Göbekli Tepe’nin uzun ve gizemli tarihi

Atalarımızın kendilerini doğanın üzerinde yükseltmeye başladığı yer burasıydı. Göbekli Tepe, binlerce yıl öncesine yapılan tarihsel bir yolculukta, insan türünün yaşadığı en önemli sosyal ve düşünsel değişimlerden birini gözler önüne seriyor.

Jo Marchant*

Başımızın üstündeki ışıklar soluyor. Yapay ışık kirliliği, günümüz şehirlerinde göğü kaplayan binlerce yıldızdan yalnızca birkaç düzinesini görebildiğimiz anlamına geliyor. Yakın zamanda yapılan dünya çaplı bir araştırma, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan insanların büyük kısmının artık kendi galaksimizi, ışıltılı Samanyolu’nu bile göremediğini ortaya çıkardı. Bu, dünya üzerindeki etkimizi yansıtan ve gökyüzümüzde yaşanan acımasız bir erozyonudur. Çevremize hükmetmek için teknolojik gücümüzü kullanarak hangi noktada kozmosun ustaları haline geldik? Tabiatımızdaki bu değişim kimi zaman Sanayi Devrimi’ne veya bilimin doğuşuna ya da belki tarımın icadına kadar uzanır. Ne var ki, ilk adımımız, Türkiye’deki Toros Dağları’nın eteklerinde gömülü haldeki yeraltı dünyasına ürkütücü bir saygı duruşuyla daha da erken bir dönemde atılmıştır.

TARİHSEL BİR KAVŞAK

Orada çalışan arkeologlar, Göbekli Tepe adlı 15 metre yüksekliğe sahip bir höyüğü inceliyorlar. Bölge, yaklaşık 20 metre çapa ulaşan büyük bir daire tabakası da dahil olmak üzere, M.Ö. on bin yılına tarihlenen tarih öncesi sütunlar ve dairesel yapılarla dolu. Her alanın kenarlarını çevreleyen 12 adet T şeklindeki sütun, bir taş sekiyle birbirine bağlanmış. 5.5 metre yüksekliğinde ve her biri birkaç ton ağırlığında olan iki dev sütun daha, oyulmuş kollar, kemerler ve hayvan derilerinden yapılmış peştamal izleriyle birlikte, merkezde birbirine paralel durur. Diğer taşlar, örümcekler, akrepler, akbabalar, tilkiler, domuzlar, ceylanlar gibi hayvan tasvirleri içeren oymalarla kaplıdır. Bilinen en eski ve büyük taş anıttır ve Stonehenge’den 6 bin yıl daha eskidir.

2014 yılından bu yana Göbekli Tepe’de çalışan Alman arkeolog Jens Notroff ve meslektaşları, bu taşlarda, doğal dünyayla olan ilişkimizdeki değişimlerin açık bir kanıtını görüyorlar. Paleolitik dönemin daha önceki mağara çizimlerinde insanlar nadiren temsil edilmişti ve sahnenin merkezinde hayvanlar bulunuyordu. Buna karşın, Göbekli Tepe’nin tilkileri, yılanları ve akrepleri, bu devasa antropomorfik sütunlarda daha küçük niteliklere veya süslemelere indirgeniyor. Ekibin 2015’te belirttiği üzere, “İnsanlar artık doğanın sadece eşit bir parçası olarak resmedilmiş, aynı zamanda açık biçimde daha belirgin ve hayvan dünyasının üzerine yükseltilmişler.” Sanat, insanların doğa üzerinde güç uygulamaya çoktan başladıklarını gösteriyor: Bu, evcilleştirmenin ardından fiziksel kontrolün de önünü açan bir ‘zihinsel kontrol’ haliydi.

İNSANIN ÖLÜM TAKINTISI

Göbekli Tepe’nin bir diğer çarpıcı yönü ise ölüme dair bariz takıntıdır. Burada tanık olduğumuz sanat eserleri arasında birden fazla başsız insan çiziminin yanı sıra daha büyük heykellerin kırılan baş kısımları da bulunuyor. Lüks ziyafetlerin artıkları olduğu düşünülen bir tortuda bulunan hayvan kalıntıları arasında, yüzlerce insan kemiği mevcut. Antropologlar, 2017 yılında bu kemiklerin büyük kısmının kafatası parçalarından oluştuğunu ve bunlardan bazılarının, bir zamanlar sağlam kafataslarının sergilenmek üzere asıldığını düşündüren bir şekilde oluklar ve deliklerle şekillendirildiğini kaydettiler.

Göbekli Tepe’yi 1994 yılında keşfeden Klaus Schmidt, soyut T şeklindeki heykelleri ‘bilinenin ötesindeki bir dünyadan’ varlıklar diyerek yorumladı (bu alanda ve başka yerlerde bulunan natüralist heykeller, alanı inşa edenlerin istedikleri zaman insanları gerçekçi bir şekilde tasvir edebileceklerini gösteriyordu). Ve ilginç bir şekilde, dairesel biçimli kapalı alanlara kapılardan veya ağ geçitlerinden değil, ‘mazgal taşlarındaki’ küçük oyuklardan ulaşılıyormuş gibi görünüyor. Bu taşlardan biri, sırtında uzanan bir yaban domuzu ile süslenmiştir. Schmidt, bu dairelerin, yalnızca bir delikten sürünerek girilebilen ölüler alemini temsil ettiğini öne sürmüştü.

Aslında, bu dönemde ve sonraki yüzyıllarda, çoğunlukla evlerin zeminlerinde gömülü olan insan kalıntılarıyla birlikte, ölüm ve özellikle de kafatasları ile ilgili bir kaygı hissi ortaya çıkıyordu. Ürdün’deki Jericho ve Ain Ghazal gibi geçmişi M.Ö. onuncu ve dokuzuncu bin yıllara kadar uzanan yerlerde, seçilen kafatasları ölümden sonra bedenden ayrılıyor ve zeminin altına yerleştirilmeden önce göz boşluklarına kabuklar konurken, yüzleri sıvadan yapılmış makyajla süsleniyordu. Türkiye’nin güneyinde yer alan Çayönü’nde çalışan arkeologlar, zeminin altında 66 kafatası ve 400 kişiye ait kalıntılar buldukları için ‘Ölüler evi’ diye adlandırdıkları ve geçmişi M.Ö. 8 bin yılına kadar uzanan bir bina keşfettiler. Ayrıca, sunağı andıran büyük, yassı bir taş, insan ve hayvan kanı izleri taşıyordu.

ÇATALHÖYÜK’LE BAĞLANTI İZLERİ

Göbekli Tepe’ye birkaç yüz kilometre uzaklıktaki Konya Ovası’nda 20 metre yüksekliğe kurulu bir yerleşim olan Çatalhöyük, özellikle kafa karıştırıcı bir örnektir. Höyük, M.Ö. 7 bin civarında binlerce insanı barındıran bir yerleşim yerinden kalma kerpiç evler içeriyor. Birbirine yakın inşa edilen evler toprağa kazılmıştı ve çatıdaki bir kapaktan, merdiven yardımıyla aşağı inerek içine giriliyordu. Evlerin içi, duvarlardan fırlıyor gibi görünen hayvan heykellerinin yanı sıra resimlerle zengin bir şekilde dekore edilmişti. Bir kapı yoktu, odalar arasında geçiş yapmak için ev sakinleri mazgallardan geçmek zorundaydılar. Küçük odalar, farklı dikey seviyeleri kaplayan, kenarları boğa başlarıyla işaretlenmiş ya da korunan, yalnızca bir metrekarelik bölümlere ayrılmıştı. Bu platformların altına ve duvarlara gömülü halde insan kemikleri bulundu ve bu kemiklere bir tuğla içine konulan ölü doğmuş bir cenin de dahildi.

Bölge sakinleri, evlerinin duvarlarına son derece büyük değer vermiş gibi görünüyor. Duvarların içine bazı nesneler yerleştirmelerinin yanı sıra, bazıları tek bir kişinin içinde çömelmesine yetecek büyüklükte olan süslenmemiş oyuklar bulunuyordu. Ayrıca, leoparlar ve boğalar gibi hayvanların duvar heykelleri, belki yüzlerce defa yeniden boyanmıştı.

Bu, sıkışık, karanlık ve hareket etmesi zor karakteri nedeniyle yaşamanın çılgın bir yoluymuş gibi görünüyor. Stanford Üniversitesi’nin 1993’ten beri bölgede kazı yapan arkeoloğu Ian Hodder, Çatalhöyük sakinlerinin, evlerinin fiziksel yapısının efsanevi inançlarıyla iç içe geçtiği bir hayat sürdürdüğü sonucuna varmıştı: “Dünya, akan ve dönüştürülen maddelerle ve içinden geçilebilen yüzeylerle doluydu.”

Arkeolog ve kaya sanatı uzmanı David Lewis-Williams daha da ileri gidiyor. Buradaki insanların, kireçtaşı mağaralarında sürünme deneyimini kasıtlı biçimde taklit ettiğine inanıyor. Toros Dağları’nda, güneye doğru sadece birkaç gün yolculuk mesafesinde bu tür mağaralar vardır ve Çatalhöyük’teki evlerde bu mağaralardan gelen sarkıt ve kireçtaşı parçaları bulunmuştur. Lewis-Williams, tıpkı Üst Paleolitik dönemde Batı Avrupa’daki mağaralara gelen ziyaretçiler gibi, bu evleri inşa eden insanların da duvarları geçişe izin veren bağlantılar ya da kozmosun ruh alemlerine açılan kapılar olarak gördüklerini öne sürüyor. Çatalhöyük’teki bir ev yalnızca yaşamak için bir yer değil, efsanevi bir dünyanın da maddi ifadesiydi. Onların evrenlerinin bir modeliydi.

EVRENİ MODEL ALAN BİR TOPLUM MUYDU?

Evreni model alan evler hala dünya çapında yaşayan toplumlar tarafından bilinir. Örneğin, Kolombiya’nın sık ormanlarında yaşayan ‘Barasana’ halkı, geleneksel olarak ‘Malokas’ adı verilen uzun ahşap evlerde yaşarlar. Bunların her biri, çatının gökyüzünü temsil ettiği ve “Güneşin yeri” diye adlandırılan dikey bir direğin her gün öğlen güneş ışınlarıyla aynı hizaya geldiği minyatür bir evrendir. Doğu-batı yönünde uzanan büyük ve yatay çatı kirişi “Güneşin yolu” diye adlandırılır. Zemin Dünya’dır ve altında ölülerin gömüldüğü yeraltı dünyası bulunur. Lewis-Williams, 2005’te yayınlanan kitabı ‘Neolitik Aklın İçinde’ (ing. Inside the Neolithic Mind) adlı kitabında, benzer bir ilkenin, Göbekli Tepe’nin taş çemberleri gibi Yakın Doğu’da bulunan diğer Neolitik anıtları ve kült yapıları açıklayabileceğini vurguluyor. O da Schmidt gibi, bu yapıların, model aldıkları ruhlar dünyası ya da ölülerin kozmik alemi ile, genellikle zeminin altında bulunan ve insan kalıntılarıyla toprağa gömülü haldeki alanlarla birbirine bağladıkları sonucuna ulaşıyor.

Binaları inşa edenler yalnızca yeraltı dünyasıyla mı ilgileniyorlardı, yoksa gökyüzüne de bakıyorlar mıydı? Göbekli Tepe, bulunduğu alanın yüksek bir noktasında yer alıyordu ve bu sayede gökyüzünün panoramik manzarasına da sahipti. Kimi araştırmacılar, sütunların düz haldeki üst kısımlarının, Orion Kuşağı gibi göze çarpan yıldızların yükselişini veya durumunu gözlemlemek için kullanılabileceğini ya da parlak yıldız Sirius’un (devinim nedeniyle) gökyüzündeki aşamalı görünümünü kutlamak amacıyla inşa edildiğini öne sürdüler. Diğer bazı bilim insanları ise, bölgedeki hayvan oymalarını belirli takımyıldızlara bağlıyor ve yer altında tasvir edilen akrebin, ufkun alt kısmında görünen Scorpius (Akrep) Takımyıldızı’nı temsil edebileceğini iddia ediyorlar.

Notroff aynı fikirde değil: Dairesel yapıların en azından kısmen yer altında olduğu, bunların çökelti haldeki toprağa kazıldığı ve belki de hayvan derileri gibi organik bir malzemeden yapılmış çatılara sahip olduğu hususunda şüpheleri var. Bu yüzden, bu bölge, astronomik bir gözlem evinden ziyade mağara benzeri bir yeraltı dünyasına yapılan korkunç bir yolculuk temsili olarak daha akla yatkın görünebilir. Notroff son yıllarda kazı alanını korumak için inşa edilen bir çatının altında bulunan bu alanlarda dolaştı ve gölgelerin, sütunların ve oymaların daha büyük ve ‘[çatı/ç.n.] daha da huşu uyandıran biçimde görünmesini sağlıyor’ diyor. “Dev akreplere, kıvrılan yılanlara ve hırlayan yırtıcılara ilişkin tüm bu görüntülerin, belki de elinde bir meşalenin titreyen ışığından başka bir şey olmadan ilk kez karanlığa inen genç bir avcıyı nasıl etkilediğini hayal edebiliyorum.”

GÖĞÜN İZLERİNİ DE TAŞIYOR

Bu, Göbekli Tepe’yi inşa eden kişilerin gökyüzüyle ilgilenmediği anlamına gelmiyor. En iyi korunmuş sütun heykellerden birinin üzerinde, disk ve hilal ile süslenmiş oyma bir kolye bulunuyor. Bu sembollerin ayı ifade ettiği düşünülüyor; hatta, kolyenin bu sütunu bir Ay Tanrısı olarak betimlediği bile öne sürülüyor. Her halükârda, Göbekli Tepe benzeri yapılar, insanların evrenle olan ilişkisinde temel bir değişim yaşandığını ortaya koyuyor. Bu alanları inşa eden insanların, bugün Paleolitik ve geleneksel avcı-toplayıcı toplumlardaki seleflerine nispeten daha düşük, orta ve üst dünyalara sahip benzer katmanlı bir evrene sahip olmaları muhtemel görünüyor. Lewis-Williams, bu farklı kozmik alemler arasında yolculuk yapmanın bir yolu olarak değişen bilinç durumlarının, büyük olasılıkla hâlâ önem taşıdığını savunuyor.

Bu tür yolculukların artık doğal ortamlardan ziyade insan yapımı alanlarda gerçekleşmesi büyük önem taşıyor. Çatalhöyük sakinleri, doğal mağaralardaki daracık geçitleri kopyalamış gibi görünüyorlar. İnsanların artık bu geçitler üzerinde edindikleri daha büyük kontrol, başka yerlerde daha basit ve kalıplaşmış daireler, sütunlar ve kareler şeklindeki tasarımların geliştirilmesine olanak sağladı. Lewis-Williams’ın da belirttiği üzere, amaca yönelik yapılara doğru yaşanan bu değişim, güçlü seçkinlerin ve (ölümden ve muhtemelen insan kurban ettikten sonra seçilen kafataslarını süslemek ve sergilemek gibi) resmi ritüellerin ortaya çıkmasıyla, daha fazla sosyal kontrolün de önünü açacaktı.

Göbekli Tepe, yaklaşık 12 bin yıl önce eş zamanlı biçimde meydana gelmiş gibi görünen iki önemli değişimi özetliyor; bunların her ikisi de toplumların kendilerini doğadan ayırmaya ve yüceltmeye başlamasını içeriyor. Ruh alemleri öncelikle hayvan rehberlerle değil, insanların ataları ile doldurulur olmuştu. İnsanlar mevcut mağaraları veya doğal özellikleri diğer dünyalara giriş kapısı olarak kullanmak yerine, kendi dünyalarını inşa etmeye başlamışlardı.

*Ödüllü bir bilim gazetecisi olan Jo Marchant, ‘The Human Cosmos’ (İnsan Kozmosu), ‘The Cure’ (Çare) ve ‘Decoding the Heavens’ (Cennetin Kodunu Çözmek) adlı kitapların yazarıdır.


Yazının orjinali Nautil.us sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)