Covid-19 insanlığın bir felaketin kıyısında olduğunu gösteriyor

Bizden önceki nesil, ABD’nin Japonya’da kullandığı atom bombaları nedeniyle insanlığın yıkıcı gücünün farkına varmıştı. Şimdi onların görüşlerine kulak vermemiz bizler ve sonraki nesiller için büyük önem taşıyor. Korona virüsünün ortaya koyduğu gerçekler, gelecekte laboratuvar ürünü olabilecek bir biyolojik silahın insanlığa neler yapabileceğinin küçük bir fragmanı niteliğinde. Bu nedenle, geleceğimizi yok oluştan kurtarmak için savaş ve iklimsel çöküş karşıtı mücadeleleri aynı çizgide birleştirmemiz gerekiyor.

Raghu Karnad

Albert Einstein, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden aylar sonra, Amerikalıları Üçüncü Dünya Savaşı’nı hayal etmeye teşvik etmek amacıyla bir röportaj vermişti. “Başka bir savaş önlenmedikçe, büyük ölçekte bir yıkım getirebilir (…) şimdi bile bunun neredeyse hiç anlaşılmadığını ve bu küçük medeniyetin zar zor bu durumdan kurtulabildiğini kabul etmenin hayati bir önem taşıdığını” söylemişti.

1947 yılının sonlarında, Amerika Birleşik Devletleri hâlâ atom bombası kullanan tek ülke konumundaydı. Yine de bunların gelecekte kullanılmasından vazgeçmeye, o dönemde ve sonrasında nükleer silahların yayılmasına son vermeye ve atom silahlarını yasa dışı ilan etmeye çalışacaktı. Buna karşın, silahlanma yarışı düşüncesiz biçimde devam etti: Çok geçmeden ABD ve Sovyetler Birliği termonükleer testler yapmaya başlamıştı. 1954’te Bikini Mercan Adası’nda gerçekleştirilen ‘Castle Bravo’ adlı bir nükleer denemede, Hiroşima’da gerçekleşenden bin kat daha güçlü bir patlama gerçekleştirildi.

SAVAŞA KARŞI AKLA ÇAĞRI

Aynı yıl, filozof ve pasifist (savaş karşıtı/ç.n.) Bertrand Russell, bir akla çağrı taslağı hazırlamaya girişti. Atom araştırmaları yürüten on bilim insanı, neredeyse tüm Nobel ödülü sahipleri ve Einstein tarafından da imzalanan manifestosu, “Varlığını sürdürmesi şüpheli görülen insan türünün üyelerine” hitap ediyordu. Radikal bir sonuca sahip olan basit bir tartışma yürüttüler. Bir kez nükleer enerjiyi silah haline getirmeyi öğrendikten sonra, onu asla unutamadık; bomba geliştirmekten geri dursaydık, silahsızlanma fikri de başarılı olabilirdi. Bilime olan hakimiyetimiz, -sonuçta kaçınılmaz biçimde- türümüzü yok etmeksizin savaşma eğilimi ile bir arada var olamazdı. “İşte, dikkatinize sunduğumuz sorun budur… bu korkunç ve kaçınılmazdır: İnsan ırkına bir son verecek miyiz; yoksa insanlık savaştan vazgeçecek mi?” diye sordular.

Bugün yaşayan insanlar için, bu bölüm ilgi çekici görünebilir; Soğuk Savaş’ın ilk döneminin içerdiği bir tuhaflık. Günümüzde, savaşın değil de iklim krizinin bir görüntüsü olarak harap haldeki insanlığa dair bir imaj herkesin aklına kazınmış durumda. Birçok ülkede yaşayan çoğu insan için, savaş azımsanan ve çevresel bir endişe kaynağı gibi görünüyor. Nesillerden beridir, normalliğimizin ufkunu çarpıtan, genel, dünya çapındaki bir felaket deneyiminden uzaktaydık. Ve ardından korona virüsü çıkageldi.

Covid-19’un küresel çapta bir patlama yaşamasından yaklaşık 10 hafta sonra, virüsün doğanın bir ürünü olamayacağı fikri yayılmaya başladı. Paranoya ağları, evden çıkmayan ve internetten beslenen bizlerin hayal gücünde kolayca kendilerine yer buldular. Doğal olarak, Donald Trump ilk kurbanlardan biriydi ama bunda yalnız değildi. Hindistan’daki sağcı medya, tutucu Müslümanlar tarafından yürütüldüğü iddia edilen “Korona cihadı” korkularını körüklerken, dünyanın en kalabalık ikinci ülkesindeki televizyon yayınları Trump’ın da ötesine geçti. Virüs nedeniyle sarsılan ve eve kapatılan her toplumda, bazı insanlar bu kadar büyük bir hasarın yalnızca insan kaynaklı olabileceği, büyük ihtimalle düşmanca tasarımlar neticesinde ortaya çıkabileceği teorilerini geliştirdiler.

BİLİM, YOK OLUŞA DEĞİL ESENLİĞE HİZMET ETMELİ

Bilimsel topluluktaki ve medyadaki sorumluluk sahibi kişiler bu teorileri yalanladı. Yapılabilecek en iyi şey buydu. Diğer yandan, yapılacak en iyi olmayan şey, 1955’te bilinen şeylerden habersiz kalmaktır: Yani, bilimin, insan toplumunun kendisi için risk arz eden yeni yollarla bizi silahlandırmasıdır. Covid-19’la ilgili kötü niyetli komploları reddedebilir ve yine de bu felaket aracılığıyla, tasarlanmış bir patojenin (hastalık bulaştırıcı organizmanın/ç.n.) bize neler yapabileceğinin naçizane bir örneğini görebiliriz.

Biyomühendislik ajanları nedeniyle karşı karşıya olduğumuz tehlike, nükleer bir soykırımdan çok daha büyük olabilir. Oxford Üniversitesi üyesi Toby Ord, ‘The Precipice: Existential Risk and the Future of Humanity’ (Uçurum: Varoluşsal Risk ve İnsanlığın Geleceği) adlı eserinde, “varoluşsal risk” oluşturan çeşitli doğal ve antropojenik (insan kaynaklı/ç.n.) olayları ayrıntılı biçimde aktarıyor. Yaptığı hesaba göre, gelecek 100 yıl içerisinde bir nükleer savaş yaşanması ihtimali binde bir; fakat “tasarlanmış bir pandemi” ihtimali otuzda birdir ve gerçekleşme ihtimali daha yüksek olan ikinci türden bir felaket, yalnızca ‘temizleyici’ niteliğe sahip bir yapay zeka tarafından sona erdirilebilir. Oxford Üniversitesi’ne bağlı İnsanlığın Geleceği Enstitüsü’nde görev yapan Ord, telefon görüşmemizde, “Hâlihazırda, aşırı boyutlara ulaşan biyolojik tehditlere dair geçmiş örneklere sahibiz” dedi. “Doğal risklerin ötesine geçtiğimizde ve insanların bize en büyük zararı verecek yıkıcı özelliklere sahip olması amacıyla patojenler tasarlayabileceklerini düşündüğümüzde, bu gerçekten de korkutucu bir durumdur” diye ekledi.

Mühendislik ürünü bir virüs, bir nükleer bombadan çok daha düşük bir maliyet ve bilimsel beceri sınırları içerisinde geliştirilebilir. Gen düzenleme teknikleri çok süratli biçimde ilerlerken, uygulamalı nükleer fizik üzerindeki gözetimin çok az olduğu bir ortamda, çoğu veri basitçe akademik materyal olarak paylaşılıyor. Birkaç yıl önce en gelişmiş laboratuvarlarda biyomühendislik alanında gerçekleştirilen atılımlar, şu anda lisans öğrencileri tarafından çoğaltılıyor. Bu durum araştırma alanı için çok iyi ama risk açısından bakılınca, Ord’un kendi deyimiyle “demokratikleşme, çoğalma demektir.”

SALGIN BİYOLOJİK BİR FELAKETİN FRAGMANINA BENZİYOR

Ord şöyle devam ediyor: “Korona virüsünün biyolojik bir silah olduğunu ima etmediğimizi açık bir şekilde belirtmemiz gerekir. Öte yandan, bu kesinlikle büyük bir biyolojik silah saldırısının alt sınırının neler yapabileceğini bizlere gösteriyor.”

Yirminci yüzyılın bizlere verdiği en kasvetli derslerden biri, yaygın bir savaşın, daha önce ‘korkunç’ diye kabul edilenlerin bile, her türlü aracı meşru kıldığıdır. (Avrupalı güçler, 1930’lar boyunca defalarca bombardıman uçaklarını hiçbir şekilde kullanmamaya karar vermişlerdi.) Eğer bilimin bir felakete yol açma potansiyeli artmaya devam ederse, bu potansiyelin gerçekleşmesine olanak sağlayan koşulların sürekli biçimde geriletilmesi gerekecektir. Gerçekten de savaştan vazgeçmek zorundayız.

Ne var ki, Covid-19 krizinin başlamasından bu yana, birçok hükümet birbirini suçlama yarışını ve korkutma politikalarını iki katına çıkardı. Dünyanın rakip süper güçleri karşılıklı bir kınama yarışı sürdürürken konsolosluklarını kapatıyor ve Güney Çin Denizi’ndeki filoları arasında gerginlikler yaşanıyor. New Start (Yeni Başlangıç/ç.n.) gibi zor elde edilen silah kontrolü anlaşmaları, Çin’i de dahil edecek şekilde genişletilmek yerine sona erdiriliyor. Şu anda, nükleer savaşa başvurma ihtimali en yüksek olan iki ülke Hindistan ve Pakistan. Silahlarının üçte biriyle yaklaşık 100 milyon insanı doğrudan öldürebilir ve küresel çapta bir nükleer kışa neden olabilirler. Televizyonda yayınlanan tartışmalarda, Hindistan ve Pakistan sözcülerinin birbirlerinin başkentlerini “yok edeceklerine” dair tehditler savurduklarını izliyoruz.

2020’deki en büyük sorunumuz biyolojik silahlar değil. Yine de Covid-19 sayesinde, üzerinde oturduğumuzu unuttuğumuz dinamit fıçısından ayaklarımızın arasına yuvarlanan dinamit çubuklarını hatırladık. Gelecekte yaşanacak bir savaşa karşı kullanılacak ahlaki argüman, iklim değişikliğiyle mücadele argümanıyla aynı zemin üzerinde durmalı. Edward Said’in kulaklarımızda yankılanan deyimiyle, ‘önümüzdeki görev, bir mücadeleyi diğerinden ayırmak değil, onları birbirine bağlamaktır’. İklim felaketinden kendimizi kurtarmak için girmeye hazırlandığımız radikal yollar var. Bu yollar, aynı zamanda bizi bir sonraki savaştan ve insanlığın geleceğiyle kumar oynamaktan da uzaklaştırmalı.

SİLAHLAR YERİNE SALGINLAR ÜZERİNDE ÇALIŞMALIYIZ

Önceki on yıllık dönemde Hiroşima ve Nagasaki’de kaydedilen görüntülerin yayılması, dünyanın dört bir yanındaki insanların bu bombanın bir daha asla kullanılmamasını talep etmesine neden oldu. Günümüzde, artık bombanın bir “aklım uçtu” emojisinde yalnızca ironik bir sembol haline geldiği çoğu insan açısından, Covid-19 pandemisine dair en kötü izlenimlerimiz de benzer bir uyarı olabilir.

Dünyanın dört bir yanında yaşanan sokağa çıkma yasakları, yerinden edilmeler, -sahip olunan zenginlik harap olduğu ve uluslararası seyahat ve ticaret ağları kapatıldığı için- açlık ve ölümler tek bir kurşun bile atılmadan anlamsız bir şekilde artıyor: Covid-19 korkunç bir doğal pandemidir ama aynı zamanda tankları veya denizaltıları değil, bilimsel araştırmaların sınırlarını harekete geçiren, gelecekte yaşanacak bir tür savaşın provasıdır.

Einstein, The Atlantic dergisinde “Bence atombilimciler, Amerikan halkını sadece mantığı kullanarak atom çağının gerçeklerine uyandıramayacaklarına ikna oldular” demişti. “Dinin temel bir bileşeni olan derin duyguların gücünün de eklenmesi gerekiyor. Yalnızca kiliselerin değil, okulların, kolejlerin ve önde gelen fikir kuruluşlarının da bu konudaki benzersiz sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getirecekleri umulmalı.”

Savaştan uzak, kültürel, ahlaki bir evrim girişiminde bulanmaya çağrılıyoruz. Bunu dile getirmek konusunda fazlasıyla utangaç olabiliriz ve naif görülme riski de taşıyoruz. Buna karşın, bizden önceki atombilimciler, gerçek tehdidin farkına vararak asla utanç duymamışlardı.

 

Bu makalenin aslı The Guardian’da yayınlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)