‘Ruhun cüzzamı’ can sıkıntısının kısa tarihi

Çağımız insanının anlaşılması en güç duygularından birisi olan can sıkıntısı, dile getirildiği 19'uncu yüzyıldan bu yana birçok yazar ve psikoloğun ilgi odağı olmayı sürdürüyor. İlk başlarda seçkin sınıfların sebepsiz karın ağrısı olarak görülüp kötülenen bu duygu, artık yaratıcılığın ve yenilik arayışının ilham kaynağı olarak da görülüyor.

Wijnand Van Tilburg

Hepimiz can sıkıntısına farklı şekillerde karşılık veririz. Bazı insanlar yeni bir hobi veya ilgi alanı bulabilir, başkalarıysa bunun yerine bir paket cips açıp yeni bir Netflix filminin dünyasına dalabilir. Can sıkıntısı size günlük -ve belki de önemsiz- bir deneyim gibi görünebilir. Bununla birlikte, şaşırtıcı biçimde, can sıkıntısı son birkaç yüzyıl içinde gayet büyük bir dönüşüme uğramıştır.

İngilizce’de “can sıkıntısı” (boredom) kelimesinin ortaya çıkışından çok daha önce, can sıkıntısını anlatan en eski sözlerden biri, Lucretius’un (M.Ö. 99-55) yazdığı Latince bir şiirde, yalnızca orada eşit düzeyde sıkılmak için kır evine kaçan zengin bir Romalının sıkıcı hayatını anlatıyor.

CHARLES DICKENS İLE TANINDI

İngilizce’de “can sıkıntısını” anlatan kaydedilmiş ilk sözcük, 1829 yılında İngiliz gazetesi The Albion’da yayınlanan (ve açıkçası anlaşılmaz) bir cümlede kullanılmış gibi görünüyor: “Ben daha eski ve farklı bir can sıkıntısı biçimini takip etmeyeceğim ve methiyeler düzerek tarzıma yol gösteren kaderi şımartmayacağım.”

Diğer yandan, bu terim, aristokrat Lady Dedlock’un çeşitli hava koşulları, olağanüstü müzik ve tiyatro eğlenceleri ve kanıksanmış sahneler nedeniyle “ölümüne sıkıldığını” dile getirdiği Bleak House (Kasvetli Ev/1853) adlı eserinde bu terimi kullanan Charles Dickens tarafından tanınır hale getirildi.

Aslında, can sıkıntısı, özellikle de üst sınıfın yaşamını tanımlarken ayrıcalıklı bir sosyal durumu yansıtarak, Viktorya dönemi İngilizce yazınında rağbet gören bir tema haline geldi. Örneğin, Dickens’ın roman karakteri James Harthouse (Hard Times/Zor Yıllar, 1854), sürekli can sıkıntısını yüksek seviyedeki terbiyesinin bir göstergesi olarak görüyor, ordudaki süvarilik yaşamı boyunca ve birçok seyahatinde can sıkıntısından başka bir şeyi dile getirmiyor.

VAROLUŞÇULARIN CAN SIKINTISI

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ve yirminci yüzyılın başlarında, can sıkıntısı, varoluşçu yazarların diline düştü. Can sıkıntısı hakkındaki görüşleri, çoğu zaman gurur verici olmaktan uzaktı ve yalnızca görünüşte boş bir varoluşa sahip olan üst sınıfın değil, tüm insanlığın karşısına dikilmişti.

Örneğin, ilk varoluşçulardan biri olan Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard şöyle yazmıştı: “Tanrılar sıkılmıştı ve bu yüzden insanları yarattılar.” Ona göre, bu, can sıkıntısı ile ilgili sorunun sadece başlangıcıydı. Sonunda Adem ve Havva’nın ilk günahlarını işlemelerine neden olacaktı.

Tam da beklendiği üzere, Kierkegaard can sıkıntısını tüm kötülüklerin başlangıcı olarak ilan etti. Diğer birçok varoluşçu da bu olumsuz görüşü paylaştılar. Jean-Paul Sartre, can sıkıntısını “ruhun cüzzamı” diye nitelendirdi ve Kierkegaard ile aynı fikirde olan Friedrich Nietzsche, “Yaratılışın yedinci gününde Tanrı’nın yaşadığı sıkıntı büyük bir şair için bir mesele olabilirdi” diyordu.

Arthur Schopenhauer, iş can sıkıntısından kasvetli olmaya geldiğinde en başarılı olan kişiydi. Ona göre, insanın can sıkıntısına ilişkin kapasitesi, yaşamdaki nihai anlam eksikliğinin doğrudan kanıtından başka bir şey değildi. Gayet uygun bir başlık taşıyan makalesi Kötümserlik Üzerine Araştırmalar’da şunları yazdı:

“Eğer insanın tatmin etmesi zor ihtiyaç ve zorunlulukların bir bileşimi olduğunu ve tatmin olduğunda bile eline geçen tek şeyin can sıkıntısına terk edilmek dışında geride hiçbir şeyin kalmadığı bir acısızlık hali olduğunu aklımızda tutarsak, bununla ilgili gerçek yeterince açık olacaktır.”

Varoluşçuların uyardığı üzere, can sıkıntısının dünyası, amaçsız bir dünyadır.

CAN SIKINTISI BİLİMİ

Yirminci yüzyıl, bilimsel bir disiplin olarak psikolojinin doğuşuna tanıklık etti. Birçok duyguyla ilgili anlayışımız yavaş yavaş artarken, can sıkıntısı şaşırtıcı bir şekilde tek başına kaldı. Can sıkıntısı ile ilgili sınırlı psikolojik çalışmaların içeriği spekülasyona fazlasıyla açıktı ve çoğunlukla deneysel verileri dışlamıyordu.

Bu hesaplar, varoluşçulara kıyasla daha olumlu bir can sıkıntısı tablosu çizmiyordu. 1972 yılında psikanalist Erich Fromm, “Belki de günümüzün en önemli saldırganlık ve yıkıcılık kaynağı” diyerek can sıkıntısını açıkça kınıyordu.

Öte yandan, son birkaç on yıl içinde, can sıkıntısının imajı bir kez daha değişti ve onunla birlikte şimdiye kadar gözden düşmüş olan duygulara karşı bir takdir de gelişti.

Daha iyi ölçüm araçlarının geliştirilmesi, psikologların can sıkıntısını daha doğru bir şekilde incelemelerine olanak sağladı ve deneysel yöntemler araştırmacıların can sıkıntısını tetiklemelerine ve öngörülen davranışsal sonuçlardan ziyade somut sonuçları incelemelerine yardımcı oldu.

YALNIZCA ÇÜRÜTMÜYOR, ARAYIŞI DA TEŞVİK EDİYOR

Bu çalışmalar, varoluşçuların bizi ikna ettiği üzere, can sıkıntısının gerçekten sorunlu olabileceğini ortaya koyuyor. Kolayca sıkılan insanların depresif ve kaygılı olma ihtimali daha yüksektir, agresif olma eğilimi taşırlar ve hayatı daha nadiren anlamlı olarak görürler.

Buna karşın, psikoloji, can sıkıntısının çok daha parlak bir yönünü de ortaya çıkardı. Araştırmacılar, can sıkıntısının hayatta anlam arayışını ve keşifleri teşvik ettiğini ve yenilik arayışına ilham verdiğini buldular.

Bu bulgu, can sıkıntısının yalnızca yaygın değil, aynı zamanda insanların an içerisinde daha ödüllendirici alternatifler lehine ne yaptıklarını yeniden değerlendirmelerini sağlayan işlevsel bir duygu olduğunu, mesela yaratıcılığı ve prososyal (toplum yanlısı/ç.n.) eğilimleri arttırdığını gösteriyor.

Bunu yaparken, göründüğü kadarıyla, can sıkıntısı davranışlarımızı düzenlememize yardımcı oluyor ve bir getirisi olmayan durumlarda çok uzun süreyle sıkışıp kalmamızı engelliyor. Can sıkıntısı, yalnızca üst sınıflar arasında görülen bir hastalık veya varoluşsal bir tehditten ziyade, tatmin edici bir yaşam peşinde olan insanlar için eldeki psikolojik cephaneliğin önemli bir parçası gibi görünüyor.

 

Bu makalenin aslı The Conversation‘da yayınlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)