamuhalefetin, “mütareke basını” bir türlü gerçekleri görmek istemese de, işlevsiz TBMM’de Salı’dan Salı’ya sahne alınan müsamerelerde “sosyete damat” çıkışlarıyla iktidarı silkeleyip, nihayet kelle kopardığı öyküsü ise bence gerçeklerden uzağa, hem de epey uzağa düşüyor. Üstelik, bir zafer sanrısı bir de muhalefetin “taşrasallık” sorununun gizlenmesi sakıncası taşıyor ki, o daha kötü.

Seçkin Türk seçmeni aksiyon ister, toplara tabanlı giren, hamleli oyuncu sever. Son ABD başkanlık seçimlerinde bir kez daha kanıtlandığı üzere, küresel ölçekte de seçmen anlatıya bakarak karar veriyor, gerçeklerden yoruluyor. Doğru bize Trump ne gerek, bizde Trump var, bize Mujica gerek ama bura ne ABD, ne Uruguay. Öyleyse biz de mutsuz olalım madem.

Trump örneğinde, pandemi yönetimi kötü gidiyordu, ekonomi pandemiye rağmen görece iyi gidiyordu. Sanayisizleşmenin faturası Demokratlara çıkıyor ve liyakatçılığın karşısına fırsat eşitliği konuluyordu. Emekçilerin, koluyla çalışan sınıfın, en alttakilerin, toplumun süprüntüsünün sancaktarlığı ibresi borsacıların, bankacıların, Groton/Yale mezunu WASP elitlerin partisi sayılan Cumhuriyetçilere geçiyordu.

Evo Morales sürgünden Bolivya’ya dönüşünde “bütün dünyanın sağcıları duysun, barbarlar geri döndü” diyordu ya, o barbarların kralı Beyaz Ev’deki sarı adamdı. Belki o öldü ama fikirleri ayakta kaldı. Fanus çatladı, cehennemin kapıları açıldı. ABD iç çatışmaya yakın, aynı zamanda Demokratlar da kendi aralarında tartışmaya girdi. Biden oy rekoru kırarken, Trump da oy rekoru kırdı. Temsilciler Meclisi ve Senato seçimlerinde Demokratlar aradığı seçmene ulaşamadı. 

Her yerde olduğu gibi, ABD’de efsunkâr “merkezin” ortayaşlı ve yaşlı her şeyi herkesten her zaman çok bilen Demokrat mandarinleri Alexandra Ocasio-Cortez’in eleştirilerine göbeklerini hoplatarak gülüp geçiyor. Oysa AOC, her adaya destek amaçlı danışmanlık hizmeti sunmaya hazır olduğunu, hem gerçek hem sanal alanı yoğun mesaiyle kaplamadan başarılı olunmayacağını, kendi desteğini alan ve “ilerici” (yani “radikal” anlayın) diye kenara itilen görüşlerini savunan adayların seçim bölgelerinde yenilgiye uğramadıklarını vurguluyor.

“O içe dönük, bize bakan yönü nedir” derseniz, Biden’ın tasarlanan veya öngörülen dış politika öncelikleri diye bize anlatılan da bir “niyet listesinden” ibaret. Eh, önümüz Şükran Günü, ardından Noel geliyor, Allah kabul etsin. ABD’nin 150 milyon oy atılan seçimine “bize ne” deyip omuz silkmek taşrasallık. Ama doğru, bizim derdimiz, yüzyıllık dertlerimiz ise fazlası bize fazlasıyla yetiyor. Ulus devletin ağadayısı, kuruluşta üçüncü, rejim değişikliğinde beşinci cumhuriyetiyle bize başat esin kaynağı olmuş Fransa’daki kadar dahi yerinden yönetim, katılım, çoğulculuk bizde kibarca anatema, esasen bölücülük, aymazlık, kullanışlı ahmaklık. Bunların arkasına laiklik de eklenmek üzere.

Anımsayın Cartel, daha doksanların ortasında “Konuş da söyle de susma da sen de/Problemin çözümü bizde ve bende” ve diye adeta haykırmış ve hepimizi muhataplığa ve taraf olmaya çağırmıştı. Geçmiş onun da üzerinden çeyrek yüzyıl. Şimdi susmayıp, söyleyen Kavala’lar, Demirtaş’lar içeriden tez vakitte çıkıyorlar mı aldı yine bizi bir düşünce. Ne taraf, ne muhatap olduğumuzu da iddia edecek durumda değiliz, ancak suskun, yürekleri ağızlarında izleyicileriz.

Murat Sevinç’in bana göre de isabetle belirttiği üzere “yaranma çabası” oldukça hatta alabildiğine “talihsiz bir siyasal bir iletişim yolu” – “yakınma” da öyle herhalde. “Sen Abdülhanit’i savundun!” şiddetindeki gibi bir “sen Azerbaycan’ı eleştirdin!” çıkışması RTÜK’te (karar oybirliğiyle alındığına göre) CHP’li üyenin de desteğiyle Halk TV’ye cezaya dönüşebiliyor. Fransa’da tarih öğretmeninin kafası mı kesildi? Yine “laikçi” diye bildiğimiz CHP, iktidar ittifakının arkasına o mahut “hassasiyetleri” gözeterek hizaya geçmekte saniye sektirmiyor.

Ekonomi siyasetten kopuk olamayacağı gibi, siyasette de kamuoyu yoklamalarından ibaret bir etkinlik değil, biliyorum. Buna karşılık, doğru fikirlerle, doğru seçmen hedeflemesinin, yorulmak bilmeyen bir zindelikte yürütülecek kampanyalarla yapılmadığı seçim yarışlarında yenilmek kaçınılmaz. AOC’nin de dediğinin özü bu. Kimse kendiliğinden bir yere gitmeyecek, gitmiyor da. Bağı bekleyen, üzümü yemeye devam ediyor.

Sorulduğunda, ekonomi kötü. Metropoll gibi ciddi kamuoyu yoklama kuruluşlarına göre, “nasıl düzelir?” sorusuna yanıtın Türkçesi, “reis bozdu, reis düzeltir.” “Muhalefet mi düzeltir?” sorusunun yanıtı, şu ortamda dahi, “ı-ıh, sanmam vallahi.” Kararsız, fikri olmayan ise potansiyel seçmenin yarısına ulaşmış durumda. Demek ki, alan sonuna dek açık, “ben buradayım” deyip, seçmeni ikna eden yok.

On sekiz yıllık AKP ve Erdoğan iktidarının ardından, yine en etkin muhalefet (anlatısı) Erdoğan’da. Kasa tamtakır ama kol bükmeci dış siyaset berdevam. Bakınız en son “Karabağ Zaferi.”  Kendi pasına, yine kendi koşuyor Erdoğan. IMF’siz IMF acı reçetesi, damadı bile fedaya yönelebilen dolayısıyla işini istenildiği gibi yapamayan kimsenin koltuğunun sağlam olmadığı bir yönetim biçimi. Yeni olan, yine Erdoğan’ın tekelinde. Yeniye, yalnızca Erdoğan cüret edebiliyor. Anlatı, yine her zamanki gibi gerçeğin ötesinde, önünde gidiyor, gerçeğe baskın geliyor.

Sorun bugün CHP’ye “Karabağ’ı Azerbaycan geri aldığına göre, Ermenistan’la kapıların açılması, diplomatik ilişkilerin normalleşmesi için adım atılsın mı?” diye, döner ardına yahut tavana bakar. Kürt sorununda Irak’la sınır bölgelerinde askeri harekâtlar genişleyerek sürer, kuzeydoğu Suriye’ye yeni bir harekât konuşulurken esas duruşunu bozmaz, örnekse “cumhuriyeti kuran parti biziz, barışı da biz kurarız” demez. “Demirtaş neden içeride?” diye sorup, HDP’ye özeleştiri çağrısında bulunur.

Kabaca bir dağılımla yüzde 30 AKP, bir o kadar MHP-İYİP toplamı mukaddesatçı-milliyetçi seçmene, haydi yüzde 25 diyelim CHP ulusalcısı eklendiğinde, kaya gibi bir yüzde 85 çıkıyor karşımıza. Fakat seçmenin Erdoğan’ı verili durumda beş vakit namazında diye yeğlemediği de herhalde ortada. Onu da geçtim, sonradan herkesin başka bir şey anladığı “güçlendirilmiş” parlamenter rejime dönülecek olsa ve Millet İttifakı destekli bir aday cumhurbaşkanı olsa MSB, MİT ve İçişleri’nde ne gibi bir dönüştürücü icraat yapar? Yapar mı? Yoksa biraz milli eğitim, az adalete dokunur, gerisini öteler mi?

“Ekmek için Ekmeleddin”, “çatı aday Abdullah Gül” formüllerinden sonra “ciddi devlet adamı Hulusi Akar beyle, hem de böylesine bekamıza yönelik tehditler heyula gibi karşımıza dikilmişken bir on yıl devam, çakma demokrasiye yumuşak geçiş” dese yarın CHP-İYİP, şaşırır mıyız? Duvardan “sosyete damat” diyerek tuğla sökülebiliyormuş ya. İşte yapıyı yıkacak hamle. Yapıdan anladığınız buysa. “Cumhuriyet, demokrasiyle taçlanacak!” Ya sened-i ittifak? Af buyur, ne senedi?  

Yeşil dönüşüm, eşit anayasal yurttaşlık, yerinden yönetim, çoğulculuk, katılımcılık, laiklik. Hepsi AB standartlarında, AB hiçbir zaman Türkiye’yi tam üye kabul edecek olmasa bile. Sözünü ettiğim gündemi, Milton Friedman’ın 1970’lerdeki deyişiyle “düşünülemez olanı kaçınılmaz kılacak politik-ekonomik kriz anına” dek HDP dolaşımda tutabilir. Kürt sorunun barışçıl çözümü sabitinin de ötesine böylece geçmiş, bir anlamda kendini aşmış da olur.     

Cartel, “Hadi lan bir adım geri at/Al sana şebekeden bir nasihat/Hakikati tat, birbirimizi desteklememiz şart/Fakat unutma bizi yaşatan tabiat” diye devam ediyordu. “Şebeke” kurmak AOC’nin önerdiği anlamda ilk adım. Belki Stanford’dan saygın tarihçi Ali Yaycıoğlu’nun “ekolojik cumhuriyet” diyerek sesli düşündüğü de buna benziyor.

Tabii CHP, nasıl AKP “İslâm” sözcüğünün önüne herhangi bir tamlama getirilmesine zinhar karşıysa, o denli “cumhuriyet” terimin önüne “yeni”, “ikinci” gibi tamlamalar getirilmesine kökten karşı o ayrı. Sözünü ettiğim tasarı HDP’nin de boyunu aşabilir. Bununla birlikte, HDP “yeni” olanı temsili eline etkin biçimde alabilir. Hele Kandil zaman yitirmeksizin tek yanlı ve kalıcı bir ateşkes duyurur ve uygulamaya koyarsa.

Karmaşık mı oldu? Bırakınız, biraz da dağınık kalsın. Düzenden ne anlaşıldığı ortada. “Düşünmeye cüret edenin, kafası dağınık olur” (da) derler.        
 


Aydın Selcen Kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR