Yeni normalde birbirimizden korkmadan nasıl yaşayacağız?

Korona virüsü salgını, kamusal alanlarda sergilediğimiz davranışları baştan aşağı değiştirdi. Alışkın olmadığımız bu yeni yaşama biçiminin fiziksel ve ruhsal etkileriyle baş etmek için kat etmemiz gereken uzun bir yol var.

Google Haberlere Abone ol

Victoria Rodner

Covid-19’un dünyayı tehdit ettiği ve tehdit etmeye devam ettiği son birkaç aydır yeni ve güçlü bir korkuyu yaşıyoruz. Ancak virüsle yaşamak aynı zamanda bize yeni numaralar da öğretti; bizi alışveriş yapmaya, çalışmaya, öğrenme, sosyalleşmeye, sıraya girmeye, dua etmeye, oyun oynamaya ve hatta nasıl hareket edeceğimiz ve birbirimizle nasıl etkileşime gireceğimize dair yeni yollar bulmaya zorluyor.

Bununla birlikte, bizleri, virüsün kendisinden daha uzun süre yaşamakla tehdit eden kalıcı bir korku söz konusu. Ruhlarımızı ve bedenlerimizi yaralayan ama hayat kurtarıcı bir zorunluluk olan sosyal mesafeden kurtuluşumuz ne zaman gerçekleşecek?

AYRIŞAN BEDENLER

Bedenden ziyade zihne öncelik veren geleneğe karşın, beden aracılığıyla ve bedenin kendisiyle öğrenilen derslerin daha uzun ömürlü olduğu ortada. Örneğin, yaşam alanlarının ırk temelli biçimde ayrılmasının yarattığı kalıcı sosyal ve psikolojik etkileri düşünün.

Yahut kendi araştırmalarımın gösterdiği üzere, kamusal alanların, siyasi bir savaş ortamı yaratmak için insanları 'onlara karşı biz' diyerek nasıl kutuplaştırabildiğini düşünün. Bedenimizin bir alanda bulunma şekli, davranış ve düşünüş biçimimizi doğrudan etkiler.

Toplu taşıma, açık planlı ofisler, fabrikalar, şantiyeler, havalimanları, sınıflar, konser salonları ve alışveriş merkezleri: Peki, (sınırlı) alanlarımıza yeniden çıkmaya teşvik edilirken bununla nasıl başa çıkacağız? İki metrelik güvenlik mesafemiz yavaşça buharlaşırken korkunun bu yeni fiziksel tezahürünü, yani kendimiz de dahil olmak üzere, herhangi birimizin bir tehdit olabileceği gerçeğini nasıl aşacağız?

KORONAYLA NASIL BAŞA ÇIKARIZ?

Küresel bir virüsten -fiziksel ve duygusal olarak- etkilenen bir dünyaya nasıl bir anlam yüklediğimizi görmezden gelmemeliyiz. Yaptığım araştırmalar, mekan kullanımımızın nasıl şekillendiğini ortaya koydu; birbirimize olan yakınlığımız, mesafemiz ve birbirimiz arasında oluşturduğumuz sınırlar bizi sosyal, kültürel, ekonomik ve hatta politik olarak etkiliyor. Şimdi vücudumuzun bir salgının şekillendirdiği yeni bir dünyayla nasıl başa çıkmayı öğrendiğine tanık oluyoruz.

Alışveriş alanlarının, yeni ve potansiyel açıdan bulaşıcı varlığımızı güvenli bir şekilde ağırlamak amacıyla nasıl dönüştürüldüğünü düşünün. Dükkan sahipleri hızlı bir şekilde, nasıl, ne kadar, ne sıklıkta ve kiminle alışveriş yaptığımızı yeniden keşfetti. Görünür işaretler ve incelikli denetim uygulamaları sayesinde, artık bir an bile duraksamaksızın bedenimizin, daha önce yaptığımız gibi diğer bedenlere göre nasıl bir yer işgal ettiğinin farkında olmamızı sağlıyorlar.

Salgınla ilgili yeni işaret ve mesajların ortaya çıkmasının ardından, alışveriş alanlarımızın, halka açık parklarımızın ve neredeyse güç bela dolan sınıflarımızın, sosyal etkileşimimizi engelleyen ve özenle düzenlenerek bizi birbirimizden uzaklaştıran alanlar haline getirildiğini izliyoruz.

Peki ya bu koruyucu bariyerler indikten sonra bedenlerimiz ortak alanlarda nasıl gezinecek? Yolcular, yan koltukta virüs bulaştırabilecek bir yolcunun oturması endişesiyle titremeksizin otobüslerde, trenlerde ve uçaklarda nasıl kolayca yan yana oturacaklar?

Yeni normalimiz, yüzlerin gözlerden saklandığı, plastik eldivenlerle körelen duyuların ve koruyucu bir camla engellenen insan teması olasılığının var olduğu bir dünya mı? Vücutlarımız bununla nasıl başa çıkacak? Peki, yeni kırılgan ve daha temiz dünyamız tüm bu bedenlerle nasıl başa çıkacak?

IRKI, CİNSİYETİ YA DA BİR YÜZÜ YOK

Salgının kimi insanları -yaşlılar ve sağlık sorunları olanları, kadınlardan çok erkekleri, bazı etnik azınlıkları, toplumun ön çeperlerinde olanları- diğerlerinden daha fazla etkilediğine ilişkin kanıtlar olmasına karşın, Covid-19’la ilgili daha da korkutucu bir belirsizlik mevcut. Hastalığı taşıyanlar görünüm ve davranış itibariyle endişe verici biçimde sıradan insanlarken, yeni kanıtlar birçoğunun hiçbir belirti göstermeyebileceğini düşündürüyor.

Çektiğimiz acının kaynağının bir cinsiyeti, etnik kökeni, siyasi gündemi ya da bir amacı yok. Bir hikayeden veya bir yüzden yoksun olması, salgına hazmetmeyi zorlaştıran evrensel bir nitelik veriyor.

Başkalarının bedenlerine karşı duyduğumuz korku yeni bir şey değildir ve insanlık, ister 11 Eylül sonrası Müslümanlar olsun, ister Brexit referandumuna kadar sayıları artan sığınmacılar ya da sistemik biçimde şeytanlaştırılan siyah insanlar olsun, bazı figürleri diğerlerinden daha korkutucu olarak görmeye dair uzun ve zalimce bir geçmişe sahiptir.

Buna karşın Covid-19’un evrensel doğası, bedenleri birbirinden neredeyse ayırt edilemez kılıyor, bu da hepimizi aynı anda savunmasız ve tehlikeli hale getiriyor. Covid-19’a karşı duyduğumuz korkumuz gerekçelendirilmiş olmaktan ziyade doğal olarak içgüdüseldir ve kas hafızamızda sıkı bir şekilde kökleşmiştir; bu durum, yeni edindiğimiz ve birbirimize karşı duyduğumuz korkuyu silkeleyip atmamızı daha zor hale getirir.

YENİ NORMALE NASIL ALIŞIRIZ?

Yine de hala bir umut ışığı var. Covid-19’u büyük bir kaldıraç gibi görebiliriz; bizleri, kendi güvenlik açıklarımızı ve başkalarının savunmasızlığını kabul etmeye teşvik edebilir ve bu sayede birleşik ve eşit bir ön cephe halinde virüsle mücadele edebiliriz. Covid-19 sonrası bu yeni yaşam biçimi, bizleri daha sorumlu hale getirebilir ve bedenlerimizin çevre ve ekonomi üzerinde yarattığı etkilerle birlikte bunların sosyal, fiziksel ve duygusal etkilerinin daha fazla farkına varmamızı sağlayabilir.

Bu yeni Rönesans’ta, bedenlerimiz üzerinden ve bedenlerimizle öğrenmek, bizleri dünyayı farklı biçimde görmeye teşvik edecektir. Örneğin, ‘ücretsiz’ plastik poşetlerden mahrum kalmanın yarattığı fiziksel rahatsızlığın bize daha bilinçli alışveriş yapmayı öğrettiğini ve uzun vadede tek kullanımlık plastik tüketimimizi (en azından kısmen) nasıl değiştirdiğini düşünün.

Hapsolduğumuz kozalarımızdan kurtulmaya başlarken, ‘normale’ dönüş kavramı artık hem imkansızdır hem de kaçırılmış bir fırsattır. Bunun mümkün olduğunu öne sürmek, daha iyi şeyler yapma şansımızı engellerken bizlere yanlış bir iyimserlik hissi verir.

Küresel bir salgından hem fiziksel hem de duygusal olarak sağ çıkmak, bizi iyileştiren ve şekillendiren yaraları gözler önüne seren ve gururla taşımamız gereken bir iz gibidir. Ancak o vakit gelene kadar, vücutlarımız yeni ve garip dansımıza devam etmeli.


Yazının aslı The Conversation sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)