Faşistlerin arasında kızıl kalmak: Yuvarlansa da kafalar, ruh yine de zorlar devleti

Tarih sahiden bir Tanrı gibi kendisine havale edilen gündemi yargılayabilme hakkına sahip mi? Sovyetler Birliği için Nazi Almanya'sında faaliyet gösteren 'Kızıl Orkestra'nın' kilit ismi Schulze-Boysen'in infaz edilmeden önce yazdığı şiirin devamında söylediği gibi: “İlmik ve bıçak ağzı / son yargı değildir. / Ve bugünün yargıçları da / Kıyamet Günü'nün yargıcı değildir!”
(Harro) Schulze-Boysen

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

Hüzün ile neşe, umut ile karanlık, savaş ile barış bazen çok ince çizgilerle birbirlerinden ayrılıyor. 1945 yılının baharında, Nazi Almanya’sının başkenti Berlin’e Sovyet askerleri ayak bastığında şüphesiz bu çizgi iyiden iyiye bulanıklaşmıştı. Bir yanda kaybedilen milyonların acısı, bir taraftaysa faşist vahşetin ezilmesinde yatan mutluluk… Hatta o günlerde, birbirinden farklı ülkelerde, farklı koşullarda yaşayan pek çok insan, kazanılan zaferi ‘savaşları bitirecek savaş’ olarak görmeye bile başlamıştır… Bugün omuz üstünden geçmişe bir bakış attığımızda ‘naif’ bulunabilecek bu fikir, her ne olursa olsun dönemin çift başlı hislerini de oldukça iyi anlatmaktadır.

İşte tam da böylesi ikilemlerin, karşıtlıkların tüm gezegende solunduğu günlerde, 1945 yazında, Nazi istihbaratı Gestapo’nun karargahında bir şiir bulunur. İki numaralı hücrede saklanmış dizelerin bir kısmı şöyle diyor: “Ölmek zorundaysak bile, / şunu biliyoruz: / Tohum taşır meyveyi. / Ve yuvarlanırsa kafalar / Ruh yine de zorlar devleti.”

Libertas Boysen.

Metinin kendisi kadar altında taşıdığı isim de ilginçtir: “(Harro) Schulze-Boysen, Kasım-1942”. Bu kişi, Nazilerin Havacılık Bakanlığı’nda üst düzeylerde görev almış, fakat Sovyetler Birliği’nin istihbaratı için çalıştığı için infaz edilmiş bir ajandır. Harro Schulze-Boysen, Sovyetler Birliği için Nazi Almanya’sında faaliyet gösteren ‘Kızıl Orkestra’nın’ kilit ismidir. Öyle ki bu grup, Almanya’nın Sovyet’e yönelik saldırı planlarını Moskova’ya öncesinden belirtmiştir. Orkestranın çoğu üyesi, Schulze-Boysen ile aynı kaderi paylaşacaktır. Fakat bu isimleri basit bir şekilde ‘ajan’ olarak adlandırmak yetersiz kalır. Üstelik geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren ‘ajan’ pek de hoş duran bir tanım değil. James Bond’un tüm aklama çabalarına rağmen CIA’nin bu anlamdaki ‘katkısını’ görmezden gelemeyiz… Bu nedenle biz, aksiyon filmini andıran hikayeleri değil, ölümün yakınlığını bile bile savaşmış tohumlardan bazılarını hatırlamaya çalışalım.

Kurt Schumacher

İkinci Dünya Savaşını okurken Almanya’yı sadece bir avuç Nazi’den ibaret görmek, ülkede daha farklı dünya idealleri için canlarını verenlere saygısızlık olacaktır. Bu isimler de herkes kadar Almanya’dandır. Mesela heykeltıraş Kurt Schumacher’in siyah beyaz fotoğraflarını karıştırdığımızda kasketinde gamalı haç, boynunda kimi rütbelerle bir Nazi askeriyle karşılaşırız. Oysa bu kişi Alman Komünist Partisi için çalışmış, pek çok kişiyi toplama kamplarından kaçırmış, komünist istihbaratçıları saklamış ve askere alındıktan sonra da korsan bildiriler yazıp dağıtarak bıçak sırtında yaşamış bir direnişçidir. Üstelik Schumacher, yakalandıktan sonra sadece fiziki yaşamını değil, sanatsal yaşamını da kaybeder. Çoğu eserinin bulunduğu atölyesi kendisi gibi katledilir…

Elisabeth Schumacher

Peki Kurt Schumacher tüm bunları tek başına mı başarmıştır? Elbette hayır. Harro Schulze-Boysen’in eşi Libertas gibi, o da eşi Elisabeth ile birlikte Kızıl Orkestra’nın içindedir. Üstelik yarı Yahudi bir aileden gelen Elisabeth için yaşam ve direniş bir adım daha zorlu olsa gerek. Buna karşın Yahudilerin toplama kampına götürülüşlerini engellemek adına büyük çabalar gösterir. Eğer onun çabaları olmasa, uzun yıllar Sovyetler’de kalmış Albert Hossler’in paraşütle Nazi Almanya’sına gelmesi ve buradan Moskova’ya bilgi akışını sürdürmesi mümkün olabilir miydi ki?

Tabii bir de faşizmin gölgelediği sokaklarda bir hayalet gibi savaşanlar vardır. Burada da Herbert-Marianne Baum ikilisini görüyoruz. Yahudi ailelerden gelen bu çift, antikomünist propaganda sergisini kundakladıktan sonra yakalanır. Herbert maruz kaldıkları işkencelerden sonra yaşamı yitirir, Marianne da çok geçmeden toplama kampında katledilir. Bu sonun geleceğini bilmelerine karşın, komünist partinin yeraltı örgütünde çoğunluğu Yahudilerden oluşan ekipler kurarlar. Berlin’in karanlık günlerinde sokaklarda gezen korsan komünist bildirilerde onların parmakları, onların cesaretleri vardır.

Herbert Baum.

Baum’ların ateşe verdiği serginin adı, bizzat Joseph Goebbels tarafından ‘Sovyet Cenneti’ olarak belirlenir. Asıl amaç, Nazi Almanya’sının Sovyet işgalini meşrulaştırma çabasıdır. Buna karşı Alman gazeteci ve komünist direnişçi John Graudenz bir ‘karşıt kampanya’ düzenler. Berlin’in mahallelerine duvarları süsleyecek olan şöyle bir parodi tanıtım afişi hazırlar: “Daimi Sergi: Nazi Cenneti! – Savaş, Açlık, Yalan, Gestapo. Nereye Kadar?” Onun da sonu, diğer pek çok direnişçi gibi olur, gerçekleri haykıran bir infaz…

Marianne Baum.

Peki ne kaldı onlardan geriye? Bir pula yapılan baskı, bir sokağa verilen isim, bir parka dikilen heykel mi? Bir toplumun, bir kimseye olan vefası resmi olarak böyle okunuyor. Oysa heykeller kolayca dikilip yıkılır şeylerdir, pullarsa bir çırpıda tedavülden kalkabilir, sokaklar ya da köprüler deseniz fark etmeden tanınmaz olmuyor mu? Eğer tarihe vefa böyle samimiyetsizce gösterilecekse, varsın isimler süslemesin bir yerleri. Savaşın barış olduğu günlerde insanlık için savaşmanın onuru hem onlara hem de tarihe yeter de artar.

Belki son olarak şu ‘tarih’ meselesini açmalı. Tarih sahiden bir Tanrı gibi kendisine havale edilen gündemi yargılayabilme hakkına sahip mi? Yoksa bu sadece devrimcilerin yüreğine su serpen bir özdeyiş mi? Bugüne kadar nice zalim ya Tanrı’ya ya tarihe, ya da her ikisine aynı anda havale edilmiştir. Kiminin defteri bir şekilde dürüldüyse de nicesi tek bir hesap vermeden yok olup gitmiştir. Oysa tarihin asıl gücü, ertesi güne bıraktığı mirastır. Kimi zaman kendini gizleyip değişse de bu miras karanlığa karşı umudu, acıya karşı sevinci, vahşete karşı insanlığı, savaşa karşı barışı bir diğer güne taşıdıkça yargılama devam edecektir. Bu ‘geleceğe fazla güven’ değil, aksine bugüne duyulan inançtır. Tıpkı Schulze-Boysen’in infaz edilmeden önce yazdığı şiirin devamında söylediği gibi: “İlmik ve bıçak ağzı / son yargı değildir. / Ve bugünün yargıçları da / Kıyamet Günü’nün yargıcı değildir!”

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler

Kızıl Ordu: Zaferi Besteleyenler – Mithat Fabian Sönmez (https://www.evrensel.net/haber/279549/kizil-orkestra-zaferi-besteleyenler)
https://www.evrensel.net/yazi/71287/kizil-orkestra
https://www.gdw-berlin.de/vertiefung/biografien/personenverzeichnis/biografie/view-bio/kurt-schumacher/?no_cache=1
https://www.geni.com/people/Harro-Schulze-Boysen/6000000020759082916
https://www.gdw-berlin.de/en/recess/biographies/index_of_persons/biographie/view-bio/harro-schulze-boysen/?no_cache=1