Dünya Forum: Sembolizm / Rüyalar âleminde yeniden doğuş

Sembolizm’in kökleri, 19. yüzyılın başlarındaki Romantizm akımına kadar uzanıyordu. Bu hareket, şiir, felsefe ve müzik alanındaki çağdaş gelişmelerle benzer ve güçlü eğilimleri paylaşarak, sanata dair yeni bir sentez oluşturdu. Sembolizm, entelektüel bir dışavurumculuk biçimiydi. Duyguları iletmek için alışılmış renk ve şekilleri kullanmaktan hoşnut olmayan sembolist sanatçılar, kompozisyonlarına gizli mesajlar ve ezoterik referanslar eklediler. Hareket 1. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında sona erse de yarattığı büyük etki günümüzde dek varlığını sürdürmeyi başardı.

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Sembolizm akımı, ilk olarak 1880’lerde Fransa’da bir edebiyatı hareketi olarak gelişti ve Jean Moréas’ın 1886’da Le Figaro gazetesinde yayınlanan manifestosuyla birlikte tanınırlık kazandı. Batı Avrupa kültürüne egemen olan Rasyonalizm (Akılcılık) ve Materyalizme (Maddecilik/Özdekçilik) karşı tepki gösteren Moréas, manifestosuyla, saf öznelliğin zuhur edişini ve doğal dünyanın gerçekçi bir tanımını içeren bir düşünsel ifadenin doğuşunu ilan etmiş oldu. Fransız Şair Stéphane Mallarmé’nin gerçeğin en iyi şekilde şiir yoluyla ifade edildiği inancına dayanan bu felsefe, sanatta doğayı kopyalamak yerine onunla paralel bir dünya yaratmayı önerdiği için, hareketin temel ilkesi haline geldi.

19. yüzyılda Empresyonist (İzlenimci) resmin sonlarına denk gelen bir sanat hareketi olan Sembolizm, 1886-1900 yılları arasında sanatın hemen her alanında Avrupa genelinde yayıldı. Başlangıçta şiir, felsefe ve tiyatro da dahil olmak üzere edebiyat alanında ortaya çıkan hareket, daha sonra müzik ve görsel sanatlara da yayıldı. Sembolist sanat, Ön-Rafaelitlerle*, Romantizm’le ve Estetik hareketle güçlü bağlar kurdu. Bütün bu hareketler gibi, Sembolizm de büyük ölçüde Natüralizm ve Realizm’e karşı bir tepki sonucu doğmuş ve mitolojik resimlerle derin bir bağ kurmuştu.

YENİ BİR GERÇEKLİK ARAYIŞI

Realistler (Gerçekçiler) ve natüralistler, görünen (optik) gerçekliği tüm nesnel etkileriyle yakalamaya çalıştıkları ve bu nedenle idealden ziyade sıradanlığa odaklandıkları sırada, Sembolistler hayal güçlerinde, rüyalarında ve bilinçdışı varlığımızda daha derin bir gerçekliğin arayışına girdiler. Bu arayışa yardımcı olması için afyon ve alkol gibi uyarıcılara başvurmaktan da geri durmadılar.

Hareketin en tanınmış ressamları arasında Gustave Moreau (1826-98), Arnold Bocklin (1827-1901), Ferdinand Hodler (1853-1918), Max Klinger (1857-1920), Paul Gauguin (1848-1903), James Ensor (1860-1949), Edvard Munch (1863-1944), Odilon Redon (1840-1916) bulunuyordu.

Yazın alanında bu stil, 1857 yılında Charles Baudelaire tarafından ‘Les Fleurs du Mal’ (Kötülük Çiçekleri) adlı şiir antolojisinin yayınlanmasıyla sanat dünyasına giriş yaptı. Baudelaire’in büyük hayranlık duyduğu ve Fransızcaya çevirdiği Edgar Allan Poe’ya ait eserler de bu hareket üzerinde önemli bir etkiye sahipti.

Bu yeni Sembolizm estetiği, 1860’lı ve 70’li yıllarda Stéphane Mallarmé ve Paul Verlaine tarafından geliştirildi. 1880’lerde Sembolizm şerefine bir dizi yazarın ilgi çeken birkaç manifesto dizisi yayınlandı. Sembolist edebiyat kimi benzerlikler taşıdığı Gotik Romantizm’le de bağlantılıydı.

RÜYA ÜLKESİNİN ENGİN TOPRAKLARI

Sembolizm, bazı Fransız şairlerin geleneksel Fransız şiirinde hem tekniği hem de temayı düzenleyen katı yaklaşımlara karşı isyan etmesinden doğmuştu. Sembolistler, şiirin açıklayıcı işlevlerinden ve onun biçimsel yöneliminden ziyade, insanın iç hayatı ve deneyimindeki çekingen ve bastırılmış duyguları tarif etmek istiyordu. Başlıca Fransız sembolist şairler arasında Stéphane Mallarmé, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud, Jules Laforgue, Henri de Régnier, Charles Baudelaire, René Ghil ve Gustave Kahn; Belçikalı Émile Verhaeren ve Georges Rodenbach; Yunan doğumlu Jean Moréas ve doğuştan Amerikalı olan Francis Viélé-Griffin ve Stuart Merrill bulunuyordu. En tanınmış sembolist eleştirmen Rémy de Gourmont iken, sembolist kriterler Joris-Karl Huysmans tarafından roman alanında ve Belçikalı Maurice Maeterlinck tarafından tiyatroda başarılı şekilde uygulandı.

Verlaine ve Rimbaud gibi sembolist öncüler, şiirden ve Charles Baudelaire’in düşüncelerinden, özellikle de ‘Les Fleurs du mal’ adlı eserindeki şiirlerden etkilendiler. Baudelaire’in ‘duyular arasındaki etkileşim’ yaklaşımını benimsediler ve bunu, şiirin armonik niteliklerine dair özgün bir anlayış üretmek için kullanan Alman müzisyen Wagner’in yaklaşımıyla birleştirdiler.

Edebi bir kavram olarak başlasa da, Sembolizm kısa bir süre içinde Realizm gibi Natüralizm anlayışını da reddeden genç nesil ressamların sanat eserleriyle tanınırlık kazandı. Sembolist ressamlar, sanatın, Empresyonizm gibi somutlaştırıcı, nesnel ve yarı-bilimsel bir şekilde doğal dünyayı temsil etmesinden ziyade, bir duygu veya fikri yansıtması gerektiğine inanıyordu. Sembolist ressamlar ve heykeltıraşlar, tarihin, efsanelerin, mitlerin, İncil hikâyelerinin ve geçmişin masallarının yanı sıra, dönemin edebiyatından ve şiirinden ilham alıyordu.

Sembolist şairler, sesler, kokular ve renkler arasındaki ilişkiyi keşfeden ilk kişilerdi ve görünür ile görünmez arasındaki gizemli benzerliklerle meşgul oldular. Kaderin bir cilvesi neticesinde, Fransa’nın en tanınmış şairlerinden Charles Baudelaire’in ‘Les Fleurs du Mal’ (Kötülük Çiçekleri / 1857) antolojisi, 1880’lerde ve 1890’larda sembolist ressamlar için en popüler ilham kaynağı değildi. Onlara hayal gücüyle ilgilenen ve hayallerin bilinçaltının fantezilerini ve arzularını imgelemenin bir aracı olduğunu ifade eden Eduard von Hartmann ve Jean Martin Charcot gibi bilim insanları ilham veriyordu. Sembolizm, kullandığı formlar birbirinden çok farklı olmasına rağmen, Avrupa geneline yayılan uluslararası bir harekete dönüşmüştü.

Sembolist sanatçılar kendilerini ifade ederken konularını mitolojik veya diğer ezoterik imgelerle donattılar. En çok rağbet gören sembolist konular arasında şehvet, dini duygular, aşk, ölüm, hastalık ve günah, insanlığın çöküş hali yer alıyordu. Empresyonizm sonrası dönemin bir parçası olan Sembolizm, pek çok açıdan Viktorya Dönemi’nin ruhsuz kentleşmesine ve materyalizmine tepki gösteriyordu. Tasavvufun dar temsiliyet sınırlarını reddetti ve daha geniş bir alanda İdealizm, Romantizm ve müstehcenlik sınırları arasında dolaşmayı tercih etti. Sembolizm, özellikle de resim alanında, gerçekliğin ve sanatçının iç dünyasının form ve duygusal açıdan bir sentezini temsil ediyordu.

REHBER MOREAS, ÖNCÜ GAUGUIN

18 Eylül 1886’da Le Figaro adlı Fransız gazetesinde yayınlanan “Le Symbolisme” başlıklı makale, Jean Moréas tarafından yazılmıştı. Moréas’a göre, Sembolizm “açık anlamlar ve gerçeklerin tasvirine” ters düşüyordu ve amacı “İdeal’i (kusursuz olanı) somut bir biçimde betimlemek” idi. Basit bir ifadeyle, Sembolistler, metaforik görüntüler ve sembolik anlam içeren düşündürücü biçimler kullanarak, sanatın dolaylı biçimde erişilebilecek daha kesin gerçekleri ifade etmesi gerektiğini düşündüler.

1891 yılında yayınlanan yazısında Albert Aurier, Sembolizm’in ilk tanımını estetik bağlamda yaptı; basitleştirilmiş ve doğal olmayan bir tarza sahip olduğunu söylüyordu. Hareketin öncülüğünü Gauguin’in yaptığını ifade ederken, Sembolizm’i sanata dair öznel bir görüş biçimi olarak nitelendirdi. Bununla birlikte, resim alanındaki Sembolizm’in temeli, Gustave Moreau (1826-1898), Puvis de Chavannes (1824-1898), Odilon Redon (1840-1916) gibi eski nesil sanatçılar tarafından 1870’lerin başlarında atılmıştı. Bu ressamların on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşayan Gauguin ve çağdaşları üzerinde derin bir etkisi olacaktı.

Eserlerini ruhani bir değere kavuşturmak isteyen Sembolizm yandaşları ise İncil’deki öykülerden alınmış gizemli figürlerle dolu hayali dünyalar yarattılar. Bununla birlikte, Sembolistler, Antik Yunan mitolojisine ait fantastik ve korkunç yaratıkları da kendi topraklarına taşıdılar. Mitolojik tema ve karakterlerin imgesel varlıkları, sembolist sanatta en yaygın temaların neler olacağını da daha belirgin hale getirdi. Bu kategoride görülen Moreau, 1860’ların ortalarında ve 1870’lerin ortalarında ‘Oedipus’ ve ‘Sfenks’ gibi resimlerle Vaftizci Yahya’nın başını ve insan yiyen sfenksle tanınan Salome’nin motiflerini popülerleştirdi.

Sembolistler, genellikle farklı estetik hedeflerle bağımsız olarak çalışan bir sanatçılar grubuydu. Tek bir sanatsal tarzı paylaşmak yerine, ortak bir karamsarlık neticesinde ve modern toplumda algıladıkları çöküşün yorgunluğuyla bir araya gelmişlerdi. Sembolistler, kişisel hayallerini ve rüyalarını renk, biçim ve kompozisyon aracılığıyla ifade ederek, içinde yaşadıkları karanlık gerçeklikten kaçmaya çalıştılar.

Akım özellikle Gauguin (1848-1903) ve genç Pablo Picasso (1881–1973) gibi yeni nesil sanatçılar üzerinde önemli bir etki yarattı. Gauguin’in Sembolizm’i, öncüllerinin hayali rüyalar alemindense daha az sanayileşmiş, yabanıl kültürlerde medeniyetten kaçmaya çalışması nedeniyle benzersizdi. Gauguin’in yitirilmiş cennete giden bir yol arayışı, nihayetinde onu güney denizlerine götürdü; burada tuvallerini, baskılarını ve heykellerini net ya da sınırlı bir yorumdan uzaklaştıran, oldukça kişisel ve ezoterik görüntülerle doldurdu.

DÜNYA GENELİNE YAYILIŞI

Fransa’da başlasa da, Sembolizm on dokuzuncu yüzyılın son yirmi yılında Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yayılan uluslararası bir avangard (öncü) hareket haline gelmişti. Norveç’te yaşayan Edvard Munch (1863-1944), 1890’ların başlarında Almanya’ya yerleşmeden önce Paris’te zaman geçiren Sembolist çevrelerle yakından ilişkiliydi. Munch’un aşırı kişisel tarzı ve temaları egzotik ya da fantastik değil, modern varoluşun gerçek endişelerine dayandığından, genellikle ‘Sembolik Doğalcılık’ diye nitelendirildi. Munch’un bu resimleri, “modern psişik yaşamın” ortaya çıkardığı hastalık, yalnızlık, umutsuzluk ve sevgi meseleleriyle meşguldü. 1893 tarihli ‘Çığlık’ adlı tablosu, yüzyılın kendisine yaşattığı hisleri çarpıtılmış biçimler, etkileyici renkler ve akışkan fırça darbeleri yoluyla iletirken, insanın tek başınalığını, hayal kırıklığı ve psikolojik acısını gözler önüne seriyordu.

Orta Avrupa’da Sembolizm, özellikle Gustav Klimt’in (1862–1918) eserlerinde, kadın cinselliğinin hem üretken hem de yıkıcı güçlerine duyulan hayranlığı gözler önüne seriyordu. Klimt’in benzersiz ve yüksek dekoratif tarzı, Sembolizm ile dekoratif sanatlardaki paralel anlayışlar arasındaki yakın ilişkiyi ortaya koyuyordu.

Sembolistlerin, bir düşünceyi veya duyguyu öznel biçimde temsil etme çabası nedeniyle Natüralizm’i reddetmesi, yirminci yüzyılın sanat eserleri üzerinde, özellikle de Alman Ekspresyonizm ve soyutlama anlayışının oluşturulması üzerinde de önemli bir etkiye sahip olacaktı. Bu akım, modernitenin yeni akımlarına da ilham verecekti. Bunlardan bazıları Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte doğan Kübizm, Dışavurumculuk ve Fütürizm gibi anlayışlardı. Dadaizm ve Sürrealizm gibi diğerleriyse, daha sonraki dönemde ortaya çıkacaktı.

Hareket kısa sürdüğü halde, 20. yüzyılın Avrupalı sanatçılarını, özellikle Parisli genç ressamların yarattığı ‘Les Nabis’ ve ‘Art Nouveau’ akımlarını ve ayrıca Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) ve Sürrealizm (Gerçeküstücülük) hareketlerini etkiledi. Bunların yanı sıra Giorgio de Chirico, Joan Miro, Paul Klee, Frida Kahlo ve Marc Chagall gibi sanatçılar üzerinde de derin etkiler yarattı.

1990’lı yıllarda Pekin’deki Sinik Gerçekçilik hareketinin üyeleri olan birçok Çinli ressam, Tiananmen Meydanı’nda yaşanan toplumsal çöküşün ardından ortaya çıkan politik ve sosyal belirsizlikleri ifade etmek için sembolist motifleri kullandı.

* Ön-Rafaelit Kardeşlik (daha sonra Ön-Raphaelitler olarak anılır), 1848’de William Holman Hunt, John Everett Millais ve Dante Gabriel Rossetti tarafından kurulan bir İngiliz ressam, şair ve sanat eleştirmeni grubudur. Grubun amacı, makenik olarak gördükleri Raphael ve Michelangelo tarafından benimsenen yaklaşımı reddederek sanatı yeniden düzenlemekti.

Kaynaklar:

https://www.symbolisme.net/definition.html

https://www.metmuseum.org/toah/hd/symb/hd_symb.htm

http://www.all-art.org/symbolism/1.htm

http://www.histoire-art.com/symbolisme.html