Teknoloji, antik animistik inançları canlandırdı

Geleneksel toplumsal yaşamda büyük bir değişim yaşanıyor. İnsanlar nesnelere şaşırtıcı bir kolaylıkla bağlanabiliyor veya kendilerini adayabiliyor. Bu durum teknolojinin gelişmişlik düzeyinden değil, insanların yalnızlık hissini azaltan her şeye kolayca bağlanabilmesinden kaynaklanıyor.

Stephen T. Asma

Alexa “İyi günler” diyerek hava durumuyla ilgili sorumu cevapladığında hemen “Sana da” dedim, ardından boşluğa bakakaldım ve biraz utandım. Aynı zamanda, yerleri temizleyen robot süpürge koridordan geçerken ona aniden ve teşvik edici bir sesle “Robbie” diye bağırırken buldum kendimi. Ve geçtiğimiz gün Kaliforniya-Berkeley’de, kaldırımda beklerken, bir grup dört tekerlekli ve sevimli KiwiBot’un orada toplandığına tanık oldum; bunlar kendi başına hareket eden yemek siparişi dağıtım robotlarıydı ve trafik ışığının yeşile dönmesi için bekliyorlardı. Aramızdan bazıları içgüdüsel olarak bir köpek ya da bir bebek karşısında kullanabileceğimiz oyuncu bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Uslu bir çocuk musun bakalım?”

Geleneksel sosyal yaşamda büyük bir değişime tanık oluyoruz; ancak bunun nedeni her an çevrimiçi olmamız, teknolojinin bilinçli hale gelmesi ya da aramızda Spike Jonze’un ‘Her’ (2013) adlı filmindeki Samantha gibi bir yapay zekâya âşık olan insanların olması değil. Aksine, insanların bilinçsiz nesnelere veya cansız şeylere şaşırtıcı kolaylıkla bağlanabilir, bağlantı kurabilir ve kendilerini adayabilir olduğunu görüyoruz. Sosyal duygularımız artık konuşan bir yazılımı olmayan veya Amazon’un Alexa, Apple’ın Siri veya IBM’in Watson’ı gibi konuşabilen aygıtlar tarafından ele geçiriliyor ve bunu zahmetsiz, konforlu ve tatmin edici buluyoruz.

YALNIZLIĞIMIZ ANİMİZM’İ HAYATA DÖNDÜRÜYOR

Yapay zekânın empati becerimizi ve duygusal karmaşıklığımızı ortaya çıkarmak için ihtiyaç duyduğu insan benzeri simülasyonun gelişmişlik düzeyi, gülünç derecede düşüktür. 2008 yılında Japonya’da yapılan bir araştırma, bir bakımevinin yaşlı sakinlerinin, ‘Paro’ adlı ilkel bir oyuncağa benzeyen tedavi aracıyla hızlı ve dikkate değer bir şekilde sosyal etkileşime girdiklerini ortaya koydu. Yaşlılar, robot aracılığıyla artan bir fiziksel ve duygusal uyarılma yaşadı; Paro ile eş güdümlü olarak birbirleriyle olan sosyal etkileşimleri de arttı. Yapılan testler, robotun piyasaya sürülmesinden sonra yaşlıların hayati organlarının strese verdiği tepkilerin iyileştiğini gösterdi.

2018 yılında Almanya’daki Max Planck Akıllı Sistemler Enstitüsü’nde yapılan bir çalışmada, araştırmacılar insanlara ‘yumuşak ve sıcak’ biçimde sarılan robotlar imal ettikleri zaman, insanların robota karşı güven ve sevgi duyduklarını ve hatta robot tarafından ‘anlaşıldıklarını’ hissettiklerini söylediler. Asıl mesele, robotların ikna edici derecede ‘sahte kişilikler’ olması ve bundan ötürü onlarla iletişime geçiyor oluşumuz değil. Mesele insanların, en ufak sosyal bağlantıya muhtaç olmaları. Aslında hepimiz, Tom Hanks’in ‘Cast Away’ (2000) adlı filmde ‘Wilson’ adını verdiği bir voleybol topuyla derin bir bağ kurduğu karakterden birkaç milimetre uzaktayız.

Son zamanlarda bilim, sosyal bağlara ilişkin duyguları anlamaya başladı ve bence bu, ‘samimiymiş gibi’ görünen şeylere bağlanmamızın neden bu kadar kolay olduğunu anlamamıza da yardımcı oluyor. Önemseme ya da bağlanma duyguları, başka bir kişiyle vakit geçirdiğinizde beyinde salgılanan ‘oksitosin’ ve ‘endorfin’ hormonlarının bir işlevidir ve karşılıklı olduğunda ve diğer kişi de bunu hissettiğinde olabilecek en iyi şey gerçekleşir. Hayvanlar da aynı beyin kimyası sürecine sahip oldukları için bizimle bağ kurarlar. Bununla birlikte bu sistem, diğer kişi bunu hissetmediğinde ve hatta diğer kişi bir ‘insan’ olmadığında bile iyi çalışır. Yani, size bağlanamayan şeylerle de bağ kurabilirsiniz. Duygularımız pek ayrımcı değildir ve yalnızlık hissini azaltan her şeye kolayca bağlanabiliriz. Ancak, bence teknolojiyle olan ilişkimizi anlamada ikinci bir önemli bileşen söz konusu.

Bu tür aygıtların çoğalması kesin biçimde antropomorfizm** eğilimimizi arttırıyor ve birçok saygın düşünür, küçük makineler, yazılımlar ve arayüzlerle insanlık dışı bir ‘yapay yakınlık’ içine girmemizin yeni ve tehlikeli bir olgu olduğunu öne sürüyor. Saygılarımı sunarak bu fikre katılmadığımı ifade etmek istiyorum. Şu anda yaşanan şey aslında yeni bir olgu değil ve ‘sıradan’ yabancılaşmadan daha ilgi çekici. İnsanın en eski kavrayış biçimine geri dönüyoruz ve bu, dünyayı görmenin en eski ve bilim öncesi yolu: Animizm.

ANİMİZM VARLIĞINI ASLA YİTİRMEDİ

Birkaç yıl boyunca orada yaşarken keşfettiğim kadarıyla, Animistik inançlar Güneydoğu ve Doğu Asya’da yaşayan insanların gündelik yaşamlarında belirleyici güce sahip. Kamboçya’da ‘neak ta’ diye adlandırılan yerel ruhlar neredeyse her çiftlik, ev, nehir, yol ve büyük ağaçta yaşamakta. Tayland halkı bu ruhları genellikle ‘phii’ şeklinde adlandırır ve Birmanya’da onlara ‘nats’ deniyor. Bir Tayland restoranını ziyaret ettiğinizde, bir kasanın ya da mutfak girişinin hemen yanında, büyük ihtimalle çiçek, meyve ve hatta bir kadeh içki gibi hediyelerle süslenmiş bir ‘ruh evi’ olduğunu fark edersiniz. Bu hediyeler yalnızca ‘neak ta’ veya ‘phii’yi memnun etmek için değil, aynı zamanda yaramaz ruhları mini-ruh evlerinden kovalamak veya dikkatlerini başka şeylere çekmek için tasarlanmıştır; bu sayede gerçek evlerini hastalık ve şanssızlıklardan korurlar. Animizm hiçbir zaman tam anlamıyla modern inançlar içinde yer almamıştır ve bu inanışın Hayao Miyazaki’nin Japon filmlerindeki tasvirini görmek mümkün.

Benim Alexa’yla olan ilişkim gibi, animistler de kendi ruhlarına karşı aynı bakış açısına sahipler. İçki kadehinin müteşekkir bir ruh tarafından gerçekten de içilmediğinin ayrımındalar (çünkü ertesi gün hâlâ orada duruyordur) ama yine de nazikçe hediye ederler.

Animizm inancı Asya ve Afrika’da güçlüdür ama aslında dünyanın her yerinde, daha geleneksel olan resmi dinlerin yüzeyinin hemen altında varlığını sürdürür. Gerçek sayılara ve coğrafi yayılıma bakıldığında, doğanın ruhlarına duyulan inanç tek tanrıcılığı ezip geçer; çünkü tek tanrıcılar bile alttan alta animisttir. New Orleans’ta ‘Voodoo’ ve ‘Hoodoo’*** kültürleri içinde biraz zaman geçirdiğinizde, Animizmin Katoliklik gibi ana akım dinlerle birlikte gayet canlı ve onlarla iç içe olduğunu görürsünüz.

‘Animizm’ kelimesi ilk kez İngiliz antropolog Edward Burnett Tylor (1832-1917) tarafından insan dinlerinin erken dönemde ortaya çıkan ‘ilkel’ bir aşamasını tanımlamak amacıyla kullanıldı ve Taylor, neticede, daha sonraları ‘Eksen Çağı tek tanrıcılığı’ olarak adlandırılan ve yerine ‘Deizm’ dediğimiz şeyin ikame edildiği bir aşamaya ulaştığını sözlerine ekliyordu. Günümüzde, antropologlar halk dinleri çok çeşitli olduğu için animizm teriminin kullanışlı olup olmadığını tartışıyorlar ama yine de iki temel özellik tüm animizm biçimlerini tasvir ediyor: İlki, ‘nesnelerin’, doğal nesneler ve eserlerin (hatta coğrafi bölgelerin) aracısı (ing. agent) ve hatta ‘kişiliği’ olduğuna dair inanç; ve ikincisi, doğanın baştan başa her yerinde farklı amaçlara (teleolojiye) sahip olduğuna dair inanç. Animizm, dünyada yalnızca bir kısmı insan olan birçok ‘kişi’ olduğu görüşüne bağlıdır.

KÜÇÜMSENEN BİR KAVRAYIŞ BİÇİMİNE YENİDEN BAKIŞ

Sigmund Freud (1856-1939), Totem ve Tabu (1919) adlı eserinde ‘ruhların ve şeytanların ilkel insanın duygusal dürtülerinin göstergelerinden’ başka bir şey olmadığını yazarken, animizmle ilgili bilindik küçümsemeleri dile getiriyordu. Buna karşın, ben, David Hume’un (1711-76), hepimizin, hatta laik hümanistler ve bilime adanmış insanların bile biraz animizm eğilimli olduğuna ilişkin daha cömert içeriğe sahip görüşünü açmak istiyorum: “İnsanlık içerisinde, tüm varlıkları kendileri gibi kavrama ve aşina oldukları ve yakından bildikleri nitelikleri her nesneye aktarma doğrultusunda evrensel bir eğilim mevcuttur.”

Animizm, bir kavrayış biçimi olarak, bir inanç dizgesi anlamına gelmez. Bana göre hepimiz doğuştan animistiz ve Batılı gelişmiş ülkelerde yaşayan bizler, bu kavrayış biçimini, dünyanın mekanik bir görünümü lehine yavaş yavaş indirgemeyi öğreniyoruz. Yerlilerin doğaya ilişkin yaklaşımları ‘cahilce’ ya da ‘çocuksu’ diye adlandırılır; zira doğa hakkında düşünürken ‘aracılara’ ve (örneğin, ‘çam ağacı çalı bülbülü için vardır’ veya ‘nehir intikam istiyor’ gibi) ‘amaçlara’ başvururlar. Buna karşın, kimi filozoflar ve psikologlar, animist düşüncenin, doğada var olan ama mekanik yaklaşımların ıskaladığı ince ekolojik ilişkilerin büyük parçasını ortaya çıkardığına dikkat çekerek, bu tür yaklaşımlara karşı çıkıyorlar.

Şayet animist düşünce çocuksu ve cahilceyse, neden yerli halklar kendi doğal yaşam alanlarında hayatta kalmak ve gelişmekte daha iyiler? Animizm türlerinden bazıları (farklı kültürlere/ç.n) uyarlanabilir ve hayatta kalmamıza yardımcı olur, çünkü dikkatimizi ekolojik bağlantılara yoğunlaştırırlar; fakat aynı zamanda sosyal zekâmızı da diğer aracıları öngörmek ve bunlara yanıt vermek üzere eğitirler. Eğer kişisel dünyanız diğer aracılarla doluysa –ve tamamı da kendi arzuları ve hedefleri için yarışıyorsa-, o zaman birçok rakip hedefin var olduğu sosyal bir alanda kendi hedeflerinizi organize etmek, değerlendirmek ve bir strateji kurgulamak için çok fazla vakit harcarsınız.

Sözün özü, bu yeni ‘teknolojik animizm’ hiç de faydalı olmayabilir. Aslında, gerçekten de bir robottan ‘yardım almıyor’ olabilirim ve robot bana ‘yardım etmiyor’ olabilir ama yine de onunla bağ kuruyormuş gibi davranmak, empati becerilerimizi gerçekten gerekli olan durumlar için canlı ve hazır tutar. Teknolojik ilişkilere kapılmamız bir yalnızlık salgını yaratmaz. Aslında yalnızlığa karşı bir yanıt niteliğindedir. Yalnızlık salgınının asıl nedenleri dijital egemenlikten çok daha önce başlamıştı. Yeni tip animizmimiz – animizm / versiyon 2.0-, gerçek insanlarla bağ kurma, farklı bakış açıları kazanma ve empati kurma bağlamında sosyal duygularımızı ve becerilerimizi yeterince sağlıklı tutmak için bizlere yardımcı olabilir. Bu teknoloji animizmi, aslında bizleri insanlıktan uzaklaştırmaktan ziyade ‘insanlığımızı’ koruyabilir.

*Animizm ya da ‘canlandırmacılık’ (Latince, ‘Anima’, ruh, hayvan hayatının ilkesinden anlamına gelir): 1. Doğanın bir bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden görüş. 2. Doğal olaylar, hayvanlar ya da doğada var olan başka nesnelere bir ruh ithaf ederek bunlara tapınma temeline dayanan din anlayışı.

**Antropomorfizm ya da ‘insan biçimcilik’, insanî vasıfların başka bir varlığa atfedilmesidir. Hayvanlar, cansız varlıklar, doğa güçleri, çok ve tek tanrılı dinlerdeki tanrılar, melekler, şeytanlar, cinler ve daha başka kavramlar da Antropomorfizm’in konusu olabilir.

***Güney Carolina’daki Lowcountry’de, Lowcountry Voodoo adıyla da bilinen Hoodoo inanışı, bir takım Batı Afrika manevi geleneği ve inancından geliştirilen geleneksel bir Afro-Amerikan inancıdır. Hoodoo, Yeni Dünya’da köleleştirilen Afrikalılar tarafından yaratılan ve çeşitli Afrika dini uygulamalarının bir karışımıdır.

Yazının aslı Aeon sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)