2020'lerde muazzam bir karmaşa, vaziyetse harika!

Geride bıraktığımız 2010'lar, hem ülke hem de dünya ölçeğinde çöküşün toplumsal izlerini rahatlıkla görebildiğimiz yıllardı. Hem mücadeleyi, tepkiyi; hem de yan etkileri, çürümüşlüğü gördük. Sadece şu geride bıraktığımız 2019 bile dünya çapında büyük toplumsal hareketlere sahne oldu. Tüm bu değerlendirmeler bir olumlama ve geleceğe dair kör bir müjde değildir. Aslında temelinde bir eleştiridir.

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

Yılbaşı günlerinin vazgeçilmez muhabbetlerinden birisi, ‘sıradaki’ yılın ne kadar da büyük rakamlardan oluştuğuna şaşırmaktır. Basit olsa da keyif veren bu sohbet, bir on yılı daha devirirken endişeye daha da yaklaşıyor. En azından 21. yüzyıl insanları olan bizler için durum böyle. Şu kocaman rakamlara baksanıza: 2020… Düşünmesi bile ürkütücü. Milyarlarca insanla paylaştığımız bu ortak panik, öyle sadece bireysel bir yaşlanma korkusuyla açıklanabilecek bir şey değil. Muhtemelen 1969’u 1970 yılına bağlayacak geceden önceki hafta, -Taksim’in henüz bitmediği- Beyoğlu’nda bir pastanede oturan birkaç arkadaş, an itibariyle sahip olduğumuz endişenin çok küçük bir kısmını hissediyordu. O halde bizim sorunumuz ne? Asrımız bizi neden korkutuyor?

Bunun biri basit ve biri karmaşık olmak üzere iki yanıtı var. Kolay olan cevap kısa ve net: Yanlış bir zamanda doğduk. Önümüzdeki yıllar, en iyi ihtimalle bir süre daha, en kötü ihtimalle Dünya boş bir ceviz kabuğu gibi uzayda yuvarlanmaya başlayana kadar, ‘kıyamet arefesindeymiş’ gibi hissetmemize neden olacak. Bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığına göre şimdi daha karmaşık, ama üzerine konuşması daha verimli ikinci yanıta geçelim:

Korkuyoruz, kaygılıyız, çünkü uygarlığımız çürüyor. Ve dünyaya salınan kokular, insan nüfusunun ezici çoğunluğunu gittikçe daha fazla rahatsız eder oldu. Bu çürümeden huzursuz olmak için öyle toplum bilimci ya da devrimci olmaya hiç mi hiç gerek yok. Milyarlarca insan, farkında olsun olmasın, rahatsızlığını bu pis kokulara borçlu. Çalışanların sosyal hakları birer birer ellerinden giderken, geleceğin önündeki ‘sis’ hiç olmadığı kadar yoğunlaşırken, geçim kaygısı toplumsal yaşam kadar bireysel yaşamı kuşatırken, zenginler daha zengin, yoksullarsa görülmemiş bir hızla daha da yoksul olurken, tüm bunlar yetmezmiş gibi gezegenin ta kendisi de sermaye tarafından yağmalanırken yeni başlayan bir on yılın yılbaşısı, türlü anksiyetelerle dolu bir konfetiden ibaret. Kapitalizmin hırsı ve vahşeti patlarken etrafımıza rengarenk kaygılar saçıyor.

Çizdiğimiz bu korkunç panaroma, kimileri için “ateşli bir sistem karşıtının ‘yeni başlayanlar için kapitalizm’ notları” olarak görülecek ve onlara ‘yolda ele tutuşturulan sıkıcı bir bildiriyi’ anımsattığı için hor görülecektir. Varsın bu ‘kimileri’ böyle düşünerek hor görmeye devam etsin. Çürüyüşün çok çabuk fark edilebilir oluşu, onu bir açıdan ‘basit’ kılıyor oluşu, bugün ve yarın karşılaşacaklarımızın gerçekliğini değiştirmiyor. Yağmanın bir yere gittiği yok, alelacele yapılan bir özette bile çırılçıplak ortada. Dolayısıyla bunu duyurmak ‘felaket telallığı’ değil, kapının önündeki kasırgayı parmakla göstermek sadece, ki bu görünürde oldukça kolay bir iş. Eğer bu kuşatmanın etkilediği çoğunluktan olduğunuza inanıyorsanız, kendi yaşamınızda kıyamete gidişin izlerini görmek kadar kolay ve basit bir şey olmayacaktır. Yok eğer inanmıyorsanız ve günümüz uygarlığının vaadettiklerinin, gezegenimizi istikrarla ilerlettiğini düşünüyorsanız, sadece bu ilerlemeden faydalananların kimler olduğunu düşünebilirsiniz. Hâlâ ikna edici olamadıysak, sözkonusu ‘nimetlerin’ paylaşımındaki adaletsizliğin, durmaksızın derinleştiğini oldukça bilimsel bir şekilde inceleyebilirsiniz. Unutmamalı ki yıkılmaz denilen ve ‘medeniyetin merkezi’ ilan edilen Roma İmparatorluğu, ‘barbarlar’ tarafından tuz buz edilmeden hemen önce, imparatorlukta eşitsizlik korkunç bir şekilde artmış, ayrıcalıklı sınıflar için ısraf bir kültüre dönüşmüştü.

Bakın şu işe, tarihte kaygılar konusunda hemhal olabileceğimiz bir jenerasyona rastladık… 60-70 yıl öncenin İstanbullularında bulamadığımız bazı kaygıları, bugün yaşasa bin beşyüz yaşında olacak Romalılarda görmek, böylece bazı yönlerden daha yakın hissetmek garip gelmesin. Şöyle düşünelim; bugün dünya küresini çevirip rasgele bir noktaya parmağımızı koysak ve o yere gidecek olsak -öyle bir imkan varmış gibi- burası büyük ihtimalle çoğu kişinin kaygılanıp bulunmak istemeyeceği bir yer olurdu. Savaş, açlık, sömürü, ırkçılık, yoksulluk, çevresel felaketler ve tüm bunların yarattığı bataklık, tüm dünyada korkunç bir hızla yayılıyor. Facianın getirdiği tedirginliği geride bırakmanın da yine iki yolu var. İlk yönteme göre kendinizi çöküşün estetiğine bırakabilirsiniz. Notre Dame Katedrali yanarken kameralara gülümseyen çocuk gibi. “Uygarlık çöküyor, ama zaten biz bu çöküşü hak ediyoruz” demek korkakça ve faydasız olmakla birlikte, reddiyeye göre çok daha dürüst bir tavır. Dolayısıyla geleceği bir distopya filmi gibi düşünüp, ‘Mad Max dünyası’na gidişten zevk almaya çalışabilirsiniz. Bu filmin Mad Max’e oranla oldukça kalitesiz ve acı verici olacağını hatırlatalım.

.

Fakat tarihin size iyi bir haberi var: İnsanlar zaman çizelgesinde nesne değil, öznedir. Başka bir deyişle mekanı yine bir distopya da olsa bu seçeneğin filminde bir başrol oyuncusu var (Ha, eğer ille de seyir zevki arıyorsanız, bu senaryo yine de daha heyecanlı: Filmde robotları küçük bir azınlığın yıkıcı çıkarları için değil de; herkes için çalıştırmak üzere kamulaştırmayı içeren bir sahne var). İşte bu rolün varlığı, ‘kahvehane teorisyenleri’nin tarihi kendi istedikleri kalıba sokmaya çalışmasının ne kadar acizce olduğunu gösteriyor. Çünkü bir yalan sık sık tekrarlanınca, gerçeklik algısı kolayca manipüle edilir.

Geride bıraktığımız 2010’lar, hem ülke hem de dünya ölçeğinde çöküşün toplumsal izlerini rahatlıkla görebildiğimiz yıllardı. Hem mücadeleyi, tepkiyi; hem de yan etkileri, çürümüşlüğü gördük. Sadece şu geride bıraktığımız 2019 bile dünya çapında büyük toplumsal hareketlere sahne oldu. Tüm bu değerlendirmeler bir olumlama ve geleceğe dair kör bir müjde değildir. Aslında temelinde bir eleştiridir. Her şeyi yaratıp, hiçbir şeye sahip olmayanların hak ettiğine ulaşmasını isteyenler uzun süredir enkaz altında. Yani yukarıdaki tepinmeler, sadece bağımsızca savrulan enerjiyi ve imkanların varlığını gösteriyor. Buna önderlik edebilme düşüncesi bile kimi saflarda paslandı ve toz oldu. Yoksa oyunun sonuna mı geldik? Asla, hiçbir şey bitmiş değil. Dediğimiz gibi, biz tarihi onu görmek istediğimiz kalıba mahkum edemeyiz. Sadece hareketin ve mücadelenin gürültüsü bile, ölü toprağı atabilmek için bir umut, yanmayı bekleyen bir fitil anlamına geliyor. Ve bu umudun gümbürtüsü, yeni bir on yıla girerken artmakta.

Geleceğin, geçmiş dönemlere göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacağını kestirmek, hem imkansız, hem de manasız. Ama önümüzde duran yılların yoğun yaşanacağı kesin. Kuru kuru mücadele dolu yıllar dilemeye gerek yok, çünkü zaten mücadele var olacak. Bir gün kendi kendimizi yok edip klanlar halinde toplumsal örgütlenmemize yeniden başlarsak bile bu böyle. Mesele kulak kabartıp, ona dokunabilmekte. Mao’nun şu sözleri biz bu distopyadan sıkılmadığımız müddetçe sokaklarda çınlayacak, “Gökkubbenin altında muazzam bir karmaşa var. Vaziyet harika”. Fakat çabuk! Birileri, tuvalette en fazla 5 dakika kalacak şekilde klozet tasarlamaya başlayıp, kâr hırsıyla gözünü çalışanlarının boşaltım sistemine diktiyse, bu fazla zaman kalmadı demektir.

Hiçbir zaman bacadan girmeyecek olan mutluluğun sökülüp alındığı mutlu bir on yıl dileğiyle…