'Yoldaşlar! Marslı Sovyet işçileriyle birleşiniz!'

'Yeni bir dünya' yaratmak isteyenler için Mars'tan daha güzel bir alternatif olabilir mi? Yakınlığıyla aydan sonra gidilecek ilk durak olduğu şüphe götürmeyen ve gidildiğinde neyle karşılaşacağı konusunda net bir kanı olmayan Mars'ın neden komünist sanatçılar tarafından seçildiğini anlamak çok zor değil. Hele ki konu ütopyaysa! Mars'ın 'kızıl' gezegen oluşuysa hoş bir tesadüf gibi duruyor.

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

Kızıl Gezegen Mars (Red Planet Mars – 1952) isimli Hollywood yapımı film gelmiş geçmiş en komik antikomünizm propagandalarındandır. Filmde Mars’tan gönderilen mesaj bir ütopya içerse de bir süre sonra mesaj gönderenin Tanrı olduğu ortaya çıkar. Şeytana tapan (evet bildiğimiz şeytana tapma. Spoiler vermekte hiçbir beis olmayan bu filmin konusu kabaca şöyle: Mars’tan gelen bir sinyal ABD’li bir astronom tarafından alınır ) eski bir Nazi ve komünist olan (evet hem Nazi hem komünist) bir kötü karakterdir ve sürekli hain planlar yapar… Filmdeki en çılgın kısımlardan biri Tanrı’nın Washington yönetiminden yana tavır almasıdır. Yoğun dini propaganda içeren bu film, verdiği ‘her yatağın altından Allahsız komünistler çıkabilir’ ve ‘ bizi yok etmek istiyorlar’ mesajlarıyla dönemin ABD’sindeki komünist avını oldukça iyi özetliyor.

Oturup ciddi ciddi, atom bombası teknolojisinin gerçekte kimin tarafından geliştirildiğini, Soğuk Savaş’daki asıl agresörün kim olduğunu ve hangi tarafın eski Nazilere kucak açtığını değerlendirmek bile insan aklına saygısızlık olacaktır. Atom bombalarının havalarda uçuştuğu bu korkunç film günümüz ABD’li film eleştirmenleri için de bir fiyasko olarak değerlendiriliyor. Fiyasko ya da değil, tarihte iz bırakmış bu filmin varlığı bize dönemle ilgili yeterli veriyi gösteriyor. Şimdi buradan daha farklı bir ülkede ve zaman diliminde çekilmiş bir filme geçelim. 1924 yılında çekilmiş Aelita: Mars Kraliçesi (Аэлита) Sovyet sinemasının ilk bilim kurgu eseri ve dönemin en yüksek bütçeyle çekilmiş filmi. Bu film de tıpkı Kızıl Gezegen Mars gibi Mars’tan gelen ve deşifre edilemeyen bir mesajın tüm dünyaya ulaşmasıyla başlıyor. Buradaki hikaye çiğ bir propagandadan çok uzak bir şekilde ilerliyor bununla birlikte çığır açıcı olması bir tarafa Aelita’nın kendi döneminin anlattığını söyleyebiliriz. O halde önce biraz Aelita filminden bahsedelim, sonra da komünist yazarların, bilim insanlarının ya da yönetmenlerin neden hep ‘Mars’a odaklandıklarına değinelim. Ve tabii ki Lenin’in uzaylılarla olası karşılaşmalar hakkındaki düşüncelerine…

MARS’TA SINIF SAVAŞI

‘Anta… Odeli… Uta…’ Dünyanın her yerine olduğu gibi Moskova Radyo İstasyonu’na da böylesi gizemli bir mesaj gelir. Buradaki yetkili mühendis Los da mesajı anlamlandıramaz. Los filmdeki en önemli karakterlerdendir. Ülkenin yeniden inşası çalışmalarında görevler alsa da her fırsatta Mars’a gitmenin yolunu arar. Tüm bunlar olurken Mars’ta apayrı bir yaşam sürmektedir. Mars’ın yöneticileri müthiş bir sömürü düzeni kurmuştur. ‘Canlı emek gücünü dondurma’ gibi yöntemlerle zindanlarda tuttukları işçiler ezilmektedir. Diğer taraftan teknolojik bir buluşla diğer gezegenlerdeki yaşamları izleyebilmektedirler. Kraliçe olsa da diğer yöneticilerden daha az gücü olan Aelita’nın derdiyse dünyayı izlemek ve izlerken aşık olduğu Los’u sürekli görmektir.

.

Bu sırada dünyada Los ve eşinin evine yerleşen bir karakter de dönemin Sovyetleri açısından oldukça önemli bir rol tutmaktadır. Komünist gibi davranan oysa tek derdi eski burjuva yaşantısına kavuşmak olan bu kişi üzerinden NEP dönemini, İç Savaş’ta yaşanan yokluğu ve fırsatçılığı görmek mümkün. Aelita filminin ağır bir propaganda olduğunu söyleyenler var. Elbette bu filmi toplumsal içerikten ayrı düşünemeyiz. Ancak Aelita’nın klasik anlamda çizilen basit bir propaganda olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. Zira Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarda yaşadığı zorluklar, kıtlığın insanları ne durumlara düşürdüğü, gibi pek çok olay üzerine basa basa işlenmiş. Dolayısıyla ‘yoldaş’ ya da ‘parti’ ismini duyduk mu hemen “Aa bakın propaganda işte” dememek gerekiyor.

Hikayenin detayları atlayarak devamına gelecek olursak Los, eşinin evlerine taşınan eski burjuva ile ilişkisinden şüphelenmektedir. Böyle bir anda silahla eşini vurur. Daha sonradan çok ağlasa da eşini katletmiştir, polis de Los’u aramaktadır. Kılık değiştiren Los sonunda uzaya gidecek aracı yapmayı başarır ve Mars’a doğru yola koyulur. Bir eski asker, Los’u tutuklamak isteyen bir müfettiş ve Los Mars’a ayak basar. Tüm filmde olduğu gibi burada hikayeye aşk ve komedi hakimdir. Hatta bazen tüm bunlar iç içe geçmiştir. Ta ki grup işçileri zindanlardan özgürleştirinceye kadar. Aelita’nın aşk, bilimkurgu ve komedi arasında olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Mars’ta tutuklanan müfefttiş hükümdarın karşısına çıkınca çok rahat bir şekilde tahtta onun yanına oturur ve arkadaş canlısı samimi hareketlerde bulunarak Los’u aradığını, onun bir katil olduğunu söyler. Zindana gelecek olursak işçiler serbest kaldıktan sonra Los tıpkı Ekim Devrimi’ndeki Lenin fotoğrafları gibi poz vererek “Yoldaşlar! Bizde de aynı durum vardı. Her şey bizim örneğimizi izlemekle başlar yoldaşlar, Mars Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin bir emekçi ailesini örgütleyin.” Derken hurra! Mars’ın işçi sınıfı iktidarı ele geçirmek üzere sarayı basar.

.

Önlerindeyse kendilerine katıldığını söyleyen Aelita vardır. Kraliçenin işçilerden yana tavır alması üzere Los’un yanındaki asker, ‘Aelita’ya inanmadığını, çünkü efendilerin devrime önderlik edemeyeceği’ konusunda bir uyarı yapar. Fakat durum kontrolden çıkmıştır. Mücadelenin ardından eski yöneticiler devrilir, askerler isyancıların safına geçer. Ancak Aelita gücü eline alır almaz komutana ‘işçileri tekrar zindanlara götürün’ emrini verir. Derken Los bu sefer az önce aşk yaşadığı kraliçeyi yüksek bir mesafeden aşağı atar. Tabi bu sahnelerde Aelita’nın yer yer Los’un eşine dönüştüğünü görüyoruz. Los cinayetle yüzleşmektedir. Bu sahneyle birlikte ekrana başta gördüğümüz üç kelime tekrar yansır. Bu bir reklam afişinde yer alan slogandır ve Los yavaş yavaş düşünden uyanarak kendine gelir. Tüm bunlar aslında yaşanmamıştır. Doğrudan eve gidip eşine şüphelerinden dolayı kendisini affetmesi gerektiğini söyler ve uzay projelerini yakar.

Mümkün olduğunca kısa bir şekilde anlatmaya çalıştığımız bu filmde hikayenin Mars’ta geçiyor oluşu ve burada bir devrim yaşanıyor oluşunu bir tarafa koyacak olursak Aelita’nın özellikle dekorlar, sahne seti ve kostümlerle ön plana çıktığını söyleyebiliriz. Sergey Ayzenştayn gibi yönetmenlerden pek etkilenmiş gibi durmuyor olsa da arka planda ciddi bir konstrüktivist etkinin varlığından söz edebiliriz. Muhtemelen dönemin o ana kadar gelmiş geçmiş en sıradışı bilimkurgu dekorasyonlarındandır. Hoş, bilimkurgu henüz yeni gelişiyor olsa da filmi izlerken kendinizi bir konstrüktivist sanatçının sergisinde geziyormuş gibi hissedebiliriz. Bu hissin arkasında gerçekten de bir sanatçı var çünkü: Kostümleri tasarlayan konstrüktivist ressam Alexandra Exter.

YENİ DÜNYA DÜŞÜNÜ EN YAKIN ‘DÜNYA’YA’ TAŞIMAK

Şimdi son olarak bir soruyu yanıtlayalım. Komünistlerin Mars gezegenine bu denli tutkuyla yaklaşmasındaki nedenler ne? Daha önce benzeri konuları işledik o nedenle örnekleri tekrarlamaya gerek yok. Çoğu yazıda olduğu gibi bu konuda da Bolşevik bilim insanı Aleksandr Bogdanov’un Mars’ı komünistlerin aklına sokan ilk kişi olduğunu belirtebiliriz. Henüz 1900’lerin erken dönemlerinde kaleme aldığı komünist ütopya romanı Kızıl Yıldız’ın, bugün sosyalizmle özdeşleştirdiğimiz kızıl yıldız ile doğrudan bir ilişkisi olduğundan bahsetmiştik. Dilerseniz aşağıdaki adresten konu hakkında daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Aelita filmi de aslında bir roman uyarlamasıdır. Lev Tolstoy’un uzaktan akrabası olan Aleksey Tolstoy’un romanı, Yakov Protazanov tarafından beyaz perdeye uyarlanır.

Sahiden Sputnik ve Yuri Gagarin gölgesi bazen Sovyetler Birliği’nin uzaydaki diğer keşiflerini görmemizi engelleyebiliyor. Mars’a başarılı ya da başarısız yapılan ilk çalışmalar, gönderilen uydular, fotoğraflamalar, yüzey araştırmaları, vs… Çoğu ilk olarak Sovyetler tarafından gerçekleşti. Bu anlamda komünizmle uzay arasındaki ilişkiyi de daha önce değerlendirmiştik.

Mars özeline geldiğimiz zaman Sovyetler üzerinde Aelita filminin ciddi bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Mars isimli 1968 yapımı belgesel filmde ilham kaynaklarının Aelita olduğunu açıkça görüyoruz. Bununla birlikte Mars’ı diğer gezegenlerden ayıran ve özellikle de komünist sanatçıları etkileyen en önemli neden bu gezegenin özellikleri olsa gerek. ‘Yeni bir dünya’ yaratmak isteyenler için Mars’tan daha güzel bir alternatif olabilir mi? Yakınlığıyla aydan sonra gidilecek ilk durak olduğu şüphe götürmeyen ve gidildiğinde neyle karşılaşacağı konusunda net bir kanı olmayan Mars’ın neden komünist sanatçılar tarafından seçildiğini anlamak çok zor değil. Hele ki konu ütopyaysa! Mars’ın ‘kızıl’ gezegen oluşuysa hoş bir tesadüf gibi duruyor.

LENİN, DEVRİMCİ ŞİDDET VE BAŞKA GEZEGENLERDE YAŞAM

Özetle algıda Mars ile aramızdaki mesafelerin kısalmasında, yeni bir gelecek için mücadele edenlerin de ateşleyici bir rolü vardır. Bu gezegenin ‘komünist’ algısı ilginç bir şekilde ABD menşeili bir Hollywood yapımında da karşımıza çıkması oldukça dikkat çekiyor. Bugün Mars gizemini korumakla birlikte uzayla ilgili yakın gelecekteki heyecanlarımızın en başında geliyor. Tesla’nın insafıyla uzayı fethetmeye çalışmak ya da uzayı bir rekabet alanına dönüştürmek gezegenin anlamsız enerjisini boşa harcamasına neden olabiliyor. Peki karşımızda umutsuz, hayalsiz bir uzay mı var? Asla yok. Bol yıldızlı yaz gecelerinde gökyüzünü seyretmek, gezegenimiz üzerinde yaşayan neredeyse herkesi heyecanlandırır, binlerce yıldır olduğu ve olacağı gibi. Görebildiğimiz gezegenler arasından kendimizi mesafe haricinde, manevi olarak da en yakın hissettiğimiz ilk olarak Mars’tır. Kızıl Gezegen’le biz, sanki aynı denize iki farklı yakasından bakıyoruz gibi düşünürüz içimizden Mars’ı gördüğümüzde. Uzay sermayenin vahşetine yer yer teslim oluyor görülse de hayallerimiz, hatta hayalden de öte arzularımız hâlâ taze.

.

Ekim Devrimi’nin lideri Vladimir Lenin de bu soruları kendisine sormuş mudur dersiniz? Kendi kendine yıldızlara bakıp benzer şeyler düşündüğüne şüphe yok. İngiliz bilimkurgu yazarı H. G. Wells, 1920 yılında Lenin’i ziyaret eder ve kendisiyle röportaj yapar. Bu röportajda çekilen bir fotoğrafı daha önce görmüşüzdür.

Fotoğraftan daha ilginç kısımsa Lenin’in röportajında devrimci şiddet ile uzayda başka gezegenlerle temas arasında bir bağlantı kurmasıdır. Diğer gezegenlerde yaşam keşfedildiği takdirde devrimci şiddete gerek kalmayacağını söyleyen Lenin şöyle ilginç bir şekilde açıklıyor: “İnsan fikirleri, içinde yaşadığımız gezegenin ölçeğine dayalıdır. Teknik potansiyellerin, geliştikleri halde ‘yeryüzü sınırı’nı asla aşmayacağı varsayımına dayalıdır. Eğer başka gezegenlerle temas kurmayı başarırsak, bütün felsefi, toplumsal ve ahlaki fikirlerimizin gözden geçirilmesi gerekecektir ve bu durumda söz konusu potansiyeller sınırsız olacak ve ilerlemenin zorunlu bir aracı olarak şiddete son verecektir.” (Susan Buck-Morrs, Rüya Alemi ve Felaket, Metis)

O halde 1962 yılında, dünyadan uzaydaki diğer olası yaşam formlarına gönderilen ilk yıldızlararası radyo dalgasında mors alfabesiyle ‘Lenin’ kodlanması pek de yanlış olmamış. Kim bilir belki gelecekte bir gün uzaylıların duyduğu ilk kelime ‘Lenin’, ‘Barış’ ve ‘SSCB’ olacak…