Meritokrasiye inanmak sadece yanlış değil kötüdür de

Meritokrasi, sahtedir ve hiç de anlamlı bir inanç değildir. Herhangi bir ideolojide olduğu üzere, amacının bir parçası, statükoyu haklı çıkararak insanların sosyal düzende neden şimdiki yerlerinde olduklarını açıklamaktır.
Görsel: Boksit Madenleri (1942) / Julius Woeltz. ABD Kongre Kütüphanesi.

“En berbat yoksulluk içinde doğmuş küçük bir kız, başkalarıyla aynı şeyleri başarma şansına sahip olduğunu gördüğünde, inancımızda haklı çıkarız…” Barack Obama, açılış konuşması, 2013.

“Amerikan şirketleri ve çalışanları için adil bir oyun alanı oluşturmalıyız.” Donald Trump, açılış konuşması, 2017.

Clifton Mark

Meritokrasi, lider bir toplumsal ideal haline geldi. İdeolojik yelpazede yer alan politikacılar, sürekli olarak hayatın -para, güç, iş, üniversiteye giriş vb.- ödüllerinin yetenek ve çabaya göre dağıtılması gerektiği meselesine vurgu yapıyorlar. En sık kullanılan benzetme, oyuncuların hak ettikleri bir pozisyona yükselebilecekleri ‘oyun alanı’dır. Kavramsal ve ahlaki açıdan, meritokrasi, birinin toplumsal konumunun, içine doğduğu şanslı koşullar tarafından belirlendiği kalıtsal aristokrasi gibi sistemlerin karşıtı biçiminde sunulur. Meritokrasi yönetimi altında zenginlik ve avantaj dış etkenlerin yarattığı tesadüfler sonucu değil, hak edilerek kazanılır.

İnsanların çoğu, dünyanın yalnızca meritokratik düzende işlemesi gerektiğini düşünmüyor, bu fikrin kendisinin de meritokratik olduğunu düşünüyor. İngiltere’de, 2009 tarihli İngilizlerin Sosyal Yaklaşımları adlı ankete katılanların yüzde 84’ü, mesele ilerleme olunca çok çalışmanın “temel” veya “çok önemli” olduğunu belirtirken, 2016’da Brookings Enstitüsü, Amerikalıların yüzde 69’unun insanların zekâ ve becerileri nedeniyle ödüllendirildiğine inandığını tespit etti. Her iki ülkedeki katılımcılar şans ve zengin bir aileden gelmek gibi dış faktörlerin çok daha az önemli olduğuna inanıyor. Bu fikirler en fazla bu iki ülkede bariz olsa da, dünya genelinde de destek görüyor.

‘LİYAKAT’, AYRIMCI SİSTEMİN EFSUNUDUR

Her ne kadar geniş biçimde destek görse de, hayattaki başarı ya da başarısızlığı şanstan ziyade liyakatin belirlediği inancı açıkça hatalıdır. Bu asgari bir durum değil, zira liyakatin bizzat kendisi de büyük ölçüde şansın bir sonucudur. Yetenek ve bazen “sebat / dayanıklılık” diye adlandırılan ‘azimli çaba’ kapasitesi, büyük ölçüde bir insanın genetik yapısına ve yetiştirilme biçimine bağlıdır.

Bu, her başarı öyküsünde boy gösteren tesadüfî durumlardan başka bir anlama gelmez. ABD’li ekonomist Robert Frank, ‘Başarı ve Şans’ (2016) adlı kitabında, Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in yıldızlığa yükseliş sürecinde ve aynı zamanda kendisinin bir akademisyen olarak başarıya ulaştığı yolda gerçekleştirdiği riskli girişimleri ve tesadüfleri anlatıyor. Şans, insanlara liyakat vererek ve ardından liyakatin başarıya dönüşebileceği koşullar sunarak gidişata müdahale eder. Bu durum, başarılı insanların çalışkanlığının ve yeteneklerinin inkârı anlamına gelmez. Bununla birlikte, liyakat ve netice arasındaki bağlantının en iyi durumda bile zayıf ve dolaylı olduğunu gösterir.

Frank’e göre, bu durum özellikle, bahsedilen başarının büyük ve elde edildiği ortamın rekabetçi olduğu alanlarda geçerlidir. Neredeyse Bill Gates kadar becerikli olsa da dünyanın en zengin insanı olamayan programcılar mevcut. Rekabetçi bağlamlarda, çoğu insan ‘hak eder’ ama birkaçı başarılı olur. İkisini birbirinden ayıran husus, şanstır.
Yanlış olmasının yanı sıra, psikoloji ve sinirbilim alanlarında sayısı artan araştırmalar, meritokrasiye inanmanın insanları daha bencil, daha az özeleştirel ve dahası ayrımcı yönelimlerle hareket etmeye daha yatkın hale getirdiğini gösteriyor. Meritokrasi yalnızca yanlış değil, aynı zamanda kötüdür.

‘Ültimatom oyunu’, psikolojik laboratuvarlarda yaygın biçimde uygulanan, bir oyuncuya (önerici) bir miktar para verilen ve teklifi kabul veya reddedebilecek başka bir oyuncuyla (yanıtlayıcı) paylaşmasının önerildiği bir deneydir. Yanıtlayıcı teklifi reddederse, oyuncuların hiçbiri bir şey alamaz. Deney binlerce kez uygulandı ve çoğunlukla önericinin nispeten yarı yarıya bir paylaşım sunduğu görüldü. Paylaşılacak miktar örneğin 100 dolarsa, tekliflerin çoğu 40-50 dolar arasındaydı.

‘LİYAKAT’ BENCİLLİK VE AYRIMCILIĞI, ‘ŞANS’ CÖMERTLİĞİ TEŞVİK EDİYOR

Bu oyundaki bir varyasyon, bir kişinin daha yetenekli olduğuna inanmasının, daha bencilce davranmasına yol açtığını gösteriyor. Pekin Normal Üniversitesi’nde yürütülen araştırmada, katılımcılar ültimatom oyununda teklif vermeden önce sahte bir beceri oyunu oynadılar. (Sahte biçimde) kendilerinin kazandığına inandırılan oyuncular, kendilerinin, yetenek oyununu oynamamış olanlardan daha fazla “kazandıklarını” öne sürdüler. Yapılan diğer çalışmalar da bu bulguyu doğrular nitelikte. Minnesota Üniversitesi’nden ekonomist Aldo Rustichini ve Hollanda’daki Maastricht Üniversitesi’nden ekonomist Alexander Vostroknutov, ilk önce bir yetenek oyununa dahil olan kişilerin, ödüllerin yeniden dağıtılmasını destekleme ihtimalinin, şans oyunlarına katılanlardan daha düşük olduğunu keşfettiler. Yalnızca beceri fikrine sahip olmanın kendisi bile, insanları eşitsiz sonuçlara daha hoşgörüyle bakar hale getiriyor. Bunun katılımcıların tamamı açısından geçerli olduğu görülmekle beraber, bu etki, “kazananlar” arasında çok daha baskındı.

Bunun tersine, minnettarlık üzerine yapılan araştırmalar, ‘şans’ rolünü hatırlamanın cömertliği arttırdığını ortaya koyuyor. Frank, deneklerden, kısaca hayattaki başarılarına katkı sağlayan dış etkenleri (şans, diğerlerinden alınan yardımlar) anımsamalarını isteyerek, iç faktörleri (çaba, beceri) hatırlamaları istenen kişilerden çok daha fazla hayırseverliğe sevk ettiğini saptadı.

Belki de daha rahatsızlık verici olan mesele, basitçe, meritokrasiye bir değer atfedilmesinin ayrımcı davranışı teşvik ediyor gibi görünmesi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) yönetim uzmanı Emilio Castilla ve Indiana Üniversitesi’nden sosyolog Stephen Benard, özel şirketlerde performansa dayalı tazminat gibi meritokratik uygulamaların yürütülmesine yönelik girişimleri incelediler. Meritokrasinin açık biçimde temel bir değer olarak görüldüğü şirketlerde, yöneticilerin aynı performans değerlendirmeleri sonucunda erkek çalışanlara kadın çalışanlardan daha fazla ödül verdiğini tespit ettiler. Bu yönelim, meritokrasinin temel bir değer olarak görülmediği durumlarda ortadan kalkıyordu.

MERİTOKRASİNİN ‘ADİL OYUNU’

Bu, şaşırtıcı bir sonuç; zira ‘tarafsızlık’, meritokrasinin ahlaki çekiciliğinin merkezinde yer alır. Oysa ‘adil oyun alanı’ cinsiyete, ırka ve benzeri özelliklere dayalı haksız eşitsizliklerden kaçınmayı amaçlar. Ne var ki Castilla ve Benard, ironik bir biçimde, meritokrasiyi hayata geçirmeye yönelik girişimlerin, ‘ortadan kaldırmayı hedeflediği’ eşitsizliklere yol açtığını keşfettiler. Bu “meritokrasi paradoksu”nun, meritokrasiyi bir değer olarak açıkça benimseyen insanları, kendilerinin ahlaken iyi niyetli olduklarına ikna etmesi sebebiyle ortaya çıktığını belirtiyorlar. Kısacası, insanlar haklı olduklarını düşünerek kendilerinden memnun olduklarında, önyargı belirtileriyle ilgili olarak kendi davranışlarını gözden geçirmeye daha az eğilimli oluyorlar.

Meritokrasi, sahtedir ve hiç de anlamlı bir inanç değildir. Herhangi bir ideolojide olduğu üzere, amacının bir parçası, statükoyu haklı çıkararak insanların sosyal düzende neden şimdiki yerlerinde olduklarını açıklamaktır. İnsanların dünyanın adil bir yer olduğuna inanmayı tercih ettiği, iyi bilinen bir psikolojik ilkedir.

Buna karşın, meritokrasi, meşruiyete ek olarak övgü de sunar. Başarının liyakatle belirlendiği yerlerde, her başarı kişinin kendi erdem ve değerinin bir yansıması biçiminde görülebilir. Meritokrasi, paylaşım ilkeleri hususunda kendi kendini en çok kutlayan anlayıştır. İdeolojik simyası mülkiyeti övgüye, maddi eşitsizliği kişisel üstünlüğe dönüştürür. Zengin ve güçlü olanlara, kendilerini üretici dâhiler olarak görme yetkisi sunar. Bu etki en fazla seçkinler arasında rağbet görse de, hemen hemen her başarıya meritokratik gözlerle bakılabilir. Bir liseden mezun olmak, sanatsal bir başarı ya da yalnızca para sahibi olmak, yetenek ve çabanın kanıtı biçiminde görülebilir. Aynı yaklaşımla, dünyevi başarısızlıklar kişisel kusurların belirtileri haline gelir ve bu, toplumsal hiyerarşinin alt basamaklarındaki kişilerin orada kalmayı neden hak ettiğine dair bir sebep sunar.

Bu yüzden, belirli bireylerin ne ölçüde “kendi kendini yetiştirdiği” ve çeşitli “ayrıcalık” biçimlerinin ne ölçüde etkili olduğuna ilişkin tartışmalar ziyadesiyle kızışabilir. Bu tartışmalar yalnızca kimin neye sahip olacağıyla ilgili değildir; bu, insanların sahip oldukları şey için ne kadar “övgüyü” hak ettikleri ve başarılarının içsel niteliklerine inanmalarını sağlamalarıyla ilgilidir. Bu nedenle, meritokrak yaklaşım bağlamında, kişisel başarının ‘şans’ın bir sonucu olduğu fikri, hakaret gibi görülebilir. Dış faktörlerin etkisini kabul etmek, kişisel liyakatin varlığını küçümsemek ya da reddetmek gibi görünür.

Meritokrasinin başarılara sunduğu ahlaki teminat ve kişisel övgülere karşın, hem dünyanın işleyiş biçimine dair bir inanç hem de genel bir sosyal ideal olarak terk edilmesi gerekiyor. Meritokrasi yanlıştır ve ona inanmak bencillik, ayrımcılık ve şanssızlığa dair kötü durumlara kayıtsızlığı teşvik ediyor.

 

*Yazının aslı Aeon sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)