Arundhati Roy: Delhi’deki şiddet bizim koronavirüs versiyonumuz

İhtiyacımız olan şey, popüler olmamayı göze alan insanlar. Kendilerini tehlikeye atmaya hazır insanlar. Gerçeği ifade etmeye hazır olanlar. Cesur gazeteciler bunu yapabilir ve daha önce de yaptılar. Cesur avukatlar bunu yapabilir ve daha önce de yaptılar.

Arundhati Roy’un geçtiğimiz pazar günü Delhi’deki bir toplantıda yaptığı konuşmanın metnidir.

Arundhati Roy

Sevgili dostlar, yoldaşlar ve yazar arkadaşlarım,

Bugün toplandığımız yer, dört gün önce iktidar partisi üyeleri tarafından yapılan konuşmalarla ateşlenen, polis tarafından (saldırganlara/ç.n.) aktif kılavuzluk hizmeti ve yardım sunulan, gece gündüz demeksizin kitlesel internet medyası tarafından desteklenen ve mahkemelerin kendi yolları üzerine çıkmayacağı inancıyla rahatça hareket eden faşist çetelerin, kuzeydoğu Delhi’deki işçi sınıfının yaşadığı Müslümanlara silahlı saldırılar düzenlediği bölgeden kısa bir otobüs yolculuğu mesafede.

Bir süredir havada saldırıların alametleri belirmişti; bu nedenle insanlar biraz da olsa hazırlanmışlardı ve kendilerini savundular. Marketler, dükkânlar, evler, camiler ve araçlar yakıldı. Sokaklar taş ve enkazla dolu. Hastaneler yaralılar ve ölmek üzere olan insanlarla dolu. Morglar hem Müslüman hem de Hindu halktan, bir polis ve İstihbarat Bürosu’nun genç bir çalışanı da dahil olmak üzere ölülerle dolu. Evet. Her iki taraftan da insanlar, kendilerinin böylesi korkunç bir vahşetin yanı sıra inanılmaz bir cesaret ve nezaket duygusuna sahip olduklarını gösterdiler.

FAŞİST DEVLETİN HİMAYESİNDE BİR KAMPANYA

Bununla birlikte, burada bir eşdeğerlik söz konusu olamaz. Bunların hiçbiri, saldırının artık apaçık faşist olan bu devletin organları tarafından desteklenen ve “Jai Shri Ram”* sloganı atan lümpen çeteleri tarafından başlatıldığı gerçeğini değiştirmez. Bu sloganlara rağmen, insanlar hâlâ yaşananları bir Hindu-Müslüman ‘çatışması’ diye nitelendirmek istemiyorlar. Bu durum, faşistler ve anti-faşistler arasında devam eden ve Müslümanların, faşistlerin ‘düşmanları’ arasında ilk sırada bulunduğu savaşın bir tezahürüdür. Bir ‘ayaklanma’ ya da ‘danga’ (Hint dilinde ‘isyan’) veya ‘sol’a karşı ‘sağ’ hatta ‘doğru’ya karşı ‘yanlış’ diye adlandırmak tehlikeli ve olayları muğlaklaştırıcı bir yaklaşım olur.

Hepimiz, polisin göstericilere destek verdiği ve bazen kundaklama olaylarına katıldığı videoları gördük. Tıpkı 15 Aralık günü Jamia Millia Islamia Üniversitesi’nin kütüphanesini tarumar ettiklerinde yaptıkları gibi, mobese kameralarını parçaladıklarına şahit olduk. Yan yana yığdıkları yaralı Müslüman erkekleri milli marş söylemeye zorlarken onları dövdüklerini gördük. Oradaki genç adamlardan birinin öldüğünü biliyoruz. Tüm bu ölü, yaralı ve harap haldeki Müslüman ve Hindular, kendisi 18 yıl önce çok daha büyük ölçekteki bir katliamın haftalar boyunca devam ettiği bir devlette işlerin başında olmaya yabancı olmayan ve tartışmasız bir faşist olan Başbakan Narendra Modi liderliğindeki rejimin kurbanlarıdır.

Önümüzdeki yıllarda, bilerek çıkarılmış bu yangının anatomisi incelenecek. Fakat bölgesel ayrıntılar yalnızca tarihsel bir kaydın konusu olacak; çünkü sosyal medyada körüklenen nefret dolu söylentilere dayanan dalgalanmalar dışa doğru yayılmaya başladı ve bu rüzgârda şimdiden daha fazla kan kokusu alabiliyoruz. Kuzey Delhi’de daha fazla cinayet yaşanmasa da, dün (29 Şubat günü) Delhi merkezinde saldırılara zemin hazırlayan sloganlar atan kalabalıklar gördük: “Desh ke Gaddaron ko, Goli maaron saalon ko!” (Yıllardır ülkeye ihanet edenleri vurun!/ç.n.)

Yalnızca birkaç gün önce, Delhi Yüksek Mahkemesi Hakimi, Yargıç Muralidharan, aynı sözleri daha önce seçim sloganı olarak kullanan (iktidar partisi/ç.n.) BJP’nin milletvekilliği seçimi eski adayı Kapil Mishra’ya karşı hiçbir eylemde bulunmaması nedeniyle, Delhi Polisi’ne karşı öfkeliydi. 26 Şubat gecesi, hakime, Pencap Yüksek Mahkemesi’ndeki yeni görevine başlaması için gece yarısı emri verildi (sürgüne gönderildi/ç.n). Kapil Mishra aynı sloganı atarak tekrar sokaklara döndü. Artık bir sonraki duyuruya kadar bu sloganı kullanılabilir. Hakimlerle dalga geçilmesi ve onlara karşı oyunlar oynanması yeni bir şey değil. Yargıç Loya hakkındaki eski hikayeyi de biliyoruz. Ancak 2002 yılında Gujarat eyaletinde Naroda Patiya kentinde 96 Müslümanı öldürmekten suçlu bulunan Babu Bajrangi’nin hikayesini unutmuş olabiliriz. YouTube’da kayıtlı sözlerini bir dinleyin: Narendra Bhai’nin hakimleri ayarlaması suretiyle onu nasıl hapisten çıkardığını size anlatacaktır.

İKTİDAR UĞRUNA ATEŞE VERİLEN BİR ÜLKE

Seçimler öncesinde buna benzer katliamlar beklemeyi öğrendik; bu, seçmenleri kutuplaştırmak ve seçim bölgelerinde safları sıklaştırmak için uygulanan barbarca bir seçim kampanyası türü haline geldi. Buna karşın, Delhi katliamı, BJP-RSS’nin (RSS, iktidar partisinin sivil örgütlenme aygıtıdır/ç.n.) seçimde küçük düşürücü bir yenilgiye uğramasından yalnızca birkaç gün sonra gerçekleşti. Bu, Delhi’ye verilen bir ceza ve yakında Bihar’da düzenlenecek olan seçimler için bir uyarı.

Kayıtlarda her şey mevcut. Herkesin görmesi ve duyması için her şey mevcuttur; Kapil Mishra, Parvesh Verma, Birlik Bakanı Anurag Thakur, Uttar Predesh eyaleti Başbakanı Yogi Adityanath, İçişleri Bakanı Amit Şah ve hatta Başbakan’ın kendisinin kışkırtıcı konuşmaları bile kayıtlarda var. Ve buna rağmen her şey ters yüz edildi; Hindistan’ın tamamı kesinlikle barışçıl biçimde, Vatandaşlık Yasası Değişikliği’ni (CAA) protesto etmek için neredeyse 75 gündür sokaklarda olan çoğu kadın ve çoğu -ama tamamı değil- Müslüman on binlerce protestocunun kurbanıymış gibi lanse ediliyor.

Müslüman olmayan azınlıklar için vatandaşlığa geçişte hızlı bir yol sunan CAA, açık biçimde anayasaya aykırı ve Müslüman karşıtı bir düzenleme. Ulusal Nüfus Kaydı (NPR) ve Ulusal Vatandaşlık Kaydı (NRC) ile birleştiğinde, yalnızca Müslümanları değil, bugün “Hainleri Vurun!” sloganını atanlar da dahil olmak üzere, gerekli belgelere sahip olmayan yüz milyon Hintlinin yasadışı ilan edilmesi, yerlerinden edilmesi ve cezalandırılması amaçlanıyor.

‘Vatandaşlık’ denilen şey sorgulandığında, çocuklarınızın hakları, oy hakkınız, mülkiyet haklarınız gibi diğer her şey de sorgulanır. Hannah Arendt’in söylediği gibi, “Vatandaşlık, size, haklara sahip olma hakkı verir.” Bunun böyle olmadığını düşünen herkes, lütfen dikkatini Assam’a çevirsin ve aralarında Hindular, Müslümanlar, Dalitler ve Adivasilerin bulunduğu iki milyon kişiye neler olduğunu görsün. Daha şimdiden kabileler ve Meghalaya eyaletindeki kabile dışı nüfus arasında sorunlar yaşanmaya başladı. Shillong’da sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Eyalet sınırları yerel halktan olmayanlara kapatıldı.

YENİ YASA TÜM KITADA SORUN ÇIKARACAK

NPR – NRC-CAA’nın yegâne hedefi, yalnızca Hindistan’da değil, tüm alt kıtadaki nüfusu istikrarsızlaştırmak ve bölmektir. Şayet gerçekten varlarsa, Hindistan’ın şu anki İçişleri Bakanı’nın Bangladeşli ‘termitler’ dediği bu milyonlarca hayalet insan gözaltı merkezlerinde tutulamaz ve sınır dışı edilemez. Bu hükümet, böylesi bir terminolojiyi kullanarak ve bu kadar saçma, şeytani bir plan düşünerek, Yeni Delhi’den yayılan bu bağnazca tepki nedeniyle aslında Bangladeş, Pakistan ve Afganistan’da yaşayan on milyonlarca Hindu’yu da tehlikeye atıyor…

Sonunda nereye geldiğimize bir bakın.

1947 yılında, mevcut yöneticilerimiz dışında hemen hemen herkes uğruna savaşan sömürge yönetiminden bağımsızlığımızı kazandık. O zamandan beridir kast karşıtı mücadeleler, anti-kapitalist mücadeleler, feminist mücadeleler gibi her türlü toplumsal hareket bugüne kadar süren yolculuğumuza damgasını vurdu.

1960’larda yankılanan devrim çağrısı, zenginliğin yeniden dağıtılması ve egemen sınıfın devrilmesi için dile getirilen bir adalet talebiydi.

1990’lara gelindiğinde, Hindistan’ın en zengin insanlarından 63’ünün, 1.2 milyar insanın payına düşenden yıllık bütçe harcamasından daha fazla servete sahip olduğu yeni bir Hindistan’ın inşasında, ikincil derecede hasar olarak görülen milyonlarca insanın kendi topraklarından ve köylerinden sürgün edilmesine karşı savaşmak zorunda bırakıldık.

Şimdiyse, bu ülkeyi kurmakla ilgisi bile olmayan insanlardan, vatandaş olarak haklarımız için yalvarmak zorunda bırakılıyoruz. Ve bizler yalvardığımız sırada, devletin (halk için hizmet veren/ç.n.) korumasını geri çekmesini, polisin toplumsallaşmasını, yargıya kademeli biçimde görevinden el çektirilmesini, eziyeti huzur ve huzuru eziyet gibi yanıtsan tamamen zıt yönlü medya yayınlarını izliyoruz.

HEPİMİZİ HASTA ETTİLER

Bugün itibariyle, Jammu ve Keşmir’in anayasaya aykırı biçimde özerk statüsünün kaldırılmasının üzerinden 210 gün geçti. Üç eski başbakan da dahil olmak üzere, binlerce Keşmirli hapishanelerde tutulmaya devam ediyor. Yedi milyon insan sanal bilgi kuşatması altında yaşıyor ve bu, insan haklarının kitlesel biçimde ihlal edilişi açısından yeni bir uygulama demek. 26 Şubat günü Delhi sokakları, Srinagar’ın sokaklarına benziyordu. O gün, Keşmirli çocuklar yedi aydan beridir ilk kez okula gitti. Ama etrafınızdaki her şey yavaş yavaş boğulurken okula gitmek ne anlama gelir ki?

Anayasa uyarınca yönetilmeyen ve kurumlarının hepsinin altı oyulmuş bir demokrasi, ancak çoğunlukçu bir devlet haline gelebilir. Anayasaya bir bütün olarak ya da kısmen katılır ya da katılmazsınız ama bu hükümetin yaptığı üzere onu yok saymak, demokrasiyi tamamen ortadan kaldırmak demektir. Belki de amaçları budur. Bu, bizim korona virüsü versiyonumuz. Hepimiz hastayız.

Ufukta görünen bir yardım yok. Arabulucu bir yabancı ülke yok. Birleşmiş Milletler yok.

Ve seçimleri kazanmak niyetinde olan hiçbir siyasi parti ahlaki bir tutum sergilemeyecek ya da sergileyemeyecek. Çünkü aktarım hatlarında yangın var. Sistem başarısızlığa uğruyor.

İhtiyacımız olan şey, popüler olmamayı göze alan insanlar. Kendilerini tehlikeye atmaya hazır insanlar. Gerçeği ifade etmeye hazır olanlar. Cesur gazeteciler bunu yapabilir ve daha önce de yaptılar. Cesur avukatlar bunu yapabilir ve daha önce de yaptılar. Ve sanatçılar; güzel, parlak, cesur yazarlar, şairler, müzisyenler, ressamlar ve film yapımcıları da bunu yapabilirler. Çünkü güzellik bizden yana. Tüm güzellikler bizimle birlikte.

Yapacak işlerimiz ve kazanacağımız bir dünya var.

*Jai Shri Ram: Hindu milliyetçilerinin “Tanrı Rama’ya Selam Olsun” anlamına gelen ve faşist eğilimi yansıtan sloganı /ç.n.

(Çeviren: Tarkan Tufan)

Kaynak: https://amp.scroll.in/article/954805/arundhati-roy-on-delhi-violence-this-is-our-version-of-the-coronavirus-we-are-sick?__twitter_impression=true