Dünya Forum: Dada / Otorite düşmanı, devrimci bir karnaval!

Dada, enternasyonalist, milliyetçilik karşıtı, anarşist, kışkırtıcı, politik olarak aktif ve apolitik, kapsayıcı ve nihilistti, kübizmle yoğrulmuştu; her şeydi ama aynı zamanda hiçbir şey değildi. Otoriterliği reddediyordu. Köksüz ve vatansızdı; her türlü toplumsal bağnazlığa ve çürümeye düşmandı. Şair Tristan Tzara, “Dada’nın başlangıcı, sanatın değil, iğrenmenin başlangıcıdır” diyordu.
Robert Delaunay, Tristan Tzara portresi

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Dada, 20. yüzyılın başlarında, bir grup Avrupalı yazar, sanatçı ve entelektüel tarafından, saçma bir savaş olarak gördükleri I. Dünya Savaşı’nı protesto etmek için ortaya çıkan felsefi ve yerleşik sanat karşıtı bir hareketti. Dadaistler, ‘saçma’yı, savaşı körüklediğini ifade ettikleri yönetici seçkinlere karşı bir saldırı aracı olarak kullandılar. Buna karşın, takipçileri açısından Dada bir hareket değildi; sanatçıları sanatçı değil ve sanatı da sanat değildi.

Dada, İsviçre’nin Zürih ve ardından ABD’nin New York kentlerinde başlayan bir hareketti. Birinci Dünya Savaşı’na ve küresel bir yıkıma yol açan milliyetçi deliliğe tepki olarak ortaya çıktı. Kübizm, Fütürizm ve Dışavurumculuk gibi diğer öncü hareketlerden etkilenen bu anlayış, performans sanatlarından şiir, fotoğrafçılık, heykel, resim ve kolaja varıncaya dek inanılmaz düzeyde bir çeşitliliğe erişti. Dada’nın materyalist ve milliyetçi tutumlarla dalga geçmesiyle tanınan estetik anlayışı, hepsi kendi gruplarını üreten Berlin, Hannover, Paris, New York ve Köln de dahil olmak üzere birçok şehirde sanatçılar üzerinde güçlü bir etki yarattı. Hareket, Gerçeküstücülük’ün ortaya çıkışıyla etkisini yitirmeye başladı; ancak ortaya çıkardığı fikirler, çeşitli modern ve çağdaş sanat kategorilerinin temel taşları haline geldi.

1916 yılında önce Zürih ve ardından New York’ta ortaya çıkan entelektüel ve sanatsal hareket, 1923 yılına kadar Avrupa’ya yayıldı ve yıkıcı uygulamalarıyla çeşitli avangard (tabu yıkıcı/öncü) eğilimler üzerinde belirleyici bir etki yaptı. Uluslararası bir sanatçı ve yazar hareketi olan Dada, medeniyetlerin, kültürlerin ve aklın çöküşünü gösteren savaşa yönelik yoğun bir hoşnutsuzluktan doğmuştu.

DADA’NIN DOĞUŞU

Dada, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve korkuların halkın gündelik hayatının parçası olduğu bir zamanda, sekiz milyon askerin ve tahminen eşit sayıdaki sivilin hayatını kaybettiği bir toplumsal çılgınlığın sonunda, Avrupa’da doğdu. Bu benzeri görülmemiş insan kaybı, siper savaşlarının ve silah, iletişim ve ulaştırma sistemlerindeki teknolojik gelişmelerin bir sonucuydu. Savaşta tarafsız bölge olan İsviçre’nin sağladığı barış ortamında bir araya gelen bazı sanatçı, yazar ve aydınlar, Paris, Münih ve St. Petersburg şehirlerinden ayrılmak zorunda kalan kişilerden oluşuyordu.

Dada hareketinin hayal kırıklığına uğramış sanatçıları için savaş, yalnızca bu tür bir şiddete yol açarak tüm sosyal yapıların yıkılmasına yol açmıştı: Bu yozlaşmış ve milliyetçi politikaların, baskıcı sosyal değerler ve kültürle tartışmasız uyumu ve eşgüdümü sonucunda, böylesi bir kıyım yaşanmıştı. 1916’dan 1920’lerin ortasına kadar, Zürih, New York, Köln, Hannover ve Paris’teki sanatçılar sadece sanatın geleneksel tanımlarına değil, rasyonel düşüncenin kendisine yönelik bir saldırı ilan ettiler. Şair Tristan Tzara, “Dada’nın başlangıcı, sanatın değil, iğrenmenin başlangıcıdır” diyordu.

1917 yılının ortalarında, Hans Arp, Hugo Ball, Stefan Zweig, Tristan Tzara, Else Lasker-Schuler ve Emil Ludwig gibi avangart sanatçılar Cenevre ve Zürih’te devrimci bir hareket başlattılar. Yazar ve gazeteci Claire Goll’ün aktardığı kadarıyla, İsviçre kahvehanelerinde gerçekleşen Dışavurumculuk, Kübizm ve Fütürizm hakkındaki edebi ve sanatsal tartışmaların dışında, Dada’nın nasıl bir şey olması gerektiğini tasarlıyorlardı. Hareket için mutabık oldukları ad olan “Dada”, Fransızcada “oyuncak/tahta at” anlamına geliyordu; belki de öncüler, saçma bir hecenin, açık biçimde saçma bir sanat akımı için uygun bir isim olduğunu düşünmüşlerdi.

Gevşek yapıdaki bir grupta bir araya gelen bu yazar ve sanatçılar, milliyetçiliğe, rasyonalizme, materyalizme ve anlamsız bir savaşa katkıda bulunduğunu düşündükleri her türlü anlayışa meydan okumak için önlerine çıkan ilk toplumsal alanı kullandılar. Toplumun bu yönde devam etmesi halinde, şunun veya bunun geleneklerinin, özellikle de sanatsal geleneklerinin bir parçası olmayacaklarını ilan ettiler: “Sanatçı olmayan biz, sanat (ve dünyadaki diğer her şey) hiçbir anlam taşımadığından, sanatın dışında yaratacağız!”

Dada’nın yıkıcı ve devrimci idealleri, Zürih’teki küçük bir sanatçı ve şair grubunun faaliyetlerinden ortaya çıkmış ve sonunda yeni görsel sanatlar, performans ve şiir biçimleri yaratmayı amaçlayan, alternatif dünya görüşlerine ilişkin uluslararası sanatçılar ağının benimsemiş olduğu bir dizi strateji ve felsefeye uyum sağladı. Dada’ya bağlı sanatçılar, Fransız sanatçı Jean (Hans) Arp’in “akıl aldatmacalarını yok etmek ve mantıksız bir düzen keşfetmek” istediği türden ortak bir tarzı ya da yaklaşımı paylaşmadılar.

FİKİRSEL HATLARI

Dada hareketi için üç fikir temel teşkil ediyordu: kendiliğindenlik, olumsuzlama ve saçmalık. Bu üç temel fikir, çok çeşitli renklere sahip yaratıcı bir kaos içinde ifade edildi. Kendiliğindenlik, bireysellik açısından temel bir gereklilikti ve sisteme karşı şiddetli bir etki yaratıyordu. Dadacılar, “En iyi sanat bile bir taklittir; en iyi sanatçılar bile diğerlerine bağımlıdır,” sloganını benimsemişlerdi. Rumen şair ve performans sanatçısı Tristan Tzara (1896-1963), edebiyatın hiçbir zaman güzel olmadığını, çünkü güzelliğin öldüğünü; yazar ile kendisi arasında özel bir ilişki olması gerektiğini dile getirdi. Sanat ve sanatçı sadece kendiliğinden bir yaratı içerisindeyse değerli olabilirdi. Toplumsal alanda devlet, din ve geleneklerin sınırları içerisinde yaratılan her eser, kodlanmış ve baştan belirlenmiş bir bağnazlığın parçası durumundaydı.

Bir Dadacı için, olumsuzlama yoluyla moral bozukluğunu yaymak, sanat eserini ortadan süpürmek ve temizlemek anlamına geliyordu: “Ahlâk, bize yardım ve merhamet hislerini verdi; ahlâk, her insanın damarlarına çikolata enjeksiyonu yapmaktır. İyi, kötüden daha iyi değildir; bir sigara izmariti ve bir şemsiye Tanrı kadar yücedir. Her şeyin aldatıcı bir yanı var; insan hiçbir şey değildir, her şey eşit derecede önemsizdir; her şey alâkasız, hiçbir şey alâkalı değil!”

Ve sonunda, her şey saçmaydı. Her şey paradoksal, her şey bozguncuydu. Tzara’nın “Dada Manifestosu 1918” yazısı, bunun oyunbaz bir ifadesiydi:

“Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum, yine de bazı şeyler söylüyorum ve prensip olarak ilkelere karşı olduğum gibi manifestolara da karşıyım. Bu manifestoyu, insanların arada bir taze bir hava solurlarken zıt eylemleri birlikte gerçekleştirebileceklerini göstermek için yazıyorum; Eyleme karşıyım: sürekli çelişki ve onaylama konusunda de ne yandaşım ne de karşıyım ve açıklamıyorum; çünkü sağduyumdan nefret ediyorum. Her şey gibi Dada da işe yaramaz.”

Dada, sanatçıların odağının estetik açıdan hoş nesneler üretmek üzerine değil, çoğu zaman burjuvaları hedef alan ve toplum hakkında, sanatçının rolü ve amacı hakkında zor sorular ortaya koyan işler yapmak amacını taşıyan Kavramsal Sanat hareketinin doğrudan öncülüydü.

Jean Hans Arp gibi sanatçılar tamamen ‘şans’ unsurunu kullanarak, sanat eserleri yaratma anlayışını alt-üst etmeye niyetliydi. Yaklaşımları, bir eserin titizlikle planlandığı ve tamamlandığı geleneksel sanat üretiminin tüm normlarına meydan okuyordu. Şans unsurunun sahneye sürülmesi, Dadaistlerin sanatsal normlara meydan okumasının ve sanatçının sanatsal süreçteki rolünü sorgulamanın keskin bir yoluydu.

Dada sanatçıları açısından, çalışmalarının estetiği, aktardığı fikirlerden sonra gelen, ikincil bir meseleydi. “Bizim için sanat, kendi içinde bir amaç değil,” diye yazıyordu Dada şairi Hugo Ball, “ancak yaşadığımız zamanların gerçekten algılanması ve eleştirilmesi için bir fırsat.” Dadaistler modernliği aynı anda hem kucakladılar hem de eleştirdiler. Zaman ilerledikçe çağdaş yaşamı giderek daha fazla tanımlayan teknolojilere, gazetelere, filmlere ve reklamlara ilham olacaklardı.

Ayrıca, deneysel ve provokatif olarak sanat ve sanat yapıtının ne olabileceğini yeniden tanımlıyorlardı. Bağnaz olmayan materyalleri ve şansa dayalı prosedürleri kullanarak, çalışmalarını ‘kendiliğindenlik’ ve ‘saygısızlık’ prensipleriyle var ettiler. Makas ve yapıştırıcı kullanan Dada sanatçıları, kolaj ve fotomontajlarla bir çığır açtılar. Diğer bazılarıysa oyunları, deneysel tiyatroyu ve performans alanlarını derinlemesine araştırdılar.

Dada sanatçılarını türlere göre sınıflandırmak zordu; çünkü birçoğu aynı anda birçok şey yapıyordu: müzik, edebiyat, heykel, resim, kuklacılık, fotoğrafçılık, bedensel sanatlar ve performans sanatları. Örneğin, Alexander Sacharoff (1886-1963) bir dansçı, ressam ve koreograftı; Emmy Hennings bir kabare sanatçısı ve şairdi; Sophie Taeuber bir dansçı, koreograf, mobilya ve tekstil tasarımcısı ve kuklacıydı. Marcel Duchamp, resimler, heykeller ve filmler yaptı ve cinsellik kavramlarıyla oynayan bir performans sanatçısıydı.

OTORİTER SAÇMALIĞA DEVRİMCİ İTİRAZ

Dada hareketi otoriterliği reddediyordu. Anarşist ve vatansızdı; her türlü toplumsal çürümeye düşmandı. Özünde, görsel eserlerden ziyade felsefi eserler yaratıyordu. Bununla birlikte, hareket hâlâ modern sanat tarihi üzerinde derin bir etkiye sahipti. Dadaistler tarafından en dikkate değer etkilerden ikisi fotomontaj süreci ve tipografik unsurların kullanımıydı. Fotomontaj süreci, sanatçılara derin bir şekilde görsel yorumlar oluşturma fırsatı verdi. Süreç diğer birçok sanat akımları arasında da popüler oldu. Dadaistler, yeni tipografi türlerini deneyerek, mektup formlarını çalışmalarına görsel unsurlar olarak dahil ettiler. Dada hareketi bunu yapan ilk ya da tek hareket değildi; ancak stilleri benzersizdi ve bazı sanatsal tabuları ve yerleşik anlayışı yıkıyordu.

Dada’nın varlığı, politik bir eylemdi. Çalışmalarının konusu ne olursa olsun, temel felsefeleri geleneksel hükümet, toplum ve kurumların görüşlerine meydan okudu. Hareketten çıkan en önemli sanatçılardan bazıları politik alanda son derece etkindi. En politik Dadaistler, Berlin grubunu oluşturan John Heartfield, Wieland Herzfelde ve George Grosz idi. Çalışmalarını politik meselelerle ilgili görüşlerini iletmek ve politik faaliyetleri teşvik etmek için kullandılar. Heartfield, yerleşim tasarımları ve politik süreli yayınlar için hazırladığı çarpıcı kitap kapaklarıyla tanınıyordu. Çalışmaları düzenli biçimde sansüre uğruyordu. Heartfield’in en dikkat çekici eserleri, Hitler’e ve Nazi partisine yönelik sert eleştiriler içeriyordu. Heartsfield, faşizm karşıtı çalışmalarını doğrudan Nazi liderlerine gönderiyordu.

Diğer Dada sanatçılarının da kasıtsız siyasi etkileri söz konusuydu. Örneğin, Kurt Schwitters, siyaset dışı olması amaçlanan Merz adında bir Dada ofisi kurdu. Schwitters, burjuva hayatı sürmek istediğinden Dada hareketine üye olmayı reddetti. Ancak daha sonra Weimar’daki ilerici sanatçılar konferansında tanınmış Rus tasarım sanatçısı El Lissitzky ile bir araya geldi. Schwitters, El Lissitzky’nin Rusya’ya geri dönmesinden yaklaşık üç yıl önce Weimar’da El Lissitzky ile ortak çalışmalar yürüttü. Schwitters, fotomontaj sürecini ve diğer Dada unsurlarını, büyük ölçüde etkilenen El Lissitzky’ye de tanıttı. O sırada, Bolşevik Rusya, Rus sanatçıları yoğun biçimde destekliyordu ve El Lissitzky’nin çalışmaları hükümet tarafından da benimsendi. Ancak 1920’lerin sonlarında, Lissitzky’nin çalışmaları SSCB açısından daha eleştirel olmaya başladı. Dada ayrıca, esas olarak Sovyet hükümetini desteklemek için çalışmalarını kullanan diğer tasarımcıları da etkilemişti. Aynı sanatçıların bazıları daha sonra devlet destekçisi olmayan sanatı yasaklayan Lenin yönetimi tarafından hapse atılacaktı.

Dada, bunların dışında Sürrealist sanat hareketini de büyük ölçüde etkilemekteydi ve Sürrealizm Dadaizm’den evrimleşecekti. Dada hareketine katılan birçok sanatçı Sürrealist eserler yaratmaya devam etti. Sürrealizm, geleneksel mantık ve akıl görüşlerinin reddedilmesi gibi Dadaizm’le birçok felsefi benzerlik paylaşıyordu. Dada bir hayalet gibiydi ve kısa ömürlü olacak şekilde tasarlanmıştı; zira kültürel ve tarihsel anıtların ölümsüz ve kalıcı görüntüsü, anlamsız ve ahlâksız bir rezaletti.

İSTMESE DE YAŞAMAYA DEVAM ETTİ

Dada ve Dadaizm, sanatın ve sanatçının, sismik bir değişim geçiren bir toplumda oynadığı rolü keşfetmenin bir yolu olarak gelenek zincirlerinden kurtulma çabasıydı. Marcel Duchamp’ın sanat karşıtı sanatlarından ve hazır eşyalarından sonra, Dadaistlerin kolajdan ses sanatlarına kadar kucakladığı teknikler, 20. yüzyıl ve sonrasında avangart sanatın temel unsurları haline geldi.

20. yüzyılda daha sonra ortaya çıkan ve kısmen veya tamamen Dada’nın mirasına dayanan Fluxus ve hatta Durumcu Hareket gibi hareketlerin çoğu, sonraki yıllarda Dadaizm ruhuyla hareket etmeye devam etti. 1916 yılı Zürih’i ve ünlü Kabare hareketi ile ilişkilendirilse de, Dada’nın sadece bir evi olduğu söylenemezdi.

Her ne kadar bazı eleştirmenler, bugün bile, Dada’nın hem yıkıcı hem de kendinden üretici olduğunu ifade etse de en bariz gerçek, sanatı geri dönüşümsüz olarak değiştirmesi ve dünyayı inanılmaz derecede heyecan verici, şiddetli ve delice bir yolculuğa çıkarmasıydı. Caz müziğinin Dada hareketi ile aynı anda ortaya çıkması ve avangart sentezciliğe önemli ölçüde katkıda bulunması da tesadüf değildi.

İfade özgürlüğü ve “tüm bedenine ve varlığına sahip çıkmak” anlayışı da bu akımların ortak yanıydı ve Dada’nın doğum yerlerinden biri olan Cabaret Voltaire’de genellikle caz müzik çalınırdı. Dadaizm mirasına açıkça bağlı olan Fluxus ve Neo Dada’nın dışında, Dada’nın Sürrealizm, Pop Art, Soyutlama, Kavramsal sanat ve Performans sanatı üzerinde büyük etkisi oldu.

Kaynaklar:

https://www.widewalls.ch/100-years-dadaism-dada-art-movement/

https://www.theartstory.org/movement/dada/

https://www.dadart.com/dadaism/dada/020-history-dada-movement.html

https://www.thoughtco.com/what-is-dada-182380

https://medium.com/@kbreenconsulting/dadaism-and-the-rejection-of-reason-7ce4bd8c26f6