Kötü psikoloji: İklim değişikliği neden pazarda çözülmeyecek?

İklim krizini bireysel tüketicilerin omuzlarında çözme görevi üstlenerek, yüzde 100 sorumluluğu yaklaşık 5 milyar yetişkin bireye etkin bir şekilde bölüp her tüketiciye minicik bir sorumluluk kıymığı bırakıyoruz. Halbuki, her birey tüketiminin ihtiyaç ve isteklerine uyduğundan emin olmaktan yüzde 100 sorumludur.

Mads Nordmo Arnestad

Hepimiz bir plastik torbayı geri dönüştürürsek bu malzemeyi 28 bin 906 park bankının yapımında kullanabileceğimizi biliyor muydunuz? Peki, iklim krizini bile çözeceksek, böyle düşünmeyi bırakmamız gerektiğini biliyor muydunuz?

Eğer herkes x’i yapmış olsaydı, y’yi kurtarabilirdik, mantığı sürdürülebilir tüketimi motive etmek için sıklıkla kullanılan ütopyacı klişelerin temel yapısıdır. Temel mantık, her tüketicinin gelecek nesillerin ihtiyaçlarını tehlikeye atacak mal ve hizmetlerden kaçınması durumunda dünyayı kurtarabileceğimizdir. “Küresel düşün, yerel hareket et”. Her tüketicinin yapması gereken davranışların listesi de giderek artıyor. Bunlar, bilinenlerden -geri dönüşüm ve iklim dostu taşımacılığın kullanılması gibi- garipliklere -bahçeyi döllemek ve özünüzü onurlandırmak için kendi dışkınızı kullanmak gibi-, değişiyor. Bazı öneriler kulağa hoş geliyor -bir Tesla [elektrikli araba] satın alın- diğerleri ise neredeyse kötü -köpekleri evcil hayvan olarak sahiplenmeyi bırakın. Tüm bu öneriler iyi niyetli olsa da, nâfilelikleri iklim uzmanları tarafından yerilmiştir. Her onarıcının, kendi toplam tüketiminin sınırlarında dolanması sorunu çözmeyecektir.

Batı yarım kürede, “sürdürülebilirlik” hakkında asla yeterince konuşulmadı. Buna karşın, küresel emisyonlar artmaya ve gezegen ısınmaya devam ediyor. Sürdürülebilir tüketim fikrini tamamen reddetmenin zamanı geldi. Tek başına insancıkların iklim kriziyle başa çıkmak için yetersiz donanıma sahip olduğunu ve onları, sorumlu tüketici fikrine inandırmanın tehlikeli bir şekilde dikkat dağıtıcı olduğunu anlamamız gerekiyor. Politik ve düzenleyici sorumluluğu, süpermarkette kişisel tercih meselesi olarak çerçevelemeye devam edersek, etkili bir iklim çözümü neredeyse imkânsız hale getiririz. Bunun nedenini anlamak için psikolojiyi hesaba katmalıyız.

SORUMLULUĞUN YAYILIMI

Sürdürülebilir tüketimin, neden kaçınılmaz olarak başarısız olacağının birinci sebebi, sorumluluğun yayılımını teşvik etmesidir: Sorunları çözme sorumluluğu seyirciler arasında bölünmüştür. Sorumlu tarafların sayısı arttıkça, her bir bireyce hissedilen göreceli sorumluluk hissi azalır. Bu yaygın sosyal fenomen [Seyirci Kalma Etkisi], sayısız deneyde, sosyal bilimin birkaç dalında gözlenmiştir. İklim krizini bireysel tüketicilerin omuzlarında çözme görevi üstlenerek, yüzde 100 sorumluluğu yaklaşık 5 milyar yetişkin bireye etkin bir şekilde bölüp her tüketiciye minicik bir sorumluluk kıymığı bırakıyoruz. Halbuki, her birey tüketiminin ihtiyaç ve isteklerine uyduğundan emin olmaktan yüzde 100 sorumludur. Dolayısıyla, bireysel ihtiyaçlarımız ve arzularımız ile temiz su ya da temiz hava gibi bir ortak yarar arasındaki seçimde küçük bir sorumluluk payı ile karşı karşıya kaldığımızda, bireysel ihtiyaçlarımız ve arzularımız, ortak yararı korumak adına kolektif sorumluluğu göz ardı etme eğiliminde olacaktır. Bu durum kaçınılmaz olarak ekonomistlerin “müştereklerin trajedisi” olarak adlandırdığı şeye, yani her bireyin sınırlı, ortak yarar peşinde koşmak yerine kendi çıkarlarına göre hareket etmesinden kaynaklı yıkıcı sonuçlara yol açar. Dahası, bireysel tüketiciye büyük bir sorumluluk yüklersek politikacılara ve şirketlere daha az sorumluluk tahsis edilecektir. 100 firmanın, tüm emisyonların yüzde 71’inden sorumlu olduğu ve politikacıların emisyonların uzun vadeli etkilerine karşı koymak yerine kısa görüşlü popülizmi seçip seçmeme ikilemiyle karşı karşıya kaldığı küresel bir pazarda sorumluluğu, neredeyse güçsüz bireysel tüketicilere vermenin ancak eser miktarda bir anlamı olabilir.

KAPSAM ALGISI İHMALİ

Sürdürülebilir tüketimin başarısızlığa uğramasının bir başka önemli nedeni de insanların problemleri algılama eğilimini içerir. Gündelik bilişsel makinemiz hesap yapamama eğilimindedir ve bu nedenle farklı büyüklükteki problemlere farklı tepkiler verememektedir. Desvousges ve meslektaşları tarafından yapılan klasik bir psikolojik çalışmada katılımcılara, petrol havuzunda boğulan 2 bin, 20 bin veya 200 bin göçmen kuşu kurtarmak için ne kadar bağış yapmak istedikleri soruldu. Cevaplar sırasıyla 80, 78 ve 88 dolardı. Eğer insanlar rasyonel problem çözücüler olsaydı, en azından varsayımsal bir kurguyla, on kata karşı on kat arttırmaya istekli olurlardı. Oysa insanoğlu, bu tür durumlara sezgisel olarak yanıt veriyor; petrole boğulmuş bir kuşun görüntüsü tahayyül edip söz konusu görüntünün duygusal gücü ve değerine uygun hissettiren miktarı ödemesinde olduğu gibi.

EMPATİ TUZAĞI

Fark yaratma arzumuz olumsuz sonuçlara da yol açabilir. İnsanlardan para bağışlamaları istenen çalışmalarda, sonuçlar, açlık çeken çocuk sayısının artmasıyla birlikte, onları kurtarmak için para verme arzusunun azaldığını göstermektedir. Gerçekten de araştırmalar, göstermektedir ki sorunun kapsamı ne kadar büyükse, bizler, yardım etmeye o kadar az motive oluyoruz. Etkili diğerkâmlık, kaynaklarımızı mümkün olduğunca çok kişiye yardım etmek için kullanmamızı gerektirir. Ancak çözmeye çalıştığımız sorunlar gözümüze büyük göründüğünde, yalancı-verimsizlik duygusuna kapılırız. Empatimiz, istatistiklerle değil bireylerle alevlenmektedir.

İnsan aynı zamanda, bir problemin toplam etkisiyle çok az ilgisi olan birçok özelliğine de duyarlıdır. Sevimli hayvanlara yardım etmekte adamakıllı bir şekilde motive oluruz. Besleyici içgüdülerimiz pandalar, yunuslar ve bebek orangutanları görünce harekete geçer. Bebek orangutanlarının çektiği acıyı azaltmak için elimizden gelen her şeyi yapmak ahlâkî açıdan övgüye değer olsa da bu bizi iklim değişikliğinin daha acil sorunlarından uzaklaştırabilir. Ölmek üzere olan mercan resifleri, azalan kuş ve balık popülasyonları, küçülen böcek biyokütlesi ve okyanusların oksijensizleşmesi, maalesef, empatik motivasyonlarımızı körükleyemeyen çok daha büyük bir sonuçlardır. Sezgisel-empatik donanımımız, bize benzer sevimli bireyleri kurtarmaya yönelik kahramanca çabaları ortaya çıkarmak için mükemmel bir şekilde tasarlanmıştır. İklim değişikliği gibi, küresel, yavaş hareket eden, kişisel olmayan ve soyut sorunları çözmeye ise çok daha az uyarlanmıştır. Bir kutup ayısının ölümü trajedidir – milyonlarca ton buzun erimesi ise sadece bir istatistik.

SOSYAL ÇEKİCİLİK VE SÜREKLİ DEĞİŞEN EĞİLİMLER

İnsanlarda, en ciddi şekilde kaygı uyandıran ve motivasyon ateşleyen mesele, genellikle sosyal normlarla ve trendlerle güçlü bir uyum içinde ortaya çıkan kendi sosyal çekiciliğimizdir. Bilgi sahibi olmaktan hoşlanırız ve trendlere ayak uyduramayan bireyler hakkında sık sık dedikodu yaparız. Sonuç olarak, iklim değişikliği sorununa da sürekli değişen çekici tüketim ve davranış eğilimlerine göre yaklaşma eğilimindeyiz. Sosyal bağlantılardan ve iklim sorunu modalarına ayak uydurabilecek araç-gereçten yoksun olanlar sosyal statülerinde kayba maruz kalırken, modayı takip edenler davranışları aracılığıyla erdem timsali olabilirler. İlk bakışta, sosyal kimliğimizin bizi, daha sürdürülebilir tüketime yönlendirmesine izin vermemiz iyi bir fikir gibi görünebilir. Ancak sorun şu ki herhangi bir zamanda iyi görülen davranışlara ilişkin öngörülemeyen değişiklikler de söz konusu. Bu da demek oluyor ki sadece toplumsal görünürlüğü olan davranışları dikkate alıyoruz. İklim değişikliğinin asıl sebebi, fosil yakıtları, enerji endüstrisi, ulaşım ve diğer enerji gerektiren faaliyetlerimizde kullanmamızdır. Ancak, bu süreç bulanık olup uygulamanın sürdürülmesindeki bireysel rolümüz görünür değildir. Dolayısıyla, Jones’ların sürdürülebilirliğine ayak uyduğumuzda, odaklanmak için başka davranışlar buluyoruz. Örneğin, deniz mahsulleri yemek, 2014 yazına kadar pek çok çevreci tarafından övgüye değer olarak görüldü. Daha sonra karides yetiştiriciliğinin mangrov ormanları üzerinde olumsuz etkisine dair ani bir kolektif gerçeklik ortaya çıktı ve iri karides tamamen gözden düştü. Sofistike deniz ürünleri ile akşam yemeği misafirlerini etkilemeyi uman tüm fevrî ve endişeli orta sınıf insanları, Gaia’yı [http://www.gaia.com/lp/about] umursamadıkları için haklı olarak hor görüldü. O zamandan beri, eğilimler, bazen şaşırtıcı bir şekilde, birçok insanın hareketten kopuk olduğunu ve modaya uygun aktivistlerin ahlakî tutkusundan rahatsız olduklarını hissettirerek devam etti. Yani, sosyal cazibe değişim için güçlü bir itici güç olabilirken, bizi iklim krizinin çözümü ile ilgili önemli ancak çekici olmayan konulardan uzaklaştırır.

AHLAKÎ RUHSAT

Belki de iklim değişikliği ile gündelik bağlantımızdaki bilişsel kör noktaların en aşağılık olanı Ahlâkî Ruhsat kavramı ile izah edilendir. İnsanlar ne zaman erdemli bir harekete girişmenin ahlakî yükselişini tecrübe ederse, kendileri hakkında daha iyi hissederler ve dolayısıyla ardından ahlaksız seçimler yapma ihtimalleri daha yüksek hâle gelir. Bu etki sayısız çalışma ile ortaya koyulmuştur. İnsanlar kendi yemekleriyle diyet kola sipariş ederlerse tatlı siparişi verme konusunda kendilerini daha rahat hissederler. Yardım için para verdikleri gün, park yasağını daha rahat delerler. Aslında, insanlar bireysel sorumluluğu muhasebe etme konusunda sezgisel bir eğilime sahip gibidir. Bu ise sürdürülebilir tüketim için bariz bir sorundur. Bir alüminyum ürünü geri dönüştüren insanların, boş bir odanın ışığını açık bırakması kendilerini daha rahat hissetmesini sağlayabiliyorsa, önceki iyi eylemin etkisi, sonraki kötü olan tarafından iptal ediliyordur. Dahası, ahlakî sezgilerimizin hesap-kitap bilmemesi ve motive olmuş akıl yürütmeye karşı hassaslığı nedeniyle sürdürülemez büyük satın alımları ahlakî olarak ruhsatlamak için küçük çevreci eylemleri kullanmamız muhtemeldir. Bir öğleden sonra geri dönüşümü, sonuçta çok daha büyük bir karbon ayak izine neden olacağımız halde, alışveriş için hafta sonu büyük bir şehre uçmayı kolayca ahlakî olarak ruhsatlamada kullanılabilir.

UYGULANABİLİR TEK ÇÖZÜM

Tabii ki, insanlar bilişsel olarak bu önyargıları aşmayı başarabilir. Ancak sezgilerimizi güçlendirmek bilgi ve çaba gerektiriyor. Çoğumuz, sınırlı enerjimizi işimizdeki rasyonel müzakereler için harcar, boş zamanlarımızda ise bilişsel otomatik pilot ile seyrederiz. Bu nedenle, iklim krizini çözme görevi olanların, çözüm üretmek için profesyonel, rasyonel ve tartışmalı zihin setlerini kullanmaları çok önemlidir. İklim değişikliği konusunda söz sahibi olan üç grup var: politikacılar, şirketler ve tüketiciler. Sorumlu politikacılar, sürdürülemez üretimi ve tüketimi kısıtlayan veya yasaklayan yasa ve düzenlemeler yapabilir. Şirketler bu yasalara uymak zorundadır; ve ayrıca, sorunu çözmeye yardımcı olmak için yasal gerekliliklerin ötesine de geçebilirler. Bu, kısmen pazarlama mantığı ile -ki tüketicilerin ve çalışanların karşısında iyi görünmelerini sağlar- ve kısmen de gelecekteki muhtemel düzenlemelere uymak için stratejik bir çaba ile motive edilebilir. Ama bireysel tüketiciyi sorumlu tutmak tehlikeli bir yanılgıdır. Beş milyar güçsüz, bilgisiz ve ben merkezli; gerekli problem çözme biçimine bilişsel olarak adapte olamayan bireyin gönüllü çabalarıyla, iklim krizinden, asla kaçınılmayacak. Sürdürülebilir tüketim lakırdılarından kazanan sadece sorumsuz politikacılar ve iş dünyası liderleridir. Pek çok iyi niyetli çevreci, sürdürülebilir tüketim anlamında konuşmaya devam ediyor, hepimiz katkıda bulunursak, hepimiz elimizden gelenin en iyisini yaparsak, hepimiz biraz fedakârlık edersek, bunu başarabileceğimizi söylüyorlar. Bu çevreciler artık -yeşilliklerimizi yakındaki kamu bahçelerinde yetiştirmenin iklim için nasıl faydalı olduğu gibi- kendine yetme saçmalıkları arasında, toplam emisyonlardan bahsetmenin güme gitmesini görmeye can atan fosil yakıt endüstrisi liderleri için birer kullanışlı aptal olma riskini taşıyor.

Bahsetmemiz gereken tek sürdürülebilir davranış, emisyonları azaltmak için ne gerekirse yapmaya söz veren, merkezin sağında ya da solundaki, sorumlu siyasetçilere oy vermektir. Geriye kalan her şey birer iklim oyalamasından başka bir şey değildir.

 

Çeviren: Dr. Emine Sonnur Özcan (Tarihçi, Yazar)

 

Bu yazı ilk olarak areomagazine.com‘da yayınlanmıştır.