Fanon ve devrimci sınıf*

Fanon’un 1950’lerin devrimci teorisinin yetersizliklerine dair eleştirisinin ve 1960’ların somut deneyiminin ışığında öğrenebileceğimiz nedir? Sanırım ‘işçi sınıflarını’ veya ‘yoksulu’ açıklamak zorunda olduğumuz terim üçlüsünün - proletarya, köylülük ve lümpen proletarya – on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının gerçekliklerini (bu bile mi?) açıklamak üzere söylenebilecek, fakat yirminci yüzyıl dünyasını gerçekten karşılamayan çağrışımlar nedeniyle birçok yönden yanıltıcı olduğu söylenebilir.

Immanuel Wallerstein

Bu makale aslında bir konuşmanın devamıdır. Frantz Fanon’la hayatının iki anında karşılaştım ve onunla uzun sohbetler ettim. Birincisi 1960 yazında, yaşam ve tutku dolu olduğu zamandaydı. O, Acra’da Cezayir Cumhuriyeti’nin Geçici Hükümetinin milletvekiliyken, Gana hükümetiyle ve ikincil olarak Siyahi Afrika’daki diğer hükümetler ve hareketlerle bağlantılardan sorumlu olduğu zamandı. İkincisi, 1961 sonbaharında Washington, DC’de bir hastanedeydi, lösemiden dolayı ölüm döşeğindeydi, fakat ölürken bile yaşam ve tutkuyla dopdoluydu. Hastalığının birinci ve ikinci (ölümcül) safhası arasındaki duraklama sırasında hızla oluşturulmuş, tamamlayamayacağı korkusuyla hızlıca yazılmış bir kitap olan Les Damnes De La Terre’i henüz yazmıştı.

Bu ikinci dönemde, Fanon kendisini bulduğu Amerika Birleşik Devletlerinde büyük bir merak uyandırdı. Amerika’yı neyin memnun ettiğini ve özellikle Siyahlar arasında devrim olasılıklarının neler olduğunu öğrenmek istedi. Konuşmamızın bir anında, artık hatırlamadığım bir şeye atıfta bulunurken, aniden sinirli şekilde şunları söyledi: ‘Vous americains, vous n’etes pas prets a vous dialoguer. Vous vous monologuez toujours.’ (Siz Amerikalılar diyalog kurmaya hazır değilsiniz. Her zaman monolog halindesiniz). Doğrudan bana yöneltilmemiş olmasına rağmen bu uyarıyı hep aklımda tuttum.

1970’lerde ABD, bereket versin ki, artık 1961’de olduğu gibi bütünüyle güçlü hegemonik bir iktidar değildi. Bu, tüm Amerikalıların bilincini sarsan bir gerçekti. Belki de Amerika Birleşik Devletleri ve özellikle Amerikan solunun başka yerlerde mücadele eden yoldaşlarıyla bir diyaloğa girebilecekleri an gelmişti. Fanon, eleştirel zekanın işlevinin, militanların işini aydınlatmak ve rasyonel hale getirmek olduğuna inanıyordu. Bu bağlamda onun sınıf bilinci ve devrimci anlar üzerine görüşlerini ele almak istiyorum.

İradeci devrim ve fikirlerin [1960’lardaki] başarısızlığı, bunlarla ilişkili yazarları itibarsızlaştırdı. Ancak bu, 1950’lerde baskın olan ve Fanon’un da dikkat çektiği Marksist analizin gerçek kusurlarını gizlememelidir. (Hobsbawm 1973, s. 6).

Marks bir Marksist değilse Fanon da kesinlikle bir Fanoncu değildi. Fanonculuğun, buna yapılan sayısı aşağılayıcı (ve hatta bazı olumlu) referansların özünü kavrıyorsam, köylülerin kentli işçilerden daha devrimci olduğuna, lümpen proletaryanın proletaryadan daha devrimci olduğuna, Üçüncü Dünyanın ulusal burjuvazisinin her zaman ümitsiz olduğuna, şiddetin her zaman pürgatif olduğuna ve tabandan kendiliğinden gerçekleşen patlamalar olmadan sadece entelektüellerin değil, aynı zamanda kadroların da devrimi yapmasına güvenilemeyeceğine dair bir inanç olduğu söylenmektedir. Bu savların her biri Fanon’dan yapılacak sayısız alıntıyla desteklense ve her biri onun ifade ettiği bir kısmi hakikati yansıtsa da bunların ‘Fanonculuk’ olarak kombinasyonu bana Fanon’un tartıştığı noktanın bütününü ıskalıyor gibi görünüyor.

Bir ‘Fanonculuk’ tartışması devrimci strateji ve politik taktiklerin tüm sorunlarını ortaya koyuyor. Entelektüel tartışma tutkusu, solda politik bölünmelerin bir ifadesidir. Bu nedenle, sağın zaman zaman dispeptik ve genellikle yeterli bilgisi olmayan eleştirmenlerini görmezden geleceğim ve bu tartışmayı Fanon ile çağdaş eşitsizlikler ve baskının temel bir reddini ve dünyayı değiştirmek için militan eylemlerine katılma isteğini paylaşan destekçiler ve eleştirmenlerle sınırlandıracağım.

Biri bu tür makaleleri ve kitapları okursa kendisini Fransızların ‘sağırla diyalog’ dediği şeyin ortasında bulur. Her yanda aynı sözcükler – burjuvazi, proletarya, köylülük, lümpen proletarya – tekrar eder, ancak bunların yansıtması gereken kavramların ve deneysel gerçekliklerin ara sıra birbirine geçen farklı evrenlerden alınmış gibi görünür. Sorunun esasına ulaşmak için bu yumağı açmak istiyorum. Bunu yapmak için hem Fanon’un görüşleri ve Fanon’un saldırdığı kişiler ışığında Fanonculuk eleştirilerinin doğasını hem de bu kişilerden bazılarının neden karşı saldırıya geçtiklerini gözden geçireceğim. Sadece bu çalılığı temizlediğimizde solda 1970’lere uygun bir diyaloğa ciddi şekilde başlayabileceğimize inanıyorum.

Kafa karışıklığının derecesi, çoğu yazarın soruyor göründüğü soruya verilen cevaplardaki tutarsızlık fark edildiğinde görülebilir: Fanon bir Marksist miydi? Olumlayıcı tarafta çeşitli eleştirmenler bulunur. Enrica Collotti-Pischel, ‘Fanon’daki Marksist unsur oldukça büyüktür’ der (1962, s. 838). ‘Fanon ve Mao Tse-Tung’un Ho Chi Minh, Castro ve sömürgecilik karşıtı devrimin diğer liderleriyle aynı çizgide olduğunu’ düşünür (1962, s. 837). Fredj Stambouli de aynı fikirdedir: ‘Fanon’un yaklaşımı Marksist-Leninist yorum geleneğinde devam etmektedir’ (1967, s. 523). Bunu Tony Martin de kabul ediyordu: ‘fakat Lenin veya Castro veya Mao’nun Marksist olması bakımından Marksist’ti’ (1970, s. 385). E. J. Hobsbawm bunu daha temkinli ifade ediyordu: ‘Fanon Marksizm ve uluslararası komünist hareket bağlamı dışında kavranamaz’ (1973, s. 6). Ve Adolfo Gilly de muhtemelen aynı grupta sayılmalıdır: ‘Bir Marksist değildi. Fakat Marksizme aynı kapıdan [Marks’ın tarihsel olay analizlerinde kullanmıştır, kitlelerin ne yaptığı ve ne düşündüğü ile ilgili bir kaygı] yaklaşıyordu’ (1965, s. 2).

Fakat diğer tarafta, Nguyen Nghe onu bir ‘bireyci entelektüel’ olarak görüyor (1962, s. 27) ve onun bir ‘Troçkist’ olduğunu düşünüyordu (1963, s. 28). Benzer şekilde, Imre Marton Fanon’u bir ‘öznelci yorum’ ile suçluyor (1965, 8/9, s. 56), ‘küçük burjuvazi yanılsamasını’ dile getiriyordu (1965, 8/9, s. 59). Jack Woddis’e göre, Regis Debray ve Herbert Marcuse için olduğu gibi, Fanon ‘küçük burjuvazinin bakış açısının bir ifadesi’ olan bir ideolojinin, ‘anarşizmin sloganlarını’ kullanmıştı (1972, s. 402). Renate Zahar şunları söylerken Enrica Collotti-Pischel’e yanıt veriyor görünüyordu: ‘Her şeye rağmen, Fanon’un fikirleri ve Çin ve Küba sömürgecilik karşıtı devrim teorileri arasında kurulan analoji oldukça yüzeyseldir’ (1970, s. 100). En yakın zamanlı ve en olumsuz değerlendirme, okuyucuları ‘Fanon’un Afrika devrimindeki toplumsal sınıfların rolü üzerindeki hatalı formülasyonuna şiddetle karşı çıkmaya’ çağıran, bu kavram yanılgılarını ‘somut ve doğru bir analiz, Cabral’ın halihazırda zengin bir kaynak ve hatasız kılavuz görevi gördüğü uygun Pratik önlemlerin benimsenmesi’ ile karşılaştıran Azinna Nwafor’un değerlendirmesiydi (1975, s. 27). Buna karşın, Peter Worsley Fanon ve Cabral’ın görüşleri arasında kayda değer bir çakışma görüyordu (1972).

Son tartışma, Worsley’in Fanon’un bir Marksist olarak karakterize edilmesinin ‘aldatıcı’ olduğunu, bununla birlikte Fanon’un bir ‘anti-Marksist’ de olmadığını söyleyen Dennis Forysthe’inkiydi. Forsythe için, ‘Fanon’un Markçı analizden teori üretme konusundaki farklı eğilimleri’, yine ‘Mao T’se-Tung, Che Guevara ve Regis Debray’in eserlerinde de tespit edilebilecek farklılıklar Üçüncü Dünya söz konusu olduğu sürece Marksçı analizde bir ilerlemeyi ifade eder’ (1970, s. 4). Forsythe ‘Üçüncü Dünyanın, tıpkı Marks’ın Avrupa bağlamında yoksun kent kitleleri adına konuşması gibi Fanon’un sesi aracılığıyla kendini bulduğu ve kendi kendisiyle konuştuğu’ sonucuna varır (1970, s. 10).

Fanon’un ‘Marksist olmadığını’ düşünen yazarlar nelerden şikayet ediyor? Bu kesinlike onun devrimci süreçte şiddetin meşru zemini üzerine yaptığı vurgu değildir. Aslında, onun ‘Marksist’ eleştirmenleri, bazı nüanslara karşı çıksalar bile yollarından saparak Fanon’un savlarının bu kısmını takdir ettiklerini açıkça ortaya koyuyorlar (Bkz. Nguyen Nghe 1962, s. 23-6; Marton 1965, 7, s. 39-46; Woddis 1972, s. 25-30, yine de Woddis ‘silahlı mücadelenin’ sadece daha geniş bir kategorinin, ‘politik mücadelenin’ bir türü olarak görülmesi gerektiğinde ısrar ediyor). İtiraz ettikleri şey daha ziyade Fanon’un ‘sömürge dünyasındaki’ çeşitli sınıfların politikalarına dair görüşüdür. Bu, önemli bir konudur, çünkü sınırlar içerisinde ve sınırlar boyunca ‘sınıf ittifakları’ hakkında imalara sahiptir. Fanon’un kullandığı dört anahtar sınıf teriminin her birini gözden geçirelim: proletarya, lümpen proletarya, köylülük ve burjuvazi.

Fanon’un en sarsıcı ve en çok sarsıcı olması amaçlanan cümlesi şuydu: “Sömürgeleştirilmiş topraklarda, proletaryanın sömürge rejiminin en çok şımarttığı sömürgeleştirilmiş insanların çekirdeğini oluşturduğu defalarca görülmüştür. Kasabaların embriyonik proletaryası nispeten ayrıcalıklıdır. Kapitalist ülkelerde, proletaryanın kaybedecek hiçbir şeyi yoktur; uzun vadedeyse kazanılacak her şeye sahiptir. Sömürgeleştirilmiş ülkelerde, proletarya kaybedecek her şeye sahiptir” (1961, s. 84). Dünyanın dört bir yanından tepkiler geldi. Vietnamlı komünist, Nguyen Nghe şu sert cevabı verdi: Sömürgelerdeki işçi sınıfı Fanon’un kastettiği manada ayrıcalıklı, yani yerleşimciler tarafından şımartılmış bir sınıfı oluşturmaz; sözcüğün devrimci anlamıyla ayrıcalıklıdır, çünkü sömürü mekanizmalarını ilk elden gözlemlemek, geleceğe giden yolu toplumun bütünü için kavramak adına en iyi konumdadır (1962, s. 31). Macar komünist, Imre Marton için, toplumsal gerçekleri aşırı derecede basitleştirirken bile, hala proletarya ve ulusal burjuvazinin aynı düzleme koyulmasının imkansız olduğu sonucuna varabiliriz. [Proletarya] yabancı sermaye, fakat aynı zamanda ulusal sermaye tarafından da sömürüye maruz bırakılan bir sınıftır (1965, 8/9, s. 52). Ve İngiliz Marksist, Jack Woddis, Fanon’u sömürge altındaki Afrikalı işçilerin şımartıldığına dair ‘inanılmaz iddiasının’ basit kesinliği konusunda suçluyor: Fanon’un ya görmezden geldiği ya da farkında bile olmadığı mevcut tüm gerçekler ve istatistikler (ve eğer durum ikincisiyse gerçek olguların ne olduğunu öğrenmeye zahmet bile etmeden bu tür geniş kapsamlı açıklamalar yapması tamamen sorumsuzcadır) Fanon’un iddiasını tamamen çürütmektedir. Neredeyse tüm resmi veya yarı resmi raporlar, sömürge yönetimi altındaki ‘şımartılmaktan’ çok uzak olan Afrikalı işçilerin içler açısı koşullara dayanmaya mecbur olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Tipik Afrikalı işçinin koşulu genellikle düşük ücret, kötü giyinme, kötü barınma, kötü beslenme, yetersiz beslenme, hastalanmaydı (1972, s. 108).

Tüm bunlardan sonra İnsan, Fanon ve bu yazarların aynı insanlar hakkında konuşup konuşmadığını merak ediyor doğrusu. Daha yakından bir bakış hiç de öyle olmadığını gösteriyor. O halde Fanon’un kaybedecek her şeye sahip dediği bu proletaryaya kimler dahildir? Aslında sömürge makinesinin düzgün çalışması için gerekli ve vazgeçilmez olan sömürgeleştirilmiş insan kesimidir: tramvay sürücüleri, taksi sürücüleri, madenciler, liman işçileri, erkek hemşireler vb. Bunlar, milliyetçi partilerin en sadık müşterisini oluşturan ve sömürge sisteminde kapladıkları ayrıcalıklı yer ile sömürgeleştirilmiş insanların ‘burjuva’ kesimini oluşturan unsurlardır (1961, s. 84). Ek bir alıntı, Fanon’un aslında bir ‘burjuva’ kesimi olan bu ‘şımartılmış’ proletaryasını daha açık şekilde tanımlayacaktır: Az gelişmiş bölgelerdeki siyasi partilerin çoğunluğunun büyük hatası, doğuştan gelen kusuru, her şeyden önce en bilinçli unsurlara uyan klasik şemaya uymak olmuştur: kasabaların proletaryası, esnaflar ve memurlar, yani, nüfusun güçlükle yüzde birden fazlasına gelen sonsuz küçük bir kısmına (1961, s. 84; italik eklenmiştir).

Bu proletarya, esnaflar ve memurlarla birlikte yüzde birden az olan, Woddis’in bahsettiği ‘tipik Afrika işçisi’ mi? Açık şekilde hayır, çünkü Woddis, ‘Fanon’un iddiasının, Fanon’un işçilerin özel bir lüks sürdüğünü iddia ettiği sömürge döneminde işçilerin büyük çoğunluğunun geçici, vasıfsız göçmen işçiler veya mevsimlik tarım işçileri olduğu Afrika’nın hususi sınıf yapısını hesaba katmakta başarısız olduğunu’ söyler (1972, s. 102; italik eklenmiştir). O halde Fanon Woddis’in bahsettiği bu grubu gözden mi kaçırdı? Hiç de değil, ama göreceğimiz gibi, onları lümpen proletaryalar ve köylüler olarak adlandırdı. Hangi terminolojinin daha faydalı olduğu sorusuna daha sonra geleceğiz. Burada kendimi semantik bir karışıklığı işaret etmekle sınırlandırıyorum, Woddis bir korkuluğa saldırmaktadır.

Nguyen Nghe’nin eleştirisi daha ayırt edicidir: [Fanoncu kavram] liman işçileri ve madencileri tercümanlar ve erkek hemşirelerle aynı sınıfa koyma hatasıyla işe başlar. Öncekiler gerçek proletaryayı, endüstriyel işçi sınıfını oluşturur (sömürgelerde, buraya ayrıca büyük tarlalarda çalışan işçileri de koymalıyız); sonraki yine devrimci bir sınıf olan, ancak daha az kararlılığa ve takibe sahip küçük burjuvazinin bir parçasını oluşturur (1962, s. 30). Nguyen Nghe daha önce ‘halkı oluşturan’ ve ‘devrimin kuvvetlerini kuran’ dört sınıfın ‘işçi sınıfı, köylü işçi sınıfı, küçük burjuvazi ve ulusal burjuvazi’ olduğunu söyleyerek ‘Vietnam devriminin kuramcısı’ Truong Chinh’i alıntıladığından onun ‘endüstriyel işçi sınıfı’ tarlalardaki işçileri (Fanon’un kullanımında köylüleri) içerdiği, fakat ‘tercümanlar ve erkek hemşireleri’ dışarıda bıraktığı için Nguyen Nghe’in hala hem Fanon hem de Woddis’ten farklı bir gruptan bahsettiğine dikkat etmeliyiz. Sonuncusu, ‘yine devrimci, fakat daha az kararlılığa ve takibe sahip’ küçük burjuvaziye dönüştü. Fakat bir kez daha, burada hokkabazlık sözcüğünün bir unsuru var mı? Nguyen Nghe’in daha az kararlı ‘küçük burjuvazisi’ ve Fanon’un güvenilmez ‘proleterlerinin’ hiç olmazsa örtüşen kategoriler olduğu görülüyor.

Bir lümpen proletarya tartışmasına geçersek tartışma daha açık hale gelecektir. Ne Nguyen Nghe ne de Marton gerçekten lümpen proletaryayı tartışmıştır. Fakat Woddis’in Fanon’a saldırısında, bunlar merkezi bir rol oynamıştır. Marks’a dayanan Woddis, Marks’a göre bazen olumlu bir rol oynasa da lümpen proletaryanın esasen ‘gerici düzenin rüşvet verilmiş aracı’ görevi gördüğüne atıfta bulunarak doğru bir noktaya temas etmiştir. ‘Fakat bir sınıf veya daha ziyade bir alt sınıf olarak, devrim zamanında proletarya tarafından harekete dahil edilecekti; kesinlikle bir devrimi başlatamayacak veya devrime öncülük edemeyecektir’ (1972, s. 80). Woddis’in yapmadığı şey, lümpen proleterlerin tam olarak kimler olduğunu ve bunların proletaryaya dahil ettiği ‘gündelik, vasıfsız göçmen işçiler’ ile ilişkilerinin ne olduğunu söylemektir. Woddis için gerçek lümpen proletarya ‘gerçek sınıftan ayrılmışlar’ (1972, s. 82) veya aynı görüşte, ‘sınıftan ayrılmış ve kriminal unsurlar’ ile sınırlıdır. Sınıftan ayrılmışın, sadece köyden şehre doğru yerinden edilmiş göçmenlere değil, yetişkinlerin değişen sınıf konumunun sonucu olarak yaşam tarzında aşağıya doğru kayma yaşayanlara atıfta bulunduğu varsayılıyorsa bugün Afrika’da veya hatta genel olarak Üçüncü Dünyada herhangi bir sınıftan ayrılmış unsur olup olmadığı merak konusudur. İnsan bunun çok sayıda olup olmadığını merak ediyor.

Bu, hiçbir durumda Peter Worsley’in Fanon’u okurken düşündüğü grup değildir: Bunların statik olarak, öncelikle bir şekilde eski köylü oldukları için ve ikincil olarak oluşum halindeki halk oldukları için gerçekten sabit ve konsolide olmuş bir toplumsal sınıfmış gibi köylülerden keskin sınırlarla ayrılmış ayrı bir kategori – lümpen proleterler – oluşturduklarını düşünmek büyük bir hatadır. Şehirli insanlar haline gelmekte, nihayetinde yerleşik, istihdam edilmiş kentsel işçi sınıfı nüfusunun bir parçası olmayı ümit etmektedirler. Fakat bunlar kentsel toplum tarafından özümsenmekten ve kabul görmekten çok uzaktadırlar. Bunlar dışlanmışlar, marjinal insanlar, iki toplumsal dünya arasındaki gezginler, çoğumuzun cehennemi tercih edeceği, fakat onlar için terk ettikleri köy hayatından çok sayıda yönden büyük bir iyileşmeyi teşkil eden bir arafın sakinleridir (1969, s. 42-3). Lümpen proletarya hakkında daha karmaşık bir şüphecilik, saldırıları Fanon’dan çok ‘Peter Worsley, Oscar Lewis, Peter Gutkind ve diğerleri tarafından kurulan tanımlanabilir bir “Fanoncu geleneğe” yönelen Robin Cohen ve David Michael tarafından ifade edilir (1973, s. 32). Cohen ve Michael’ın ‘Fanoncular’ hakkındaki, fakat aynı ölçüde Woddis hakkında da bulunabilecekleri şikayeti, bunların lümpen proletaryanın marjinalliğini varsaymalarıydı, oysa: lümpen proletarya, yeni sömürge ekonomisinden Fanoncuların ima ettiklerinden çok daha az dışlanmıştır. Gerçekten de çoğu, sistemde önemli bir paya sahiptir ve parazitler gibi, ister çalışan akrabanın gelirine bağımlılık olsun, ister hırsızlık olsun isterse de fuhuş gibi hizmetlerin sağlanması olsun başkalarının üretici emeğinden geçinmektedir (1973, s. 36).

Ayrıca, Cohen ve Michael bu kategorinin ‘dilenciler, dini münzeviler ve peygamberler, fiziksel engelliler ve deliler’ gibi çeşitli türlerdeki insanları ve aynı zamanda aralarında ‘işinden atılanlar, aralıklı işe alınnanlar, işini güvenceye alma ümidini bırakanlar, hala iş arayanlar ve hırsızlar, kadın tüccarları veya fahişeler gibi toplumsal olarak onaylanmayan bir çevrede barınanlar arasında ayrımların belirtilmesi gerektiği’ nüfusun bütünüyle başka bir kesimini ‘sokak insanları’ olarak bir araya getiren şüpheci bir araştırmacının sınıflandırması olabileceğine inandılar (1973, s. 37-8).Bunlar, politik taktiklerin tartışılması için yararlı kesinliklerdir. Şu an için, bunun yalnızca Fanon’un aslında Woddis’in öne sürdüğünden çok daha geniş bir toplumsal kategoriden bahsettiğini açıkça ortaya koyduğunu belirtebiliriz.

Fanon’un ikinci çarpıcı bulduğumuz alıntısı köylülük hakkındadır: Sömürgeci ülkelerde, köylülüğün tek başına devrimci olması oldukça değerlidir. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktur ve kazanacak her şeyi vardır. Köylü, sınıftan koparılmış, açlıktan ölen insan, yalnızca şiddetin karşılığını verdiğini en kısa sürede keşfeden insandır. Onun için hiçbir uzlaşma, anlaşmaya varma olasılığı yoktur (1961, s. 46). Nguyen Nghe olumlamanın gücünden etkinlenmiştir. Bizi ‘eş zamanlı olarak Fanon’un olumlamasının derin hakikatini yakalamaya, köylü kitlelerinin devrim için paha biçilemez değerini takdir etmeye’ ve Fanon’un nerede hata yaptığını görmeye çağırdı. ‘Köylü, kendi başına, hiçbir zaman devrimci bilince ulaşamaz; bu, şehirlerden gelen, yoksul köylüler arasında sabırla en yetenekli unsurları ayırt eden, onları eğiten, organize eden militandır ve dolayısıyla yalnızca uzun bir politik çalışma döneminden sonra köylüler harekete geçirilebilir’ (1962, s. 29; italik eklenmiştir). Köylülük tek başına devrimcidir! Köylü, kendi başına, asla devrimci bilince ulaşamaz! Cezayir ve Vietnam deneyimleri arasındaki, bir devrimci parti kurma konusundaki başarısızlık ve başarı arasındaki bir yüzleşmenin ortasındayız. Nguyen Nghe şöyle devam eder: Yoksul köylü bir yurtsever olabilir ve elinde silahla kahramanca ölebilir, ancak bir köylü olarak kalırsa, devrimci harekete öncülük edemeyecektir. Vietnam Halk Ordusu’nun %90’ını köylüler oluşturuyor, fakat devrimci liderlik kendisini bir köylü liderliği olarak tanımlamadı ve liderler militanlara köylülüğe değil, fakat proletaryaya özgü bir ideoloji aşılamaya çalışıyor (1962, s. 31; italik eklenmiştir).

Nguyen Nghe daha ileri gitmiştir. Çin deneyiminin başarısı ve sınırlarının tam da köylülüğün bunda oynadığı role dayandığını öne sürmüştür:

Çok uzaktaki Yenan bile mesajlar almıştı ve Şangay’dan insanlar sürekli olarak birkaç kilometre uzağa yerleştiler; bu geçiş olmadan Yanan tek bir cemaatin sığınağı haline gelebilir, tarihsel deneyimden kopabilir ve er ya da geç yok olmaya mahkum olabilirdi. Çin devriminin belirli olumsuz yönleri, çok güçlü bir köylü damgasından, çok sayıda lider ve militanın çok uzun süre kırsalda kalmasından kaynaklanmış olabilir (1962, s. 32-3). Yeniden, kimdir bu köylüler? Nguyen Nghe kimi zaman köylülerden, kimi zaman da yoksul köylülerden bahsediyordu. Woddis, ‘köylülüğün, genel olarak, üretim amaçlarının küçük mülkiyetine dayandığının göz ardı edilmemesi gerektiğini’ söylemişti. Fakat daha sonra bize şunları söylüyordu: Köylülük gerçekten tek bir homojen sınıf değildir. Örneğin, bir diş macunu tüpünü her iki ucu açıkken ve ortasından bastırılırken hayal edebiliyorsanız, kafanızda köylülüğe ne olduğuna dair bir resim canlanır. Bir küçük toprak sahipleri ordusundan yoksul ve çoğunlukla topraksız köylü kitlesi alttan bastırılırken ücretli emeği kullanan küçük bir zengin köylü tabakası üste çıkar. Diğer bir deyişle, köylülük, büyük ölçüde farklı çıkarları olan üç ayrı tabakaya bölünme aşamasındadır. Aslındai yoksul topraksız köylü genellikle zengin köylü tarafından sömürülen ücretli emekçiye dönüşür (1972, s. 59-60; italik eklenmiştir). Fanon’un açlık çeken köylüsünün Woddis’in zengin köylüsü olmadığı açıkça görülmelidir. O, muhtemelen Woddis’in belirttiği gibi, genellikle ‘ücretli emekçiye’ kısaca bir proletere dönüşen ‘yoksul ve genellikle topraksız’ köylüdür. Hatırlarsanız Nguyen Nghe de tarlalardaki ücretli işçilerden spesifik olarak proleterler olarak bahsetmişti. Dolayısıyla Fanon’un köylüleri Nguyen Nghe ve Woddis’in proleterleridir veya hemen hemen bunlara yaklaşmaktadır.

Son olarak dördüncü büyük sınıf kategorisi olan burjuvaziye bakalım. Entrika genişliyor. Birçok yönden, işçi sınıflarıyla ilgili tartışmanın kamuflaj görevi gördüğü kilit soruya geliyoruz. Fanon burjuvazi hakkında ne diyor? Sömürge rejiminin sonunda iktidara gelen ulusal burjuvazi az gelişmiş bir burjuvazidir. Ekonomik gücü neredeyse yoktur ve hiçbir durumda değiştirmeyi umduğu metropol burjuvazisininkiyle kıyaslanamaz. Yeni devletin en aydın kesimini oluşturan üniversite mezunları ve tüccarlar, azlıkları, başkente odaklanmaları ve kaçakçılık (ticaret), çiftçilik, serbest meslekler gibi katıldıkları faaliyetlerin türü bakımından önemlidir. Bu ulusal burjuvazi içerisinde ne sanayiciler ne de finansörler vardır. Azgelişmiş ülkelerin ulusal burjuvazisi; üretim, icat, inşaat, emek ile ilgili değildir. Tamamen aracı tipi faaliyetlere yönlendirilir. Sömürge sisteminde, sermaye biriktiren bir burjuvazi imkansızdır (1962, s. 114).

Dolayısıyla, bir burjuvazinin tarihsel görevini yerine getiremediğinden, ‘hiçbir şey için iyi olmadığı’ için ulusal burjuvaziye karşı mücadele edilmelidir (1961, s. 132). Mahkumiyet küreseldir. Ve ulusal burjuvazide herhangi bir erdem bulmaya dair isteksizlik eleştirmenlerinin çoğunu çileden çıkarmaktadır.

Imre Marton yalnızca ulusal burjuvazinin ‘emperyalist güçlerle’ ilişklerine odaklandığı için Fanon’u yerden yere vurmuştu. Marton, Bazı ülkeler için, ulusal burjuvazinin ‘… halk kitlelerinin baskısı altında… uluslararası ilişkilerde anlamlı bir emperyalizm karşıtı politika ve ülke içerisinde, çeşitli ölçülerde, halk kitlelerinin belirli siyasi ve ekonomik arzularını hesaba katan bir politika yürütmesine neden olan bir sosyalist bloğun varlığını unuttu, diyor (1965, 8/9, s. 51). Woddis de aynı konuyu tekrar etmişti: ‘Fakat sosyalist bir sistemin varlığının bağımsız ekonomisini kurma ve emperyalizme bağımlılığını azaltma ve bu süreçte emperyalist güçlerle çatışmaya girme konusundaki yardımı güvenceye alması adına ulusal burjuvaziye yeni olasılıklar sağladığı da aynı ölçüde doğrudur (1972, s. 95).

Marton ile aynı fikirdeki Amady Ali Dieng, Fanon’un ‘çıkarları emperyalizminkilere karşıt bir iç pazarı sömüren’ ulusal burjuvazi ve …çıkarları emperyalizminkilerle yakından bağlantılı olan bir ‘bürokratik ve komprador burjuvazi arasındaki Marksist yazılarda ‘genel olarak kabul edilen’ ayrımı ihmal ettiğini eklemişti. Dieng hızlıca, bununla birlikte, görünüşe göre bu ayrımdan korkmak, Afrika’nın en gerici politikacılarından oluşan kampta sınıflandırma yapmaya yarayabilmektedir, diye bir dipnot eklemişti. “[Bir ulusal burjuvazinin] bu şekilde kavranması, kahve ve kakao yetiştiriciliğine dayandıkları ve dolayısıyla pazarlarının Fildişi Sahili dışında bulunması bakımından emperyalizme bağlı çıkarlara sahip oldukları için Fildişi Sahili kırsal burjuvazisini ulusal burjuvazi saflarının dışında bırakmaktadır’ (1967, s. 26). Ancak, Afrika’nın herhangi bir yerinde ihracat ürünlerine veya doğrudan bir dünya pazarına bağlı diğer işletmeler ile uğraşmayan neredeyse hiçbir ‘burjuvazi’ olmadığı için Fildişi Sahili kırsal burjuvazisini dışarıda bıraktığımızda çok sayıda diğerini de dışarıda bırakmamız gerekir ve sonunda elimizde neredeyse boş bir kategori kalır. Hangi noktada, Dieng’in ‘bürokratik ve komprador burjuvazisi’ aslında Fanon’un ulusal burjuvazisi ile büyük ölçüde örtüşmüyor? Sınıf kategorileri arasında dolaşırken anlamsal karışıklık üstüne olan hususları belirttik. Ne kadar tuhaf! Fanon’u okumak bu kadar zor mu? Biçeminin ‘edebi’ ve ‘kesinlikten’ çok uzak olduğu doğru. Retorik süslemeden zevk aldığı da doğru. Fakat metinler ne soyut ne de anlaşılması güçtür. Somut referanslar ve ayağı yeren basan açıklamalarla doludur. İstenmediği sürece özü yakalamak bu kadar zor olmamalıydı.

Fanon kime saldırıyordu? Onu kendi bağlamına oturtmalıyız. Önemli eserini Cezayir ulusal özgürlük savaşının yedinci yılında 1961’de yazdı. Bağımsızlık yakındı. Önceki yıl, 1960’ta, Fanon’un iyi bildiği üzere, büyük ölçüde. 1960 yazında Kongo devrildi ve karşı devrim Afrika’da dişlerini gösterdi. Fanon birinci kriz zirvesinde Cezayir geçici hükümetinin bir vekili olarak Kongo’daydı ve nafile şekilde bağımsız Afrika devletlerini Lumumba’nın arkasında toplamaya çalıştı. Lumumba’nın cinayeti, o Yeryüzünün Lanetlileri’ni yazmaya başladığını henüz duyurmuş olmalıydı. Dahası, Cezayirliler sadece Fransız Komünist Partisi ve SSCB’den gecikmiş ve gönülsüz destekle uzun bir savaşta savaştı. Imre Marton’un ‘sosyalist kampına’ minnettar olmak için çok az nedenleri vardı.

Son olarak, aslında kentli proletaryanın eyleme geçmek yerine daha fazla devrimci gürültü çıkardığı ve devrimin kırsal alanlarda ‘eş zamanlı’ olarak (yani, kurulu organizasyonel yapıların dışında ve bunlara karşı) başlamadığı Cezayir için tarihsel bir gerçektir. Fanon, Cezayir Devriminde, Afrika’daki yeni sömürgeci hükümetler denizinde gerçekliğini çoğu gözlemciden çok önce açık şekilde gördüğü bir sağlık adası buldu. Dünya solunun çoğunluğu Afrika’daki tek partili devletlerin gelişimini kutlarken Fanon şunları haykırıyordu: ‘Tek parti, burjuvazi diktatörlüğünün maskesiz, makyajsız, ahlaksız alaycı modern formudur’ (1961, s. 124).

Avrupa’dan ağzı yandığı için çok temkinli. Duygu dolu başka bir konu daha var. Martinikli, Fransa’da eğitim görmüş, Cezayir için mücadele eden Fanon’un Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kara Panter Partisinin ve diğer Siyahi militanların kahramanı haline gelmesinde hiçbir tesadüf yoktur. Eldridge Cleaver Yeryüzünün Lalentlileri kitabının ‘Amerika’daki siyah özgürlük hareketinin militanları arasında “İncil” kadar ünlü olduğunu’ yazdı (1967, s. 18). Huey Newton onların Fanon, Mao ve Che okuduğundan bahsetti (1973, s. 111). Stambouli ‘eski sömürgeci devletlerin gerçekliği için bu modellerin yetersizliğine’ vurgu yaparak Fanon’un ‘Avrupa modellerini terk etme telaşını’ savundu (1967, s. 528). Collotti-Pischel, Fanon’un Avrupa solunun eyleminin yetersizliği üzererine saldırısını savundu: Bugün bir Avrupalı Marksist için, iyi niyetle, Fanon’un sömürge halklarının bağımsızlık ve kalkınma mücadelesinde, Avrupa kitlelerinin kendilerini ‘sömürge sorunlarında ortak baskıcılarımızla (padroni) doğrudan hizalamadıklarında’… devamsızlık ve iktidarsızlık ile her türlü şekilde günah işlediğine dair savına itiraz etmesi zordur (1962, s. 857-8).

Imre Marton içinse aksine, Avrupa solunun eylemi gibi Avrupa modelleri oldukça yeterliydi: ‘Fanon Üçüncü Dünyanın ülkelerinin dahili koşullarını çağımızı yöneten genel yasalardan ayırıyor. Sadece spesifik bir form olan şey, Fanon için sosyalist ülkelerde gerçekleştirildiği için sosyalizmin aksine spesifik bir içerik haline geliyor’ (1965, 8/9, s. 60). Şaşırtıcı şekilde, Nguyen Nghe bu konuda daha da ileri gitti. Fanon’u Üçüncü Dünya ülkelerini ‘bataklıklarında kalmaya’ mahkum eden ‘modern değerlerin reddi’ ile suçladı: Fanon’un iddia ettiği gibi tarihe sil baştan başlayamayız. Kendimizi tarihin akışına bırakırız veya bunun nasıl yapılacağını öğrenmemiz gerekir. Emperyalizmden ne kadar nefret etsek de, bir Asyalı veya bir Afrikalı için ilk görev son üç asırdır tarihin öncüsünün Avrupa olduğunu kabul etmektir. Avrupa tarih arenasına çok sayıda Asya ve Afrika ülkesinde bulunmayan en az iki değer koymuştur; belirli anlarda veya belirli yerlerde mutlaka birbirleriyle bağlantılı değillerse bile birbirine uyan iki değer: üretici güçlerin yenilenmesi ve demokrasi (1963, s. 34).

Nguyen Nghe’nin Fanon’un tarihe sil baştan başlamak istediğine dair suçlaması oldukça yanlıştır. Sadece Fanon Avrupa’nın başarıları konusunda daha iğneleyici bir görüşe sahipti. ‘İnsan hakkında konuşmayı hiç kesmeyen, sadece İnsanla ilgilendiğini ilan etmeyi kesmeyen bu Avrupa’yı bugün ruhunun her bir zaferi için insanlığın ödediği acılarla tanıyoruz’ (1961, s. 239). Fakat her halükarda, Fanon’un ilgilendiği şey geçmişten ziyade gelecekti. ‘Unutmayın, yoldaşlar, Avrupa’nın oyunu sonsuza dek sona erdi; başka bir şeyler bulmalıyız (1961, s. 239). Afrika Avrupa’yı taklit etmek istiyorsa, o zaman ülkelerimizin kaderlerini Avrupalılara bağlayalım. İşleri halletmesini içimizdeki en yeteneklilerden bile daha iyi bileceklerdir.Fakat biz insanlığın bir parça ilerlemesini istiyoruz, icatlar, keşifler yapmalıyız. Avrupa için, kendimiz için, insanlık için, yoldaşlar, yeni bir deri yetiştirmeliyiz, yeni kavramlar geliştirmeliyiz, yeni bir insan yaratmaya çalışmalıyız (1961, s. 242; italik eklenmiştir).

Fanon’un ‘yeni bir deri’ ve ‘yeni kavramlar’ araması tam olarak dünya sistemindeki sınıf yapısının ve bir devrim için elzem olan sınıf ittifaklarının sorunları üzerinedir. Kendisini içine derinden gömdüğü Avrupa düşüncesini reddetmekten çok uzaktır, kitabının başlığını Enternasyonelden almış ve başlangıç noktasını Komünist Manifesto’dan almıştır: ‘Dünyanın tüm işçileri birleşin! Zincirlerinizden başka kaybedeceğiniz hiçbir şey yok.’ Sadece, kimin kaç tane zinciri olduğuna ve en az ayrıcalığa sahip olarak, bir ‘devrimci sınıfa’ dönüşmek için en hazır olabilecek grupların hangileri olduğuna tekrar bakalım dedi. Eski etiketler eski derilerdir, bunlar çağdaş gerçekliği bütünüyle karşılamıyor.

Fanon bize bitmiş analizi sunmadı. Bu analiz için eylem çağrısında bulundu. Marie Perinbam, bana göre, bu noktayı tam olarak yakaladı; ‘Fanon bir devrimi analiz etmiyordu; birini sürdürmek ve diğerlerini yaratmak istiyordu. Fanon’un belirli bir durumun değerlendirmesi olmaktan çok uzak kendiliğinden devrimci köylülük hakkındaki varsayımı, bir toplama fikri, bir mit, bir adanmış eylem sembolüüydü’ (1973, s. 441, 444). Bu nedenle Stambouli Fanon’un köylülüğün rolüne dair kavrayışının en çok eleştiriyi aldığını ve ‘belki de an az anlaşılanın’ kendi savının kısmı olduğunu söyleyebiliyordu (1967, s. 526). Kilit taktiksel sorun tarafların dünya mücadelesinde nasıl saf tuttuğudur ve Fanon bu konuda belirli kabul gören hakikatlerden şüpheleniyordu. 1961 yılında, argümanları dünya komünist hareketindeki derin bölünme ile çok sayıda ideolojik simgenin sorgulanmaya başlamasından sonra 1970’lerde göründüklerinden daha heretik görünüyordu.

Enrica Collotti-Pischel Fanon’un sorular yönelttiği Leninist miras olarak adlandırılabilecek temel teorik konu hakkında açık şekilde ayrılıyordu: Esasında, Komintern içerisindeki sömürge sorunsalının kökeni iki katlıydı. Bir yanda, emperyalizme karşı dünya mücadelesi hakkındaki Leninist sav, proleterlerin ve sömürgelerin devrimci mücadelesinin kaçınılmaz birliği, Avrupa sosyal demokratlarının çoğunluğu tarafından sömürge baskısının kabulünün itham edilmesinin politik ve hatta daha genel olarak insani sonuçları vardı. Diğer yanda, ulusal sorununa karşı bir konum almak için esasen Marksistler tarafından üzerinde durulan ve en azından başlangıçta, tipik olarak Avrupa’daki ulusal azınlıkların hususi durumlarından, yani çokuluslu Avrupa devletlerinin dağılmasının mirasından doğan faktörler ile karakterize edilen kavram kolonilere uzanmaktan kaynaklanan tüm argüman dizisi vardı (1962, s. 840-1).

Bu sorunsalın çözümü, ‘iki aşamalı devrim teorisiydi’, her biri farklı bir sınıf ittifakını ima eden sosyalist bir aşamanın takip ettiği bir burjuva demokratik aşama. Aslında, eleştirmenlerinin çoğu Fanon’a birinci aşamanın mutlaka yoldan sapması gerektiğini, ‘atlanmasının’ mümkün ve gerekli olduğunu varsaydığı için saldırmaktadır. Oysa, bunun atlanamayacağını ve proletaryanın önceliğinin maceracı ihmali işçi sınıflarının işbirliği halindeyken burjuvaziyi kontrol etme becerisini zayıflatırsa yolundan sapacağını ve böylelikle, Woddis’in cümlesiyle ‘ulusal özgürleşme amacını tamamlayacaktır’ (1972, s. 1 13) veya Nguyen Nghe’in iddia ettiği gibi: Mutlak metafiziksel değere sahip silahlı mücadeleyi bahşetmek, Fanon’un devrimci mücadelenin, kitabında hiç tartışlmamış başka bir yönünü, toplumsal sınıfların, farklı toplumsal tabakaların ulusal bağımsızlık için ve barış sağlandığın yeni bir toplumun inşaası için birleşmesi sorununu ihmal etmesine yol açmaktadır (1963, s. 28).

Bu çizgide belki de en güvenilir eleştiri, Fanon’un kendi teorilerini uyguladığı Cezayir dışındaki bir yerde, yargısının yanıldığını öne süren Basil Davidson tarafından yapılmıştır. Burası, Fanon’un Agostinho Neto’nun mpla’sına karşı Holden Roberto’nun upa’sının erken güçlü bir destekçisi olduğu Angola’ydı. Fanon’un hatasının veya başkalarının onun telkin ettiği veya telkin etmeyi düşündüklerinden çıkardığı sonucun hatasının kanıtı en kolay şekilde büyünüyle Angola deneyiminde görülebilir. Kongo Halkının Mart 1961’deki neredeyse tamamen hazırlıksız ayaklanması kavrayışta çok ‘Fanoncu’ydu, ancak felakete yol açtı, bununla birlikte bu bağlamda hiç de ‘Fanoncu olmayan’ mpla liderliği altındaki ulusal hareketin ilerleyişi sürekli genişlemeye ve başarıya götürdü (Davidson 1972, s. 10). Bu hiç şüphesiz, güçlü bir argüman, buna en iyi Fanon’un keskin eleştirmenleri arasında en cömerti olan Nguyen Nghe’nin söylediği şu şeyle cevap verilebilir: ‘Frantz Fanon hala hayatta olsaydı, Cezayir deneyiminin ışığında ne kadar çok şey öğrenebilirdi?’ (1963, s. 26). Ve buna, Nguyen Nghe yazdığından beri olan her şeyin ışığında, diye eklenebilir.

Fanon’un 1950’lerin devrimci teorisinin yetersizliklerine dair eleştirisinin ve 1960’ların somut deneyiminin ışığında öğrenebileceğimiz nedir? Sanırım ‘işçi sınıflarını’ veya ‘yoksulu’ açıklamak zorunda olduğumuz terim üçlüsünün – proletarya, köylülük ve lümpen proletarya – on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının gerçekliklerini (bu bile mi?) açıklamak üzere söylenebilecek, fakat yirminci yüzyıl dünyasını gerçekten karşılamayan çağrışımlar nedeniyle birçok yönden yanıltıcı olduğu söylenebilir. Köylülük, proleterleri ve burjuvaları bir araya toplayan bir terimdir ve kır ve şehir arasında kesin olarak parçalanmakta olan bir sosyo-coğrafi türde bir ayrılığı varsayan bir terimdir. Lümpen proleter de, burjuvazinin bir zamanlar ‘tehlikeli sınıflar’ olarak adlandırdığı ve kafa karışıklığını besleyen basit bir edebi kelamdır.

Yapılacak en yararlı ayrımların, her şeyden önce, proleterler ve yarı proleterler arasında, yani yaşam gelirini ücretli emekten kazananlar ve yaşam gelirinin bir kısmını ücretli emekten ve bir kısmını birincil üretimin intifa hakkına erişim; aileden yardım, devlet veya kamu kurumu ve hırsızlık gibi diğer kaynaklardan alanlar arasında yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bu tür bir ayrım, Tony Martin’in, Fanon için ‘lümpen proletaryanın sadece köylülüğün kentsel bir uzantısı olduğunu’ söylerken neden haklı olduğunu açıklığa kavuşturacaktır (1970, s. 389). Bunun nedeni, çoğu durumda ve özellikle dünya ekonomisinin çevre ülkelerinde, yarı proleterlerin aslında yaşam gelirlerinin ücret dışı kesimini idareli kullanmak için yaşamları boyunca kentten kırsal alanlara doğru gidip gelmek zorunda olmasıdır.

Proletarya ve yarı proletarya arasında bir ayrım yapıldığında, Fanon’un fikirlerinin ‘gelişmiş kapitalist ülkelere’ ve ayrıca Üçüncü Dünyaya nasıl uygulanabileceğini görmek kolaydır, Worsley’in yaptığı gibi: “Üçüncü Dünya” kavramı bir ülke dizisine değil, bir ilişki dizisine atıfta bulunur. Ayrıca köylülüğün özel sefaletine, lümpen proletaryaya veya ister Harlem’de ister Hong Kong’da olsun Beyaz “İnsan Türünün Lordları” ve yeryüzünün “Yerlileri” arasındaki geniş bölünmeye işaret eder’ (1972, s. 220). Eldridge Cleaver’in formülasyonunu bu bağlamda anlayabiliriz: ‘Hem Ana Vatan’da hem de Siyah Sömürge’de, işçi sınıfı proletaryanın sağ kanadıdır ve lümpen proletarya sol kanattır. İşçi sınıfı ve lümpen proletarya arasında büyük bir çelişkiye sahibiz’ (Worsley’de alıntılanmıştır, 1972, s. 222).Kapitalizmin tarihsel süreci, proleterleşmenin de tarihsel sürecidir. Tamamlanacaksa bile şu an bundan çok uzaktır. Bu süreçte, çalışma hayatları sırasında yarı zamanlı çalışanların hayatta kalmak için otlakçılık yapmaları gerekir. Ne kadar çok sömürülürse sömürülsün sürekli olarak çalışandan hem daha umutsuz hem de daha hareketlidir. Yarı proleterlerin aslında ‘yeryüzünün lanetlileri’ olduğunu ve şiddete kendiliğinden katılma olasılığı en çok olan grup olduğunu kabul etmemek zordur.

Fanon’un kendiliğindenliğin sürekli erdemlerine sözde inancına hiç saldırılıp saldırılmadığı merak konusudur. Her şeyden önce, kendiliğindenlik bölümünün başlığı ‘kendiliğindenliğin büyüklüğü ve zayıflığı’dır. ‘İsyanın liderlerinin çok büyük ölçekli köylü ayaklanmalarının bile kontrol altına alınması ve yönlendirilmesi gerektiğini gördüğünü’ bu bölümde söylemektedir. Bu liderler, hareketten sadece bir köylü ayaklanması olarak vazgeçmeye ve bu nedenle onu bir devrimci savaşa dönüştürmeye yönlendirilirler’ (1961, s. 102). Fanon ne devrimci örgütlenme ihtiyacını reddeder (oldukça tersidir) ne de ideolojik bağlılığa ihtiyacı reddeder. O, hangi grupların devrimin ilk ve en zor adımlarını atma, ciddi başlangıçlar yapma konusunda en çok istekli olabileceğini değerlendirmektedir. ‘Doğru anı’ bekleyenler Godot’yu bekleme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

Fanon bu nedenle hiçbir şiddet biçimini desteklemedi. Dili bu konuda oldukça açıktır: ‘Her şeyi silip süpürmek isteyen fevri kurt, otantik bir devrim yaratacak olan ani rüzgar, mücadelenin uzun sürmesi ve uzun sürüp tanınmaz hale gelmesi riskini alır. Sömürgeleştirilenler, bazı küçük tavizlerle silahsızlandırılmalarına izin verme riskini taşır’ (1961, s. 105). Politik örgütlenme ve ideolojik netlik bu yüzden zorunludur. Fakat yine de, diyor Fanon, yarı proleter kitlesinden militanlar çıkarılması muhtemeldir.

Sınıf ilişkileri haritamızda, proletarya içerisinde yapılması gereken başka bir ayrım vardır. Bu bakım ve yeniden üretim için ve küçük başka şeyler için yeterli asgari geçim seviyesinde veya yakınında yaşayan proleterler ve bir ‘burjuva’ yaşam tarzına izin veren, ancak az ya da çok kazandıkları kadar harcadıklarıkları önemli bir gelir elde eden ücretli işçiler arasındaki ayrımdır. Bu grup sıklıkla Fanon’un kaçındığı bir terim olan ‘küçük burjuva’ terimi ile adlandırılır. Dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bu yaşam tarzı için güvenli bir mülk dayanağının olmaması ve bu nedenle bir birey için yüksek geliri kaybetme riski, yetenek ve uygunluk için ödüldür. Bu ‘emek aristokrasisi’ (eğer birinin Lenin’in terimine dair imgesi sadece vasıflı işçileri değil, fakat kadroları, teknisyenleri ve profesyonelleri de kapsayacak şekilde uzatabilirse) gerçek burjuvazi ile kolektif bireysel istihkaklarının temel muhafazakarlıklarının karşılığı olduğu bir ‘toplumsal sözleşme’ içerisindedir. Bu ‘toplumsal sözleşme’ her iki yönde çalışır. Herhangi bir belirli kesim avantajların dışında bırakılma veya bunlara kabul edilmeme ile tehdit edildiğinde taleplerinde ‘militan’ haline gelecektir. Sömürge ülkelerde, bunlar Fanon’un yazdığı ve milliyetçi hareketlerin liderleri’ olarak niyetlerini ve hareketlerini suçladığı ‘burjuva kesimi’dir.

O halde Fanon ‘iki aşamalı devrime’ karşı mıydı? Hepsi yoruma bağlıdır. Collotti-Pischel, Mao Tse-Tung’un bu formülü kabul ettiğini yazmış, fakat şunları eklemişti: Mao ve Stalin’in konumları arasındaki temel fark, kesinlikle tarihsel süreçteki diyalektiğin işlevini bu farklı algılayış biçimidir: Mao’daki ulusal burjuva aşaması Stalin’inkinden önemli ölçüde daha geçicidir. Önemli olan aşamanın gelişimi değil, fakat onun üstesinden gelmektir (1962, s. 847). Fanon’a gelince, cevabı daha az açık olamazdı: ‘Son elli yıldır az gelişmiş ülkeler hakkında sorulan teorik soru, yani burjuva aşamasının atlanıp atlanamayacağı devrimci eylem düzeyinde çözülmelidir ve bu üzerine düşünme yoluyla olmamalıdır’ (1961, s. 131). Bu çok mu yanlış?

Fanon’u yirminci yüzyıldaki devrimci hareketlerin ışığında yeniden okumak, bizi polemiklerden öteye ve sınıf yapılarının daha yakın bir analizine götürmelidir. Terminoloji fetişi çoğu zaman yakalanması gereken olgunun gelişimi konusunda gözlerimizi bağlıyor. Fanon tabakanın varolan adaletsiz sistemden ne kadar fayda sağlarsa politik faaliyetlerinde o kadar tedbirli olacaklarından oldukça şüphe ediyordu. Bizi kimin hangi riskleri alacağına bakmaya itti ve sonra bu tür bir devrimci sınıftan bir hareket inşa etmemizi istedi. O yazdığından bu yana geçen yıllar bu içgüdünün aksini iddia etti mi? Ben böyle bir şey göremiyorum.

 

Referanslar

Cleaver, Eldridge. 1967. Post-prison Writings and Speeches. New York: Vintage Ramparts
Cohen, Robin ve David Michael. 1973. ‘The Revolutionary Potential of the African Lumpenproletariat: A Skeptical View’. Bulletin of the Institute of Development Studies, 5 (October), 31-42
Collotti-Pischel, Enrica. 1962. ‘“Fanonismo” e “questione coloniale’”. Problemi del socialismo, 5, 834-64
Davidson, Basil. 1972. Review of Y. T. Museveni vd., Essays in the Liberation of Southern Africa, ve K. W. Grundy, Guerilla Struggle in Africa. Anti- Apartheid News (September), 10
Dieng, Amady Ali. 1967. ‘Les damnes de la terre et les problemes d’Afrique noire’. Presence africaine, 62 (2), 15-30
Fanon, Frantz. 1961. Les damnes de la terre, Cahiers libres 27-8. Paris: Ed. Maspero. (Bu yayının İngilizce çevirisi, özellikle bu makalede tartışılan itilaflı kavramlar söz konusu olduğunda özensiz ve yanlış anlaşılmaya yol açabilecek türdendi. Dolayısıyla kendi çevirilerimi kullandım.)
Forsythe, Dennis. 1970. ‘Frantz Fanon: Black Theoretician’. The Black Scholar,1 (March), 2-10
Gilly, Adolfo. 1965. ‘Introduction’. In Frantz Fanon, Studies in a Dying Colon- ialism, s. 1-21. New York: Monthly Review Press
Hobsbawm, E. J. 1973. ‘ Passionate Witness’. Review of Irene L. Gendzier, Frantz Fanon: A Critical Study. The New York Review of Books, 22 February, pp. 6-10
Martin, Tony. 1970. ‘Rescuing Fanon from the Critics’. African Studies Review, 13 (December), 381-99
Marton, Imre. 1965. ‘A propos des theses de Fanon’. Action (revue theorique et politique du Parti Communiste Martiniquais), 7 (2), 39-55; 8/9 (3/4), 45-66
Newton, Huey P. Revolutionary Suicide. New York: Harcourt, Brace, Jovanovich
Nghe, Nguyen. 1963. ‘Frantz Fanon et les problemes de l’independance’. La Pensee, 107 (February), 23-30
Nwafor, Azinna. 1975. ‘Imperialism and Revolution in Africa’. Monthly Review, 26 (April), 18-32
Perinbam, B. Marie. 1973. ‘Fanon and the Revolutionary Peasantry – The Algerian Case’. TheJournalofModernAfricanStudies, 11 (September), 427-45
Stambouli, Fredj. 1967. ‘Frantz Fanon face aux problemes de la decolonisation et de la construction nationale’. Revue de I’lnstitut de Sociologie, 2/3, 519-34
Woddis, Jack. 1972. New Theories of Revolution. New York: International Publishers
Worsley, Peter. 1969. ‘Frantz Fanon: Evolution of a Revolutionary – Revolu- tionary Theories’. Monthly Review, 21 (May), 30-49 1972. ‘Frantz Fanon and the “Lumpenproletariat”’. Socialist Register, pp. 193-230
Zahar, Renate. 1970. L’oeuvre de Frantz Fanon, Petite collection Maspero 57. Paris: Maspero Lebensraum politikası

 

*Bu yazı ilk olarak Kürd Araştırmaları sitesinde yayınlanmıştır.