Medya patronunun rehin alınan kızı, karşı tarafa geçince...

1970'ler ABD'sinde şüpheli bir şekilde ses getiren bu oldukça küçük ve kısa ömürlü hareket, bir kaçırma eylemiyle herkesin dikkatini çekti. SLA, önce ABD'nin en büyük medya tekellerinden olan Randolph Hearst'ün kızı Patty'i kaçırdı. Daha sonra aileden fidye olarak yoksullara milyonlarca dolarlık gıda dağıtılmasını istedi. Asıl sansasyon ise, rehine Patty'nin haftalar sonra elinde otomatik silahla poz vererek SLA'ya katılması olacaktı. İşte ardında yüzlerce teori bırakmış Patty'nin hikayesi...

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

Geçmişte varolmuş siyasi hareketlerin çoğu, oldukça yanlış bir şekilde de olsa ‘sözelciler’ tarafından kurulup yönetilmiş gibi duruyor. Fakat şaşırtıcı bir şekilde, ABD’de bir grup gencin kurduğu ‘şehir gerillası örgütü’, kendisine daha ‘sayısal’ bir ismi uygun görmüş: Simbiyonez Kurtuluş Ordusu (SLA). Simbiyoz, canlılar arasındaki ortak yaşamı kapsayan ilişki türünü tanımlamak için kullanılan bir terim. Sıkı belgesel takipçilerinin bildiği üzere, doğadaki farklı canlı türleri birbirleriyle uyum içinde aynı yaşamı paylaşabilir. Öküzlere musallat olan böceklerle beslenen kuşlar ve bu durumdan gayet memnun olan öküzler gibi. Sloganları da yine dikkat çekici: “Halkın yaşamını yiyip bitiren faşist böceğe ölüm!”

Fakat bu grup, kullandıkları metaforlarla ön plana çıkmadı. 1970’ler ABD’sinde şüpheli bir şekilde ses getiren bu oldukça küçük ve kısa ömürlü hareket, bir kaçırma eylemiyle herkesin dikkatini çekti. SLA, önce ABD’nin en büyük medya tekellerinden Randolph Hearst’ün kızı Patty’i kaçırdı. Daha sonra aileden fidye olarak yoksullara milyonlarca dolarlık gıda dağıtılmasını istedi. Asıl sansasyon ise, rehine Patty’nin haftalar sonra elinde otomatik silahla poz vererek SLA’ya katılması olacaktı. İşte ardında yüzlerce teori bırakmış Patty’nin hikayesi…

Önce kabaca SLA’dan bahsetmek gerekirse, örgütün Latin Amerika’daki -başta Tupamarolar olmak üzere- şehir gerillalarından etkinlendiğini söylemek gerekiyor. Bununla birlikte ülkedeki sağa kaymanın getirdiği karanlık atmosfer ve siyasallaşan üniversiteli gençlerin varlığı da SLA’nın kuruluşunda etkili olur. Kaliforniya, Berkeley merkezli bu hareket, Donald DeFreeze’in cezaevinden kaçışıyla 1973 yılında somutlaşıyor. Bir militan ve Afrikalı Amerikalı olan DeFreeze örgütün lideri olsa da hareketin içinde beyazlar da bulunuyor. Siyasi hatlarına dair yüklü bir külliyatları olmasa bile SLA’nın kurtuluş mücadelesinin, Regis Debray’ın tezlerinden etkilendiğini söyleyebiliriz. Daha farklı bir hatta sahip olsa da SLA’da siyah militan hareketin izlerini de rahatlıkla görebiliyoruz. Fakat tüm bu ideolojik arka planı yırtıp atmamızı sağlayabilecek bazı tezler de var. SLA’nın o dönem güçlenen solu itibarsızlaştırmak için devlet ve istihbarat ile ilişkili olabileceğini savunanların sayısı hiç de az değil. Nitekim ilk eylemleri de bu şüpheyi güçlendiriyor.

SLA

Kuruluşunu ilan eden silahlı ya da silahsız her hareket için ilk eylemler hem sembolik hem de propaganda açısından oldukça önemlidir. Fakat SLA, “ilk eylemler büyük ve ses getirici olur” kaidesine bir istisna olarak kendini yazdırıyor. Çünkü örgüt, öğrencileri fişlediği gerekçesiyle bir siyah okul müdürünü öldürerek işe başlıyor. Kurbanın kendi yaşadığı bölgedeki ilk siyah okul müdürü olması bir tarafa, saldırının anlamsızlığı SLA’nın daha en baştan Berkeley solu tarafından şiddetli eleştirilmesine neden olur. O dönemde Berkeley, öğrenci yerleşimi olması dolayısıyla da ABD için ciddi anlamda radikal sayılabilecek bir sola ev sahipliği yapmaktadır. “Bula bula bu kişiyi mi buldunuz saldırmak için” diyerek SLA’yı eleştirenler de bu öğrencilerdir. Tabii bir de kurbanın her ne olursa olsun siyah oluşu, o dönemde ırkçılık konusunda oldukça hassas olan ABD solu içinde SLA’nın daha da marjinalize olmasına neden oldu.

Tabii bunda şaşılacak bir şey yok. İlk eylem oldukça şüphe uyandırıcı. Belki kimilerinin dediği gibi SLA gerçekten de ‘çete ile silahlı örgüt arasında’ bir yerdedir. Biz konumuza, yani düzenledikleri ikinci eyleme gelelim. SLA bu sefer daha farklı bir eyleme girişir ve ABD’nin en büyük medya devlerinden Randolph Hearst’ün 19 yaşındaki kızı, Particia (Patty) Hearst’ü rehin alır. Nişanlısıyla birlikte kaldığı evden kaçırıldıktan sonra aileye, “Anne, baba, ben otomatik silahlarla donanmış savaşçı birliğiyleyim” ifadeleriyle başlayan bir ses kaydı ulaşır.

Baba, gazetecilerin karşısına çıktığında SLA’nın açıklamasını okur. Örgüt tüm yazdıkları metinlerin anaakım medyada boy boy basılmasını şart koşar. Kaçırılmanın ardından ailenin en büyük korkusu, SLA’nın cezaevindeki arkadaşlarıyla ‘esir değiş tokuşu’ talep etmesidir, zira bu devlet açısından imkansızdır. Fakat şoku henüz atlatılamamışken örgütten gelen bir sonraki mesaj çok daha sansasyoneldir. Radyoda canlı olarak tam haliyle okunan bildiriye göre, Patricia’nın babası, Kaliforniya’daki yoksullara milyonlarca dolarlık gıda yardımı yapacaktır. “Duyduk ki Bay Hearst kızını kurtarmak istiyormuş. Biz halkın tüm çocuklarını kurtarmak istiyoruz” denilen bildiriye göre, ABD’nin en zengin ailelerinden Hearstler her salı, çarşamba ve pazar günleri, haftalarca sürecek bir gıda yardımı kampanyasına başlayacaktır. Halk süpermarketlere gidecek, sebze ve günlük gıdaların en iyi kalitede olanlarına sahip olacaktır. Tabii medya devinin veresiye defterine yazılmak üzere!

Fakat gıda dağıtımı hemen başlamaz. Babası eylemcilerle uzun soluklu bir pazarlığa girişir. 13. günde Patty, ailesine ve çevresine yaptığı çağrıda ‘kendisi ölmüş gibi davranmalarına’ sitem eder ve annesinin üzerindeki siyah yas kıyafetlerini çıkarması gerektiğini söyler. En sonunda baba SLA’ya biraz taviz verdirerek 2 milyon dolarlık bir gıda yardımı yapılacağını söyler. Ortaya çıkan manzara, neredeyse eylem kadar ses getiricidir. Gıda yardımının yapıldığı yerlerde oluşan kuyruklar, sokaklar boyunca ilerler. Ülkedeki yoksulluk da böylece ete kemiğe bürünmüş bir şekilde gözlemlenebilir hale gelir. Sırada bekleyenlerin büyük çoğunluğunu Afrikalı, Latin ya da diğer göçmenler oluşturur. Bir siyah kadın, gazetecilere, “Bu genç kızın kaçırıldığı için üzgün olduğunu, ancak kendi çocuklarının da tüm diğer çocuklar gibi yiyeceğe ihtiyacı olduğunu” söyler.

Anlaşılabilir ‘hevessizlik’ içinde organize edilen gıda dağıtımı, koordinasyon eksikliği de baş gösterince küçük çaplı bir ‘ayaklanmaya’ dönüşür. Dağıtım rastgele yapılmaya başlamıştır, kamyonların üzerinden atılan erzaklar hem kalabalığa yetmemekte hem de oldukça kalitesiz ürünler tercih edilmektedir. Bunun üzerine süpermarketlerin camları yoksul kitlelerce indirilir. Marketleri koruyan polis güçleriyle çatışmalar çıkar. Sonunda devlet yetkilileri bir açıklama yapar ve gelecekte bu rehin alma eylemine katılanlar gibi yiyecek dağıtmaya katılanların da cezalandırılacağını söyler. Durumun vahameti ortadadır, bölgede diğer siyasi organizasyonların da gündemi, tıpkı tüm yoksullar gibi bu dağıtım olmuştur. Onlara göre her ne olursa olsun ABD’deki yoksulluğun ne kadar acınası olduğunu gösteren bu eylemler kitleleri etkilemiştir.

Olaylar çığırından çıkınca örgüt yeni bir teklif sunar. Dağıtım kesilince SLA, 4 milyonluk bir diğer yardımın 24 saat içerisinde gerçekleştirilmesini ister. Fakat baba, bunun kendisi için mümkün olmadığını, elinden başka bir şey gelmeyeceğini belirtir. Daha sonra Patty’nin gönderilen ses kaydında, kızının babasına sitemi dikkat çekicidir. Babasının elinden bir şey gelmediğini söylemeden önce ‘ellerini yıkamasını’ isteyerek gönderilen erzakların kalitesizliğine dikkat çeker.

Gönderilen tüm ses kayıtları düzenli bir şekilde incelendiğinde Patty’nin değişmeye başladığı rahatlıkla görülüyor. Fakat son kayıt, diğerlerinden çok daha farklı olur. Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara’nın Bolivya’da verdiği mücadeleyi hatırlatan Patty, herkesi kapitalizme karşı savaşa davet eder. Bir medya devinin rehin kızı, kendisini kaçıran örgüte katılmıştır! Elinde otomatik silah, arkasında SLA bayraklı fotoğrafı, ‘Seni Seviyoruz Tanya’ (kendine seçtiği kod adı) yazısıyla üniversite duvarlarını süsler. Başta aile olmak üzere herkes şok içerisindedir. ABD Başkanı Ronald Reagan dahil pek çok kişi onun “beyninin yıkandığı ve hâlâ savaş tutsağı olduğu” görüşündedir. Soruşturmayı yürütenler daha sonra ‘beyin yıkama’ iddiası hakkında, “tutunacak başka dal yoktu” diyecekti.

Patty banka soygununda.

Çok geçmeden basın, yeni bir haberle sarsılır. Bir banka soygunu sonrası elde edilen kamera görüntülerinde otomatik silahlarla içeriye girenlerden biri de Patty’dir. Yeni arkadaşları paraları çantalara doldururken eski tutsak, eli tetikte bekleyerek içerideki sivilleri kısa süre için rehin almaktadır. Eylem başarıyla sonuçlanır, SLA binlerce dolarla dolu çantalarla bankadan ayrılır. Bu sırada FBI ise gülünç bir duruma düşmüştür. Çoğu kişinin gözünde durum, “Küçük çocukların çetesi FBI ile dalga geçiyor” şeklinde okunmaya başlanır. SLA önce yiyecek dağıtımıyla, sonra Patty’nin kendi saflarına katılmasıyla iki gol atmıştır. Soygunla -hatta daha doğrusu Patty’nin soyguna katılışıyla- işler FBI için daha can sıkıcı hale gelir.

Fakat çember daralmaktadır. Yüzlerce polisin katıldığı operasyonda içlerinde bulundukları evin yakılmasıyla bazı örgüt üyeleri hayatını kaybeder. Patty de çok geçmeden yakalanır. Ailesi onun bir ‘kurban’ olduğunu söylemeye devam etse de polislere kendisini ‘şehir gerillası’ olarak tanıtır. Sonuçta toplam yedi yıl cezaevinde kalır. Tabii bu, ABD Başkanları tarafından verilen aflarla birlikte oldukça kısaltılmış bir cezadır. Ölü doğan SLA dağılmış ve ardında şaibeler bırakmıştır.

Evet SLA, yaşadıkları toplumu derinlemesine incelemiş, teorik tartışmalarla pekiştirmiş ve buna göre bir pratik mücadele hattı kurmuş bir hareket değil. Dediğimiz gibi farklı iddialar da var. Ama biz Patty’i düşünelim. Bugün ‘Stockholm Sendromu’na örnek olarak verilen Patty cezaevinden çıkınca ‘etkilendiğini’ kabul etmişti. Fakat buna doğrudan doğruya ‘beyin yıkanması’ diyebilir miyiz? Örneğin Patty, SLA’ya katılma kararı alırken, ‘babasının örgütle kaç dolar yardım edeceği konusunda pazarlığa girişmesinin kendisini değersiz hissettirdiğini’ söylemiştir. Bazıları daha da ileri giderek Patty’nin bir SLA üyesi tarafından tecavüze uğradığı ve bunun ardından ona aşık olduğunu öne sürmüştür. Elbette Patty ‘bunların oldukça aşağılayıcı ve kabul edilemez’ iddialar olduğunu söylemiştir.

Patty daha sonra, kaçırılıp ‘terörist olan’ bir zengin kızı kariyeriyle şov dünyasına girer, oyunculuk da yapar. Özetle eski hayatına geri döner. İşin ilginç tarafı kaçırılan ve hatta örgüte katılan bir kadın olunca, bunun muhakkak ‘şehvet içeren’ bir yanı olmalıymış gibi davranılması. Aynı durumda bir erkek olsaydı acaba böylesi bir hikaye yaratmaya girişilir miydi? Sorun neyin yaşanıp yaşanmadığı değil, Patty’nin hikayesini magazinelleştirmek için kullanılan yöntemlerin korkunçluğu. Belki SLA, ismindeki dikkat çekici metafor dışında bizim bugünümüze pek bir şey anlatabilecek ciddi bir hareket değil. Ama sadece kadın olduğu için Patty’e yönelik böylesi yaklaşımlar, SLA ile ilgisiz görünüyor.

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler: