Nükleer tehdit: 'Cehennemin kapısı' yeniden mi açılıyor?

Soğuk Savaş’ın, silahsızlanma anlaşmalarıyla rafa kaldırılan nükleer silahları yeniden gündemde. 2001’de Antibalistik Füze Antlaşması’ndan çekilen ABD, şimdi Rusya’yı ve dünyayı, Orta Menzilli Füzeler Anlaşması’ndan çekilmekle tehdit ediyor.

Mühdan Sağlam  

ANKARA – ABD Başkanı Donald Trump, ‘ABD çıkarlarını korumak için dünyanın geri kalanını tehdit et!’ stratejisine daha önce eklediği Rusya’ya yeni bir tehdit savurdu. Trump, ABD ile SSCB arasında 1987’de imzalanan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) çekilme tehdidinde bulundu. Trump’ın bu tehdidi dünya açısından daha önce kapanan ‘cehennem kapısını’ aralamak demek. Bu tehdidinin önemi ve nelere mal olabileceğini anlamak için biraz gerilere uzanmak gerekiyor.

HİROŞİMA VE NAGAZAKİ: İNSANLIĞIN YARATTIĞI CEHENNEM

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşıldığında pek çok uzmana göre zaten teslim olmaya hazır bir ülkeye yönelik saldırı savaşın değilse de dünya tarihinin kaderini değiştirdi. ABD’nin Manhattan Projesi kapsamında geliştirilen ve ABD Hava Kuvvetleri tarafından ilk kez insanlar üzerinde Japonya’nın kenti Hiroşima’da denenen, üç gün sonra da Nagazaki’ye atılan atom bombası, eşi benzeri görülmemiş bir acıya ve yıkıma neden oldu. Dünya, nükleer silah kavramını bu yıkıcı ve insanlıktan uzak saldırıyla öğrendi.

NÜKLEER SİLAH YARIŞI

Dünya, bir tarafında SSCB ve Doğu Bloku’nun olduğu, diğer tarafında ise ABD ve Batı kampının yer aldığı iki ayrı merkeze, iki ayrı ekonomi/politik sisteme sahipti. Ancak iki sistemi birleştiren en önemli unsur kutuplar arasındaki silah yarışıydı.

ABD’nin 1945’te Japonya’ya attığı iki atom bombası SSCB tarafından kendisine bir mesaj olarak algılandı ve SSCB, 1930’larda başladığı nükleer silah üretimi çalışmalarını hızlandırdı. Moskova’ya göre silah savaşında geri kalmak “her an ani bir saldırıyla yok olmaya hazır bir hedef” haline gelmek demekti. SSCB atom bombasını 1949’da denediğinde diğer ‘süper güç’ hâlâ bir adım öndeydi. ABD iki yıl sonra hidrojen bombasını deneyecekti.

UZAY ÇALIŞMALARI VE HER AN VURULMA TEHDİDİ

1953’te bu kez SSCB hidrojen bombasını denedi. 1957’de SSCB’nin, ‘Sputnik’ adlı yapay uydusunu uzaya fırlatmasıyla savaşın ve rekabetin şekli daha dehşetengiz bir hal aldı. Sputnik’in mesajı şuydu: Eğer uzaya yapay bir uydu yerleştirecek gücünüz varsa o uydunun başına bir nükleer başlık takarak onu bir füzeye dönüştürebilir ve ABD topraklarını vurabilirdiniz! Dünyanın süper güçlerinden birisi artık her an vurulabilir olma tehdidiyle yaşıyordu. ABD ise ‘her an vurulabilir olma’nın yarattığı paranoyayla nükleer silahlara yüklendi. İşte bu süreç ABD’nin kurduğu NATO’da büyük bir stratejik dönüşüm yarattı ve ‘Orta Menzilli Güdümlü Füzeler’ SSCB’ye yakın müttefiklerin topraklarına yerleştirilmeye başlandı. Dünya yavaş yavaş eşi görülmemiş bir silah ambarına dönüşüyordu.

ANLAŞMALAR İMZALANSA DA SİLAHLANMA BÜTÇELERİ ARTTI

1960’larda Küba füze krizi sonrasında ABD ve SSCB , Stratejik Silahların Azaltılması (The Strategic Arm Limitation Talk- SALT) görüşmeleri sonucunda antibalistik nükleer füzelerin sınırlandırılması için SALT I ve SALT II anlaşmalarını imzaladılar. Bunu 1972’de Anti–Balistik Füze Antlaşmasının (Anti-Ballistic Missile Treaty-ABM) imzalanması izledi. Anlaşmalara karşın tarafların silahlanmaya ayırdığı bütçe artmaya devam etti.

Ronald Reagan’ın 1983’te ilan ettiği ve ‘Yıldız Savaşları’ olarak bilinen Stratejik Savunma Girişimi ile uzay da dünyadaki tehditlerin ve çarpışmanın arenası haline geldi.

AKLIN GALEBE ÇALMASI VE SİLAHSIZLANMA

Reagan yönetimiyle doruğa çıkan nükleer tehdit SSCB’nin ekonomik ve sosyal olarak yorgun düşmesiyle yeni bir sürece girdi. SSCB’de Komünist Parti Genel Sekteri koltuğuna oturan Mikhail Gorbaçov’un “Yeni Düşünce (Novoye Mışleniye)” politikası, 1985’te yeniden nükleer silahsızlanma görüşmelerine kapı araladı.

SSCB bir yandan Glasnost (Açıklık) ve Perestoryka (Yeniden Yapılanma) ile sistemini onarmaya çalışırken bir yandan da nükleer silahlar konusunda ABD ile görüşmelere başladı. Reagan ve Gorbaçov arasında süren görüşmeler üzerine 1987’de Orta Menzilli Silahların Sınırlandırılması (INF) konusunda anlaşmaya varıldı.

INF’ye göre taraflar 500-1000 kilometre ve 1000-5 bin 500 kilometre menzilli füze ve fırlatıcılarını imha etmeyi, ileride de bu tür füzeleri üretmemeyi, test etmemeyi ve konuşlandırmamayı taahhüt etti. İki süper gücün INF Anlaşması, iki ülkeye yakın bölgelerdeki diğer ülkelerin rahat bir nefes almasını sağladı. Anlaşma sonucunda taraflar, 1991 yılının ortalarına kadar toplam 2692 füze imha etti.

ABD: SİLAHSIZLANMAYA UYMUYORUM YARIŞ YENİDEN BAŞLASIN

SSCB 1991’de yıkıldıktan sonra Rusya nükleer konusunda taahhütlerine uydu. ABD ise yeniden eski bir hayaleti çağırmak için hazırlanıyordu. Bill Clinton döneminde nükleer konusu ve silahsızlanma konusundaki dengenin bozulmasına dönük girişimler gündeme gelse de bu görev, Irak’ı işgal eden ve zekasıyla dünyayı kendine hayran bırakan (!) George W. Bush’a kalacaktı.

Bush 2001’de ABM Antlaşması’ndan çekildi. Süreç boyunca ABD’nin NATO üzerinden Rusya’yı ablukaya alma girişimi devam etti. Ukrayna Krizi ile ekonomik yaptırımlar üzerinden süren ABD-Rusya gerilimi Trump’ın INF Anlaşması’ndan çekilme tehdidi ile yeni bir boyuta taşınıyor.

Trump’ın açıklamalarını alttan almayan Putin yönetimi adeta ‘elinizden geleni ardınıza koymayın’ dedi. “Önce ABD!” diyerek sert tehditlerle dünyayı dize getirmeye çalışan Trump, bu sefer hiç olmadığı kadar tehlikeli bir süreci başlatıyor. Aklıselimin galip gelmesini ve açılmakla tehdit edilen cehennem kapısının aralanmasının dahi bir daha gündeme gelmemesini umalım!