İngiliz düşünür John Gray: Bu kriz tarihte bir dönüm noktasıdır, liberalizm deneyi miadını doldurdu

Korona virüsünden sonra dünya, ‘normal’ olduğunu düşündüğümüz zamanlardan farklı olacak. Yaşamakta olduğumuz kriz, tarihte bir dönüm noktasıdır. Liberalizm deneyi miadını doldurdu. Artık devletler, eski dünya standartlarına kıyasla daha müdahaleci olacak.

Google Haberlere Abone ol

John Gray*

Issızlaşmış sokaklar tekrar dolacak ve ekranlardan yayılan ışıkla aydınlanan evlerimizden gönül rahatlığıyla dışarı çıkacağız. Buna karşın dünya, ‘normal’ olduğunu düşündüğümüz zamanlarda hayal ettiğimizden farklı olacak. Bu, istikrarlı bir dengede yaşanan geçici bir kopuş değil: Yaşamakta olduğumuz kriz, tarihte bir dönüm noktasıdır.

Küreselleşmenin zirve dönemi sona erdi. Dünya çapında üretim ve uzun tedarik zincirlerine dayalı bu ekonomik sistem, birbirine daha az bağlı olacak bir sisteme dönüşüyor. Sürekli bir hareketliliğin yönlendirdiği yaşam tarzı, durmaya yüz tutmuş bir hale geldi. Hayatlarımız fiziksel açıdan daha kısıtlı ve eskisinden daha sanal olacak. Daha parçalı, bazı açılardan şimdikinden daha dirençli olabilecek bir dünya ortaya çıkıyor.

ESKİNİN HAYALETLERİ, GELECEĞİN İMGELERİ

Bir zamanların heybetli İngiliz devleti hızla ve daha önce görülmemiş bir ölçekte yenileniyor. Hükümet, parlamentodan aldığı acil durum yetkileriyle, ekonomik tutuculuğu bir kenara bıraktı. Yıllar boyunca sürdürülen aptalca kemer sıkma politikalarıyla -tıpkı silahlı kuvvetler, polis teşkilatı, hapishaneler, itfaiye, bakım ve temizlik hizmetleri gibi- harap edilen NHS (ulusal sağlık sistemi) köşeye sıkışmış durumda. Her şeye rağmen, çalışanların asil özverileri sayesinde virüs kontrol altında tutulacak. Siyasi sistemimiz bozulmadan ayakta kalacak. Birçok ülke bu kadar şanslı olmayacak. Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler virüsü bastırmakla ekonomiyi çökertmek arasındaki dar bir geçitte mücadele yürütüyorlar. Birçoğu tökezleyip düşecek.

İlerlemeci düşünürlerin tutunduğu gelecek tahayyülüne göre, ‘gelecek’, yakın geçmişin mübalağalı bir versiyonudur. Bu düşüncenin onların bir tür akıl sağlığını korumasına yardım ettiğine şüphe yok. Bu düşünce aynı zamanda, şu anda en hayati özelliğimiz olan farklı yaşam biçimlerine uyum sağlama ve onu şekillendirme yeteneğimizi de zayıflatıyor. Şimdi önümüzdeki görev, küresel pazarın yıkıcı karmaşasına maruz kalan ekonomilerden daha dayanıklı ve daha insancıl biçimde yaşanabilecek ekonomiler ve toplumlar inşa etmektir.

Bu, küçük ölçekli bir yerelliğe geçiş yapmak anlamına gelmiyor. İnsan nüfusu, yerel bazda kendi kendine yeterliliğin sağlanamayacağı oranda kalabalık ve insanlığın büyük kısmı, daha uzak bir geçmişin küçük ve kapalı toplumlarına geri dönmeye hevesli değil. Buna karşın, son birkaç on yılda yaşanan hiper-küreselleşme de artık geri dönmeyecek. Virüs, 2008 mali krizinden sonra yamalı bohçaya dönen ekonomik sistemdeki ölümcül zaafları gün yüzüne çıkardı. Liberal kapitalizm iflas etti.

Liberalizm fiiliyatta, özgürlük ve tercihler hakkındaki tüm söylemleriyle, geleneksel sosyal uyum ve politik meşruiyet kaynaklarını lağvetme ve bunların yerine, yükselen maddi yaşam standartları vaadini koyma denemesiydi. Bu deney şimdi miadını doldurdu. Virüsü bastırmak yalnızca geçici olabilecek bir ‘hayatı durdurma’ kararını gerektiriyor ama ekonomi yeniden işlemeye başladığında, hükümetlerin küresel piyasayı frenlemek için hareket ettiği bir dünyada olacağız.

Dünyanın temel tıbbi malzeme ihtiyacının büyük kısmının Çin’de -ya da bir başka ‘tek’ ülkede- üretildiği bir durum hoş karşılanmayacaktır. Bu ve diğer hassas alanlardaki üretim faaliyetleri, ‘ulusal güvenlik’ meselesi olarak yeniden içeriye çekilecektir. İngiltere gibi bir ülkenin tarımı aşamalı biçimde ortadan kaldırabileceği ve gıda için ithalata bağlı olacağı fikri, ‘saçmalık’ - ki hep öyleydi- olarak görülüp reddedilecek. Havayolu endüstrisi, insanlar daha az yolculuk yapacağı için küçülecek. Daha katı sınırlar, küresel manzaranın kalıcı bir özelliği haline gelecek. Dar bir ekonomik verimlilik hedefiyse artık hükümetler için uygulanabilir olmaktan çıkacaktır.

Soru şu ki, toplumun temeli haline gelen yükselen maddi yaşam standartlarının yerini ne alacak? Çevreci düşünürlerin verdiği cevaplardan biri, John Stuart Mill’in 1848 tarihli ‘Principles of Political Economy (Politik Ekonominin İlkeleri)' adlı kitabında ‘durağan devlet ekonomisi’ diye adlandırdığı şeydir. Buna göre, üretimin ve tüketimin genişletilmesi artık baskın bir hedef değildir ve insan sayısındaki artış dizginlenecektir. Bugünkü çoğu liberalin aksine Mill, aşırı nüfus tehlikesinin farkına varmıştı. İnsanlarla dolu bir dünyanın, bitkisel atıkların ve yaban hayatının yok olduğu bir dünya haline geleceğini yazmıştı. Aynı zamanda, merkezi planlamanın tehlikelerinin de farkındaydı. Durağın bir devlet, rekabetin teşvik edildiği bir pazar ekonomisi yaratabilirdi. Teknolojik yenilikler, yaşama sanatındaki gelişmelerle birlikte devam edebilirdi.

Bu, birçok yönden bu çekici bir vizyon ama aynı zamanda da gerçek dışı. Tıpkı elimizde virüse karşı savaşacak hiçbir şey olmadığı gibi, büyümeye son verebilecek bir dünya otoritesi de mevcut değil. Yakın zamanda Gordon Brown tarafından tekrarlanan ilerici mantra’nın** aksine, küresel sorunların her zaman küresel çözümleri bulunmaz. Jeopolitik bölünmeler, dünya hükümeti benzeri bir yapının oluşmasını olanaksız hale getirir. Şayet böyle bir şey olsaydı bile, var olan devletler onu kontrol etmek için birbirleriyle yarışırdı. Bu krizin tarihte benzeri görülmemiş bir uluslararası işbirliğiyle çözülebileceği inancı da, en saf haliyle büyüsel bir düşüncedir.

RADİKAL DEĞİŞİMLER ARTIK KAPIMIZDA

Tabii ki ekonomik genişleme süresiz biçimde sürdürülebilir değil. Öncelikle, iklim değişikliğini daha da kötüleştirebilir ve gezegeni bir çöplüğe çevirebilir. Bununla birlikte, son derece eşitsiz yaşam standartlarıyla, hâlâ artmakta olan insan nüfusuyla ve jeopolitik rekabetlerin yoğunlaşmasıyla, sıfır büyüme de sürdürülemez. Eğer bir gün büyümenin sınırları kabul edilirse, bunun nedeni hükümetlerin vatandaşlarını korumayı en önemli amaçları haline getirmesi olacaktır. İster demokratik ister otoriter olsun, bu Hobbesyen*** sınavı geçemeyen devletler başarısızlığa mahkûmdur.

Küresel salgın, jeopolitik değişimi birdenbire hızlandırdı. Petrol fiyatlarındaki çöküşle birlikte virüsün İran’daki kontrolsüz yayılışı, var olan teokratik rejimi istikrarsız hale getirebilir. Gelirlerin düşmesiyle birlikte Suudi Arabistan da risk altında. Şüphesiz, pek insan her iki devletin de arkasından 'uğurlar olsun' diyeyecektir. Fakat Körfez’de gerçekleşecek bir ekonomik erimenin uzun bir karmaşa döneminden başka bir şey üretmeyeceğine kesin gözüyle bakılabilir. Ekonomik çeşitlendirme hakkında yıllardır söylenenlere rağmen, bu rejimler hâlâ petrolün rehinesi durumunda ve fiyatlar biraz düzelse dahi, küresel çapta işlerin kapanmasının ekonomik darbesi yıkıcı olacak.

Buna karşılık, Doğu Asya’nın ilerleyişi tartışmasız biçimde devam edecek. Şu ana dek salgına karşı en başarılı tepkiler Tayvan, Güney Kore ve Singapur’da verildi. Bu başarıda, kişisel özerklikten çok kolektif refaha odaklanan kültürel geleneklerinin rol oynamadığına inanmak zor. Ayrıca bu ülkeler, minimal devlet tapımına da direndi. Birçok Batılı ülkeye kıyasla küreselleşmeden kopuşa daha iyi uyum sağlamaları bir sürpriz olmayacaktır.

Çin’in konumu ise daha karmaşık. Paylaşılmayan kayıtlar ve şeffaflıktan uzak istatistikler göz önünde bulundurulduğunda, salgın sırasındaki performansını değerlendirmek zor. Çin, kesinlikle herhangi bir demokrasinin taklit edebileceği ya da taklit etmesi gereken bir model değil. İngiltere'de Ulusal Sağlık Sistemi’nin açtığı yeni NHS Nightingale Hastanesi’nin de bizlere gösterdiği üzere, iki hafta içinde hastane inşa edebilenler yalnızca otoriter sistemler değil. Çin’in hayatı durdurma sürecinin insani maliyetini tam olarak hiç kimse tam olarak bilmiyor. Yine de, Şi Jinping rejimi salgından faydalanmış gibi görünüyor. Virüs, gözetim devletini genişletmek ve daha da güçlü bir siyasi kontrol sağlamak için kendisine bir bahane sağladı. Şi, krizi boşa harcamak yerine, bunu ülkenin etki alanını genişletmek amacıyla kullanıyor. Çin, İtalya gibi sıkıntı içindeki ulusal hükümetlere yardım eli uzatarak, kendisini AB’nin pozisyonuna yerleştiriyor. Ulaştırdığı maskelerin ve test kitlerinin çoğunun sorunlu olduğu kanıtlanmış olsa da, gerçekler Pekin’in propaganda kampanyasını boşa çıkaramamış gibi görünüyor.

AB, krize, temel zayıflığını ifşa ederek yanıt verdi. Kanaat önderleri tarafından, egemenlik kadar küçümsenen çok az fikir olmuştur. Egemenlik pratikte, şu an Birleşik Krallık ve diğer ülkelerde yürürlükte olan gibi, kapsamlı, eşgüdümlü ve esnek bir acil durum planını uygulama kapasitesinin göstergesidir. Şu ana dek alınmış olan tedbirler, 2. Dünya Savaşı’nda uygulanan herhangi bir önlemden daha büyük. Bugünkü tedbirler aynı zamanda, en önemli yönleriyle düşünüldüğünde, o dönemde yapılanların tam tersi. 2. Dünya Savaşı sırasında Britanya nüfusu geçmişte görülmediği kadar seferber edilmiş ve işsizlik dramatik oranda düşmüştü. Bugünse, temel hizmetlerde çalışanların haricinde, İngiltere’nin işçileri evlerine gönderildi. Eğer salgın daha aylar boyunca sürerse, işlerin durması, ekonominin daha geniş bir ölçekte toplumsallaştırılmasını gerektirecektir.

AB’NİN SARSILAN İTİBARI VE PUSUDA BEKLEYENLER

AB’nin çökmüş neoliberal yapılarının böyle bir şeyi yapıp yapamayacağı şüpheli. Şu ana dek dokunulmaz kurallar, Avrupa Merkez Bankası’nın tahvil alım programı ve sanayiye devlet yardımına karşı kısıtlamaları hafifletmesiyle yıkılmış oldu. Fakat Almanya ve Hollanda gibi kuzey Avrupa ülkelerinin mali yükü paylaşmaya direniş göstermesi, -Yunanistan gibi yıkılamayacak kadar büyük ama kurtarması da muhtemelen çok maliyetli olan- İtalya’nın kurtarılmasının yolunu tıkayabilir. İtalya Başbakanı Giuseppe Conte'nin mart ayında söylediği gibi: "Avrupa bu benzeri görülmemiş zorluğu atlatamazsa, Avrupa yapısının tamamı halkın gözünde varoluş nedenini yitirir." Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuciç ise daha dobra ve gerçekçi konuştu: "Avrupa dayanışması diye bir şey yok... Bu sadece bir masaldı. Bu zor durumda bize yardımcı olabilecek yegâne ülke Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Geri kalanlara, hiçbir şey sunmadıkları için teşekkürler.”

AB’nin temel kusuru, bir devletin koruyucu işlevlerini yerine getirememesidir. Euro bölgesinin parçalanması, sıklıkla öngörülmesine rağmen, düşünülemez gibi görünüyor. Yine de bugün yüz yüze kaldıkları zorluklar karşısında Avrupa kurumlarının parçalanması fikri gerçekdışı görünmüyor. Hâlihazırda serbest dolaşım kaldırıldı. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son aylarda göçmenlerin sınırlarından geçmesine izin verme tehdidiyle AB’ye şantaj yapması ve Suriye’nin İdlib eyaletindeki final oyunu, yüz binlerce, hatta milyonlarca mültecinin Avrupa’ya kaçmasına neden olabilir. (‘Sosyal mesafe’ denen şeyin devasa, aşırı kalabalık ve hijyensiz mülteci kamplarında ne anlama gelebileceğini tahayyül etmek zor.) İşlevsizleşen euro üzerindeki baskıyla eşzamanlı olacak yeni bir göçmen krizi öldürücü olabilir.

Eğer AB hayatta kalırsa, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun son yıllarındaki haline, yani, iktidar başka yerler tarafından uygulanırken varlığını nesiller boyunca sürdüren bir hayalete benzeyebilir. Hayati derecede zaruri kararlar zaten ulus devletler tarafından alınıyor. Siyasi merkez artık öncü bir güç olmadığı ve solun büyük kısmı başarısız Avrupa projesine bağlı kaldığı için, birçok hükümet aşırı sağın hâkimiyetine geçecektir.

AB üzerinde giderek artan bir etki de Rusya’dan gelecek. Putin, Suudilerle Mart 2020'deki petrol fiyatlarındaki çöküşü tetikleyen mücadelede, daha güçlü eli oynayan taraftı. Suudiler için mali durumunu denkleştirme seviyesi -kamu hizmetleri için ödemeleri yapmak ve borcu ödeyebilir durumda kalmak için gereken fiyat- varil başına 80 dolar civarındayken, Rusya için bunun yarısından daha azı yeterli olabilir.

Putin, aynı zamanda, Rusya’nın bir enerji gücü olarak konumunu sağlamlaştırıyor. Baltık üzerinden geçen Kuzey Akım sınır ötesi boru hatları, Avrupa’ya güvenli biçimde doğalgaz tedarik edilmesini garanti altına alıyor. Buna ek olarak, Avrupa’yı Rusya’ya bağımlı hale getiriyor ve Rusya'nın enerjiyi siyasi bir silah olarak kullanmasına olanak sağlıyorlar. Avrupa’nın Balkanlaşmasıyla Rusya da nüfuz alanını genişletmeye hazır görünüyor. Tıpkı Çin gibi, o da bocalayan AB’nin yerini almak için İtalya’ya doktorlar ve tıbbi ekipmanlar gönderiyor.

DÜNYA YENİ BİR YÖNE DOĞRU İLERLERKEN

ABD’de ise Donald Trump, ekonomiyi yeniden su yüzüne çıkarmayı virüsü kontrol altına almaktan daha önemli buluyor. 1929 benzeri bir borsa çöküşü ve 1930’larda olduğundan daha kötü orandaki işsizlik seviyeleri, başkanlığı için varoluşsal bir tehdit oluşturabilir. St. Louis’deki Federal Rezerv Bankası’nın CEO’su James Bullard, Amerika’daki işsizlik oranının yüzde 30 ile Büyük Buhran’dakinden daha yüksek bir seviyeye ulaşabileceğini dile getirdi. Öte yandan, ABD’nin ademi merkeziyetçi yönetim sistemiyle, yıkıcı derecede pahalı bir sağlık sistemi ve on milyonlarca sigortasız insan, birçoğu yaşlı ve bakıma muhtaç olan devasa bir hapishane nüfusu, çok sayıda evsiz insan ve aynı oranda büyük bir ‘opioid’ (reçeteli-reçetesiz uyuşturucu ilaçların genel ismi/ç.n.) salgınıyla boğuşan şehirler söz konusuyken, ekonomiyi kısmen işler hale getirmek bile virüsün daha yıkıcı etkilerle kontrolsüz bir şekilde yayılması anlamına gelebilir. (Bu riski göze alma konusunda Trump yalnız değil. İsveç şu ana kadar diğer ülkelerde yürürlükte olan tecrit gibi bir önlemi hayata geçirmedi.)

İngiltere’deki ekonomik programın aksine, Trump’ın 2 trilyon dolarlık teşvik paketi, büyük oranda başka bir kurumsal kurtarma niteliğinde. Ancak anketlere inanılacak olursa, artan sayıda Amerikalı, Trump’ın salgını ele alış biçimini onaylıyor. Peki, ya Trump bu felaketten Amerikalı çoğunluğun desteğiyle çıkarsa ne olacak?

Trump iktidarı elinde tutsa da tutmasa da, ABD’nin dünyadaki konumu geri dönüşü olmayan bir şekilde değişti. Hızlı bir şekilde çözülmekte olan şey yalnızca son on yılların aşırı küreselleşmesi değil, aynı zamanda 2. Dünya Savaşı’nın sonunda inşa edilen küresel düzendir. Hayali bir dengeyi bozan virüs, uzun yıllardan beri devam eden bir parçalanma sürecini hızlandırmış oldu.

YAŞAM TARZIMIZDA KALICI DEĞİŞİKLİKLER YAPMAMIZ GEREKECEK

Chicagolu tarihçi William H McNeill, ‘Plagues and Peoples’ (Salgınlar ve İnsanlar) adlı ufuk açısı yazısında şunları söylüyor:

“Şimdiye kadar bilinmeyen bir bazı parazitik organizmanın alışık olduğu ekolojik sistemden dışarı çıkması ve artık dünyanın belirgin bir özelliği haline gelen yoğun insan popülasyonlarını yeni ve rastgele bir biçimde yıkıcı ölüm oranlarına maruz bırakması her zaman mümkündür.”

Covid-19’un doğal ortamından nasıl kaçtığı henüz bilinmiyor; fakat Wuhan’da vahşi hayvanların satıldığı ‘hayvan pazarlarının’ bir rol oynamış olabileceğinden şüpheleniliyor. 1976 yılında, Mcneill’in kitabı ilk kez yayımlandığında, egzotik türlerin yaşam alanları bugünkü kadar büyük bir yıkıma uğratılmamıştı. Küreselleşme ilerledikçe bulaşıcı hastalıkların yayılma riski de artıyor. 1918-20'deki İspanyol gribi, henüz toplu hava taşımacılığının olmadığı bir dünyada küresel bir salgın haline gelmişti. Salgınların tarihçiler tarafından nasıl anlaşıldığını yorumlayan McNeill şunları gözlemlemişti: “Zaman zaman patlak veren bulaşıcı hastalıklar, diğerleri gibi tarihçiler için de, normda yaşanan ani ve öngörülemeyen kesintiler olarak, tarihsel izahatların ötesine geçemeden kalmıştır." Daha sonra yapılan birçok çalışma da benzer sonuçlara varmıştır.

Yine de, salgınların tarihin ayrılmaz bir parçası olmaktan çok, kısa süreli bir kesinti olduğu fikri devam ediyor. Bunun arka planında, insanların artık doğal dünyanın bir parçası olmadığı ve biyosferin geri kalanından ayrı ve özerk bir ekosistem oluşturabileceği inancı yatıyor. Covid-19 ise onlara bunu yapamayacaklarını söylüyor. Kendimizi bu salgına karşı yalnızca bilimi kullanarak savunabiliriz. Kitlesel antikor testleri ve bir aşı, hayati önem taşıyacak. Bununla birlikte, gelecekte daha savunmasız kalmamak için yaşam tarzımızda kalıcı değişiklikler yapmamız gerekecek.

Gündelik yaşamın dokusu daha şimdiden değişti. Kırılganlık duygusu her yere hakim oldu. Titrediğini hisseden yalnızca toplum değil. İnsanın dünyadaki konumu da titriyor. İnternette viral olan görüntüler, insanların yokluğunu farklı biçimlerde gözler önüne seriyor. Kuzey İtalya’nın kasabalarında yaban domuzları dolaşırken, Tayland’daki Lopburi’de turistler tarafından beslenen maymun çeteleri artık sokaklarda birbiriyle savaşıyor. Virüs nedeniyle boşalan şehirlerde, insanlık harici güzellik ve yaşam için şiddetli bir mücadele ortaya çıktı.

NE KADAR ADAPTE OLACAĞIZ?

Kimi yorumcuların da belirttiği üzere, JG Ballard kurgusunda öngörülen türden bir kıyamet sonrası gelecek şimdiki gerçeğimiz haline geldi. Ancak bu ‘kıyamet’in neleri ortaya çıkardığını anlamak çok önemli. Ballard için, insan toplumları her an devrilebilecek sahne dekorlarıydı. İnsan doğasında yerleşik gibi görünen normlar, siz tiyatrodan ayrıldığınızda ortadan kayboluyordu. Ballard’ın 1940’larda Şanghay’da henüz bir çocukken yaşadığı deneyimlerin en üzücü olanı, birçok mahkûmun başkalarına karşı davranışlarında sadık ve nazik olduğu esir kamplarında yaşanmamıştı. Becerikli ve gözü pek bir çocuk olan Ballard, orada geçirdiği zamanın büyük kısmından keyif almıştı. Bana anlattığına göre, acımasız bencilliğin ve sebepsiz zulmün en kötü örneklerine, savaş sona erip kamp çöktüğünde tanık olmuştu.

Öğrendiği ders, bunların kıyametle ilgili olaylar olmadığıydı. Genelde bir ‘kıyamet’ olarak tanımlanan şey, tarihin normal seyridir. Birçoğu ardında kalıcı travmalar bırakır. Ne var ki insan denen hayvan bu karışıklıklar tarafından ezilemeyecek kadar sağlam ve çok yönlüdür. Hayat eskisinden farklı olsa da devam eder. Yaşadığımızı Ballard’a özgü bir anmış gibi algılayanlar, tasvir ettiği aşırı koşullar altında insanların nasıl uyum sağladığını ve hatta bundan tatmin olduğunu fark etmemişler.

Teknoloji, var olan uç koşullara uyum sağlamamıza yardımcı olacak. Fiziksel hareketlilik, faaliyetlerimizin birçoğunun sanal ortama kayması nedeniyle azalabilir. Ofisler, okullar, üniversiteler, genel cerrahi ameliyatları ve diğer iş sahalarının kalıcı biçimde değişmesi de muhtemel görünüyor. Salgın sırasında kurulan sanal topluluklar, insanların birbirlerini daha önce hiç olmadığı kadar iyi tanımalarını sağladı.

HERKES 'SECOND LIFE'A GÖÇ EDEBİLİR

Salgın yavaşlarken kutlamalar yapılacak ama enfeksiyon tehdidinin tamamen sona ereceği net bir nokta olmayabilir. Birçok kişi [bilgisayar oyunu] ‘Second Life’ gibi bir sanal dünyaya, insanların buluştukları, alışveriş yaptıkları ve istedikleri bedeni ve dünyayı seçerek birbirleriyle etkileşime girdikleri çevrimiçi ortamlara göç edebilir. Diğer adaptasyonlar ise ahlakçı insanlar için rahatsızlık verici olabilir. Büyük olasılıkla çevrimiçi pornografide bir patlama yaşanacak ve çoğu internet buluşması, hiçbir zaman gerçek bir buluşmaya dönüşmeyecek erotik bir ilişki barındıracak. Artırılmış gerçeklik teknolojisi, sanal ortamda bedensel buluşmaları taklit etmek amacıyla kullanılabilir ve sanal cinsellik yakında yeni ‘normal’ haline gelebilir. Bunun iyi hayata giden bir yol olup olmadığı, sorulması gereken en faydalı soru olmayabilir. Sanal dünya, savaş ya da doğal afetler nedeniyle zarar görebilen veya yok edilebilen bir altyapı üzerine kuruludur. İnternet, salgınların geçmişte neden olduğu tecritlerden kaçınmamıza olanak sağlar. Bununla birlikte, insanoğlunun ölümlü bedeninden kurtulmasına ya da ilerlemenin beklenmedik etkilerinden kaçınmasına olanak sağlayamaz.

Virüsün bize söylediği şey ilerlemenin yalnızca tersine çevrilebilir olduğu değil -ilerlemecilerin bile kavradığı bir gerçek bu-, aynı zamanda ilerlemenin kendi kendine zarar verebildiği. En bariz örneği vermek gerekirse, küreselleşme bazı büyük faydalar sağladı ve milyonlarca insan yoksulluktan kurtuldu. Şimdiyse bu başarı tehdit altında. Küreselleşme, aynı zamanda, şu anda yaşanmakta olan küreselleşmeden kopuşun da yaratcısıdır.

ULUS DEVLET YENİDEN ÖNEMLİ BİR GÜCE DÖNÜŞÜYOR

Sürekli olarak yükselecek bir yaşam standardı beklentisi azalırken, başka otorite ve meşruiyet kaynakları yeniden ortaya çıkıyor. Liberal ya da sosyalist olsun, ilerlemeci akıl, ulusal kimliğe karşı yoğun bir nefret duyar. Tarihte, bunun nasıl da kötüye kullanılabileceğini gösteren bol miktarda örnek vardır. Buna karşın, ulus devlet giderek, büyük ölçekli eylemlere yön veren en önemli güç haline geliyor. Virüsle başa çıkabilmek, evrensel insanlık uğruna seferber edilmeyecek bir kolektif çabayı gerektiriyor.

Tıpkı büyüme gibi altruizmin (özgecilik) de bir sınırı var. Krizin en kötü aşaması bitmeden önce olağanüstü fedakârlık örneklerine tanık olacağız. İngiltere’de yarım milyonu aşkın güçlü bir gönüllü ordusu NHS’ye (Ulusal Sağlık Sistemi’ne) yardımcı olmak için kaydoldu. Öte yandan, bunu aşmamıza yardım etmesi için yalnızca insanların anlayışına güvenmek akıllıca olmaz. Yabancılara iyilik öyle kıymetli ki, karneye bağlanmalı.

ÖZGÜRLÜKLERDEN RIZAYA DAYALI FERAGAT... 

Koruyucu devletin devreye girdiği yer de işte burası. Özünde, İngiliz devleti daima Hobbes yanlısı olmuştur. Barış ve güçlü bir hükümet her şeyden önce gelmiştir. Bu Hobbes yanlısı devlet aynı zamanda, özellikle ulusal çaptaki acil durumlarda, büyük ölçüde rızaya dayalı olmuştur. Tehlikeden korunmak, özgürlükleri hükümet müdahalesine tabi kılmıştır.

Salgın zirve yaptığında, insanların özgürlüklerinin ne kadarını geri isteyecekleri henüz yanıtlanmamış bir soru. İnsanlar, sosyalizmin dayatılmış dayanışmasını pek beğenmese de, sağlıklarının daha fazla güvende olması için bir biyo-gözetim rejimini memnuniyetle kabul edebilirler. Kendimizi bu çukurdan çıkarmak, daha az değil, daha fazla ve son derece yaratıcı türden bir devlet müdahalesini gerektirecek. Hükümetler, bilimsel araştırma ve teknolojik yenilik ihtiyaçlarını yerine getirmek için çok daha fazla şey yapmak zorunda kalacaklar. Devlet illa ki daha büyük olmasa bile, etkisi daha yaygın hale gelecek ve eski dünya standartlarına kıyasla daha müdahaleci olacak. Post-liberal dönem sonrası hükümet, öngörülebilir gelecek için bir norm haline gelecek.

Liberal toplumların en temel değerleri, ancak ve ancak bu toplumların zaaflarının teslim edilmesiyle korunabilir. Bu değerler, adaletin yanı sıra bireysel özgürlüğü de içerir; ki bu da, kendi başına değerli olmasının yanı sıra hükümet üzerinde gerekli bir denetim sağlar. Fakat kişisel özerkliğin insanın en derininde yatan ihtiyaç olduğuna inananlar, psikolojiye dair bir cehaleti de ele verir. Güvenlik ve aidiyet, neredeyse herkes için aynı derecede, sık sık da daha fazla önem taşır. İşin gerçeği, liberalizm, bu gerçeğin sistematik bir inkârıydı.

Karantinanın avantajlarından biri, yeni baştan düşünmek için kullanılabilmesi. Önümüzdeki görev, zihnimizi karmaşadan arındırmak ve değişmiş bir dünyada nasıl yaşayacağımızı düşünmek. Ön cephede görev almayan bizler için, bu şu an için yeterli olmalı.

*Kapitalizm ve neo-liberalizme karşı eleştirileriyle tanınan İngiliz siyasi düşünür ve akademisyen.

**Mantra; sürekli tekrarlandığında ruhani güçlerin uyandırılmasını sağladığına inanılan kutsal söz. (ç.n)

***Thomas Hobbes, (5 Nisan 1588 - 4 Aralık 1679) İngiliz bir felsefecidir. 1651 tarihinde yayınlanan Leviathan adlı eseri, batı siyaset felsefesinin izleyeceği yolu çizmiş ve başucu eseri haline gelmiştir. Thomas Hobbes, var olan her şeyin fizik madde olduğunu ve her şeyin maddenin hareketiyle açıklanabileceğini öne sürmüştür. Belli bir sınıfa alınması güç bir filozof olan Thomas Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume gibi bir ampiriktir ve onlara benzemeksizin matematik yöntemin hayranıdır. (ç.n)

Makalenin orijinali, New Statesman dergisinde yayımlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)