Covid-19 ile paraşüt deneyi: Türkiye’de şu an 'normalleşme'ye geçmek neden yanlış?*

Türkiye, 1 Haziran itibariyle “normalleşme” sürecine girdi. Bu “yeni normal”; kontrolsüz siyasi iktidarın, kârın ve servetin sağlığa tercih edildiği bir siyasaya rıza üretme işlevi gören bir göz bağıdır. Sosyal adaletsizliğe bir de pandeminin eklenmesi, önümüzdeki 12 ay içerisinde çatışma riskini artırıyor.  

Vural Özdemir**

Türkiye, 11 Mart’ta sağlık otoritelerinin ilk Covid-19 hastasını ilan edişinden sonra, 1 Haziran’da yeni bir ‘normal’e kapılarını açtı. Bu tercihinde Türkiye yalnız değil, diğer popülist neoliberal ekonomiler de şu anda toplumdaki bağışıklık seviyelerini bilmeden körlemesine yeniden “açılma” konusunda baskı yapıyorlar. Bir de pandeminin kolektif psikolojisi var. Aylar süren belirsizlik, sokağa çıkma yasakları, izolasyon ve trajik Covid-19 ölümlerinden sonra, popülist hükümetlerden ‘normal’ sözcüğünü işitmek, korkulu ve endişeli halkı sakinleştirmeye hizmet ediyor.

Yeni ‘normal’ hayatlarımızın menüsünde neler olduğuna birlikte göz atmadan önce, bir varsayımsal “paraşüt deneyi” hayal edelim.

PARAŞÜT DENEYİ (BUNU SAKIN DENEMEYİN)

Bir araştırma projesi hayal edelim, bu deney (1) Dünya adlı gezegende yerçekimi olup olmadığını ve (2) paraşütün serbest düşüşün olumsuz sağlık sonuçlarını (mesela ölüm gibi) önlemede etkili olup olmadığını test etsin. Buna göre, katılımcılardan 3 kilometre irtifadaki bir uçaktan atlamaları istensin; yüzde 50’sine paraşüt takılsın, yüzde 50’sine takılmasın. Bu araştırmayı yapan paraşüt firması ile bilimsel danışma kurulu tüm katılımcılara araştırma dizaynının sağlam bir matematik modelleme üzerine inşa edildiğinin ve katılımcılar kendilerine dikkat ettiği müddetçe her şeyin iyi gideceğinin güvencesini versin. Araştırmacılar bir yandan da (vicdansızca) deneklere “serbest düşüş deneyi”nden kaynaklanacak kişisel zararlardan firma olarak sorumlu olmadıklarını söylemektedirler.

YENİDEN AÇILMA POLİTİKASI

Paraşüt deneyinin bize anlattığı, ister gündelik hayatta olsun ister devletlerin salgın politikalarında, belli kararların sonuçlarını görebilmek için bilim insanı veya matematik dehası olmamız gerekmediğidir. Bunun ötesinde, salgın politikalarının etkinliğini ölçmek için insanları zarar görecekleri durumlarla yüz yüze bırakmak yerine, olası bir salgın senaryosunda bilimsel belirsizliği yönetmek için gerekli karar verme araçları zaten elimizde mevcuttur.

Bu araçlara yakından bakalım:

İhtiyat ilkesi tüm dünyada, özellikle de Avrupa Birliği’nde bilim ve inovasyon politikaları geliştirenler tarafından kullanılan bir belirsizlik yönetişim aracıdır. Şayet:

-Kaybedilecek şey çoksa,

-Acil karar vermek gerekiyorsa,

-Bilimsel veriler çok kısıtlı, gelecek hakkında belirsizlik çok ve bugüne dek görülmemiş bir çaptaysa,

-Geniş ölçekli ve geri dönüşü olmayan zarar potansiyeli varsa (ölüm veya doğada büyük ölçekte hasarlar gibi),

ihtiyat ilkesine başvurulur.

İhtiyat ilkesi 1970’li yıllarda, o dönemin hava kirliliği, orman tahribatı ve tehlikeli çevresel değişimlere cevap verebilmek için oluşturulmuştur. O zamandan beri de ekoloji, sağlık, gıda güvenliği, eleştirel politika araştırmaları, iklim değişikliği ve benzeri alanlarda belirsizlikleri yönetmek için yaygın kullanım alanları bulmuştur.

Covid-19 salgını karşısında, ihtiyat ilkesi şu zamanda açılma/normalleşme uygulamasına, tam da şu sebeplerden karşı çıkacaktır:

1- Covid-19, kitlesel insan ölümleri gibi geri döndürülemez sonuçları olan, bütün gezegen nüfusunun varlığına bir tehdittir.

2- Yeniden açılmaya/normalleşmeye dönük kararlar, genel nüfusun mevcut bağışıklık seviyeleri hakkında bir şey bilmememize rağmen verilmektedir. Antikor testleriyle yapılan çalışmalar gösteriyor ki, sürü bağışıklığı veya yüzde 70’lik yaygın bağışıklık seviyesine, virüsün en yoğun etkilediği ülke ve bölgelerde bile ulaşılmamış.

3- Tüm nüfus içerisinde yeni vakaları test – takip – tecrit etmek için yeterli kapasitemiz yok. Kaldı ki, en az yüzde 50 veya daha fazla oranda  asemptomatik vaka var; bunlar da virüsü başkalarına aktaran sessiz taşıyıcılar konumunda.

4- Covid-19 ölümlerini önleyecek bir ilaç veya aşı şu anda mevcut değil.

5- Sadece akciğerler değil, kalp, böbrek ve muhtemelen henüz bilinmeyen başka doku hedefleri de bulunan sistemik bir hastalık olarak bu yeni virüs hakkında bilgimiz son derece az.

6- Covid-19’un yıllar/on yıllar ölçeğinde uzun vadeli sonuçlarının ne olduğuna ya da hamileler üzerindeki etkilerine dair bilgimiz yok.

7- Şu anda virüsün işlevsel biyolojisinin ve genetiğinin, kendi bulaşıcılığını ve/veya insan konağında hücre veya doku tahribatını azaltacak şekilde dönüştüğüne dair ortada sağlam bir kanıt yok.

Bu yedi madde kendi başına toplumsal hayatı ve işyerlerini bu koşullar altında yeniden açmanın, yanlış veya en kibar ifadeyle ‘erken’ olduğunu yeterince kanıtlamaktadır.

Özetle, bu yukarıdaki yedi noktayı çözmeden, yeniden normalleşmeye gitmek paraşüt deneyini paraşütsüz kategoride gerçekleştirmeye benziyor.

Şayet ihtiyat ilkesi bizi tatmin etmiyorsa veya kulağa “kamu sağlığı açısından aşırı korumacı” geliyorsa, belirsizlik yönetimine alternatif bir yaklaşım daha var: Niceliksel risk değerlendirmesi (quantitative risk assessment). Salgınlarda bu alternatif politika yararlıdır, ancak daha çok bilimsel risklerin daha net olarak ölçülebilir ve öngörülebilir olduğu durumlarda -ki Covid-19 salgınında şu an durum kesinlikle bu değil.

Bu arada ihtiyat ilkesini uygulayarak kamu ve gezegen sağlığını salgın politikalarında öncelikli kılmanın hiçbir sakıncası da yok. Nihayetinde, sağlık 1948’de ilan edilen Evrensel İnsan Hakları tarafından tanınan, “yeterli yaşama standardı hakkı”nın parçasıdır.

PEKİ YA EKONOMİYE ETKİLERİ NE OLACAK?

Elbette, ekonomi önemlidir; ancak bu noktada, “ekonomi ile tam olarak neyi kastediyoruz?”; “ne amaçlara hizmet eden, bedeli nasıl bir ekonomi?” sorularını da kendimize sormalıyız.

Aslında ekonomi ile sıklıkla kastedilen, doğa ve toplumun şuursuzca sömürüsüne zemin sağlayan ve artık savunulacak bir tarafı kalmamış gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) sonsuz büyümesi anlayışı. Bunun ötesine geçerek, gezegen toplumunun her bir üyesine adil yansıyacak ekonomik etkileri ve ölçütleri de göz önünde bulundurmamız gerekiyor.

Unutmayalım ki, “daha fazla, her zaman daha iyi” anlamına gelmez. Bizi varoluşsal riskler içeren bu noktaya ve salgın fırtınasına getiren tam da bu zihniyet olmuştur.

GSYİH ölçütünü, doğaya ve topluma maliyeti ne olursa olsun, şuursuzca beslemek, normalleşme için dayatmacı bir meşrulaştırma aracı olamaz. “Bırakınız yapsınlar” tavrı ile halk sağlığı sorumluluğunu vatandaşlara yıkmak ise hiç değil. Yakınlarını Covid-19 nedeniyle kaybetmiş insanlar herhalde bu noktada benimle hemfikirdirler.

Bunun da ötesinde, kontrolsüz kâr ve serveti sağlığın üzerinde tutanlara, feminist iktisatçı Marilyn Waring’in sözlerini hatırlatmakta fayda var: “GSYİH neredeyse her ülkenin ekonomisine en büyük katkıyı yapan yegâne ölçüt değil – her gün evlerde, ailelerde, gönüllülerce icra edilen ücretsiz emek de var – GSYİH, üstelik çevre gibi dışsal maliyetleri de hesaba katmıyor.”

Covid-19 sonrası dünyada, artık sadece sağlık sorunlarının GSYİH’e etkilerine değil, meselenin adalet boyutlarına, iktidar yüklü çerçevelere ve ekonomi alanında başvurulan ölçütlerin arka planına kafa yoran daha fazla iktisatçıya ihtiyacımız var.

POPÜLİST LİDERLERİN NORMALLEŞTİRME İÇİN RIZA ÜRETİM ARAÇLARI 

Normalleşmeye geçmek bu kadar yanlış bir seçimken, neoliberal hükümetler ve otoriter popülist liderler buna nasıl rıza sağlıyorlar?

Tüm dünyada normalleşmeye geçme yandaşı argümanlara bakarsanız, hepsinde ortak bir nokta bulacaksınız: Covid-19 kaynaklı ölümlerde azalma veya belli bir zaman diliminde sıfır ölüm sayısını tutturmaya dayalı bir argüman.

Fakat düşük ölüm oranlarının normalleşmeye gitmek için yeterli olduğunu öne sürmek bilimsel açıdan geçerli midir? 

Hayır. Bu popüler ölçüt, yani Covid-19 ölüm oranları, normalleşme tercihi yapan popülist hükümetler, otoriter liderler ve atanmış bilim ve teknoloji danışmanları tarafından sıklıkla dile getirilse de, bilimsel mantığında ciddi hatalar barındırıyor.

Covid-19 kaynaklı ölüm oranları birden fazla sebepten düşebilir. Bunların başında şunlar geliyor:

1- Sosyal mesafe ve karantinaların etkili oluşu

2- Virüsün evrilmesi ve bulaşıcılığını/öldürücülüğünü kaybetmeye başlaması

3- Aşı temelli bağışıklık ve/veya sürü bağışıklığı

4- Hastalığı atlatanlardan alınan antikorları taşıyan plazma tedavisi veya sağlıklı insanlarda pasif bağışıklık amaçlı koruyucu plazma tedavisi

5- Güvenli ve etkili ilaçlar ve Covid-19’a karşı benzer terapötik veya önleyici müdahaleler

2, 3, 4 veya 5. maddelerin yokluğunda, geriye sadece 1. madde kalıyor: Mevcut şartlarda, belli bir coğrafyada Covid-19 ölümlerindeki bir düşüş büyük ihtimalle sosyal mesafe ve benzeri uygulamaların sonucudur. Tabii bu ölüm rakamlarındaki düşüşün gerçekleri yansıttığı ve siyasi amaçlar uğruna düşük gösterilmediğini varsayarsak.

İlginçtir ki, Covid-19 ölüm oranlarındaki düşüşün birden fazla olan nedenleri ve çok yönlü analizi halka nadiren açıklanıyor, buna Kuzey Amerika da dahil. Bunun yerine, bir düşüş veya sıfır ölüm vakası görüldüğünde, sanki virüs gitmiş veya salgın kontrol altına alınmış ve kendini tekrarlamayacakmış – bu yüzden de işimize gücümüze dönmemiz için güvenli bir ortam varmış gibi sunuluyor.

Hayır, şu anda normale dönmemiz bu koşullar altında güvenli değildir.

Dahası, gezegen sağlığı ile GSYİH arasındaki bu sözde çatışma en kibar ifadeyle şüphelidir. Bu anlayışın, sağlığın temel bir insan hakkı oluşu zemininde sorgulanması gerekir. GSYİH uğruna doğanın şuursuzca sömürülmesi, bu hakkın üzerinde tutulamaz. Ekonomik büyüme ölçütüne daha geniş ve eleştirel bir çerçeveden bakabilen açık görüşlü iktisatçıları dikkate aldığımızda bu noktalar daha da netleşecektir.

Şu anda bildiklerimizi bakılırsa, virüsün gitmediğini, bulaşıcılığından veya öldürücülüğünden bir şey yitirmediğini görebiliriz. Sokağa çıkma yasaklarıyla ve evde kalarak virüsün çokça bulunduğu yerleri (örn. kalabalık ofisler, gibi) terk eden biz insanlarız. Bu açıdan, virüsün “geri geleceğini” söylemek yanlış bir mantık yürütme olur; doğrusu, normal yaşamımıza dönmek suretiyle biz insanlar “virüse geri gidiyoruz”. Bunu net bir şekilde anlamamız gerek.

Maalesef, Covid-19 kaynaklı ölüm vakalarındaki düşüş popülist hükümetler tarafından, yıkıcı bir salgın karşısında zaten travmatize olmuş ve kafası karışmış toplumlara normale dönmenin gerekçesi olarak sunuluyor.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Sadede gelelim. Bu ‘yeni normal’; kontrolsüz siyasi iktidarın, kârın ve servetin sağlığa tercih edildiği bir siyasaya rıza üretme işlevi gören bir göz bağıdır. Normalleşme, ne pahasına olursa olsun GSYİH ölçütünü tatmin etmek uğruna, aslında pekâlâ önlenebilir olan yeni ölümlere ve yeni salgın dalgalarına yol açacak. Sosyal adaletsizliğe bir de pandeminin eklenmesi, önümüzdeki 12 ay içerisinde çatışma riskini artırıyor.

Gezegenimizde aşağı yukarı her yerde benzer bir durum görülüyor; ancak her ülkenin veya bölgenin bu gelecek şoklarla başa çıkmak için farklı derecelerde direniş potansiyeli ve kolektif failliği var. Bütün bu güç ve direnç eksenleri ve bileşkeleri, Covid-19 sonrası gezegenimizin toplumsal, politik ve materyal coğrafyalarını ve değerlerini de şekillendirecek.

Salgın şu anda düşük ölüm sayısına bakarak kontrol altına alınmış gibi görünebilir, ancak gerçek şu ki, normalleşmeyle ve kalabalık ofisler ve işyerlerinde sosyal mesafenin gevşemesiyle ikinci ve ardıl dalgalar son derece muhtemel.

Sonsuza kadar evde kalmamız gerektiğini öne sürmüyorum, bunun da pek çok olumsuz etkisi olacaktır; örneğin, Covid-19 dışındaki hastalıklarda sağlık hizmetlerine erişimde zorluklar, fiziksel hareketsizlik, toplumsal akıl sağlığının kötüye gitmesi, gibi…

Onun yerine akılcı, sağlam ve uygulanabilir bir çıkış stratejisi için yukarıdaki sorunlara eğilen çözümlere yatırım yapmamız gerekiyor. 

Mesela, toplumun bağışıklık seviyesini anlayabilmek için acilen güvenilirliği yüksek antikor testleri geliştirmeye yatırım yapmamız gerekiyor. Bunun için de toplumun genelinde, semptomatik vakalarla sınırlanmamış yaygın test uygulaması elzem.

Bunun yanında hastalığı geçirenlerden alınan ve antikor içeren plazma ile pasif bağışıklığa da yatırım yapmamız gerekiyor. Sağlıklı bir insanın Covid-19’a yakalanmasını önlemek için gereken nekahet plazması dozu, kritik durumdaki hastaların tedavisi için gerekenden muhtemelen daha az olacaktır.

Virüsün genetiğinin ve işlevinin (bulaşıcılığının ve öldürücülüğünün) nasıl değiştiğine dair salgın araştırmaları, yeni vakaları ve ölüm sayılarındaki değişiklikleri daha derinlikli yorumlayabilmemiz için şarttır.

Covid-19 bize sağlığı ulusal sınırların ötesinde, ‘gezegen sağlığı’ anlayışıyla görmek, tanımlamak ve yeniden etik olarak inşa edebilmek için eşsiz imkânlar da sunuyor. Covid-19 salgınıyla kamu sağlığı kavramından gezegen sağlığı anlayışına geçiş yapıyoruz. Bu anlayış 21’inci yüzyılda bizi bekleyen başka salgın hastalıklarla ve ekolojik krizlerle başa çıkmamızda etkili olacak.

ÖZGÜR BASIN İÇİN KORUYUCU PLAZMA

Nekahet plazması seçeneği salgın zamanında özgür basını güçlendirmenin ve basın mensuplarının sağlıklarını korumanın da bir yolu olabilir. Nekahet plazmasının Covid-19’la mücadelede, hastaların tedavisi veya sağlıklı insanları koruma amaçlı kullanılması için ABD’de Johns Hopkins Üniversitesi’nde klinik testler yapılıyor. Bu klinik araştırmanın sonuçlarının önümüzdeki birkaç ay içinde açıklanması bekleniyor.

Bu araştırmaların sonuçlarına göre, sadece sağlık çalışanlarının değil, demokratik salgın yönetişimi ve güvenilir bilgiye erişim için vazgeçilmez olan gazetecilerin ve özgür basın mensuplarının da, aşı bulunana kadar önleyici bir ilaç ve geçici bir tedbir olarak pasif bağışıklığı değerlendirmeleri yaz aylarından itibaren mümkün olabilir.

Ancak, pasif veya doğal bağışıklığın süresi hakkında daha fazla bilgi sahibi olana kadar sosyal mesafeye dikkat etmeyi sürdürmeliyiz.

‘UZUN ŞİMDİ’ İÇİN BİR DAVET 

Şimdi küresel ölçekte toplumsal karmaşa ve değişim zamanındayız. Bu zamanlarda hangi değerlerin arkasında durduğumuz büyük önem taşıyor. Şu an hep birlikte bir ‘uzun şimdi’ anına odaklanarak, normalleşme yolundaki salgın politikalarımıza derinlemesine ve geniş bir çerçeveden bakma zamanı. Zira şimdi vereceğimiz kararlar salgının önümüzdeki 12 aydaki gidişatını, bunun da ötesinde, 21’inci yüzyılın gelecek kuşaklarının hayatlarını belirleyecek.

*Bu yazının orijinali Duvar English’te yayımlanmıştır. (Çeviri: Gürçim Yılmaz)

**Doğa ve sistem bilimci hekim